Düzce Hakkında Herşey3

DÜZCE’ DEKİ LAZ ‘LARIN BULUNDUĞU YERLER
AKÇAKOCA  : Döngellı, Edilli, Aktaş, Tahirli, Göktepe, Nazımbey, Kalkın, Hasançavuş, Uğurlu
BOĞAZİÇİ:…...Ballar, Şekerpınar, Yazlık, Dokuzlu, Çaylık, Yeşilköy,
KONURALP     Kabalak, Osmanca, Suncuk, Enbiya, Düzköy, Yaka, Beçi
DÜZCE MERKEZ : Uğur, Küçükahmetler, Hamidiye, Dağdibi, Hacıaliler, Taşlı mh. Hamidiye, Kültür mah. Sancaklar, Meteköy, Çoban, Şerefiye, Çamlıevler, Sarıkasım, Akyazı üstü
KAYNAK; Hayrı Ersoy ve Recai Özgün laz tarihi ve kültürü alıntı, Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen :İbrahim Tuzcu
GÜRCÜ’LER VE KÜLTÜRÜ
Gürcülerde erkeklerde föklorik giyim
 
TARİHİ: Rus Çarı Nikolay'ın Gürcüstan'daki Müslümanları yok etmek istediği ve bu göçün bu yüzden başladığı söylenir. Buradan hareketle göçün, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında, 1894-1917 tarihleri arasında hüküm süren Çar II. Nikolay döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Berlin Kongresi sonucu Osmanlı ve Rusya arasında 27 Ocak 1879'da İstanbul'da yapılan anlaşmayla 3 Şubat 1879'da başlayan resmi göç süresine rağmen Tzoniarililer köylerinden muhtemelen 1894 sonrasında ayrılmış olmalıdırlar. Anlatılanlara göre Batum limanından önce İstanbul'a, sonra Akçakoca, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun limanlarına göçmenler bırakılmıştır. Bu bir bölgede yığılmayı önlemekten çok, Batum limanında bekleyen binlerce insanın daha fazla mağdur edilmemesi için yakın limanları tercih etme yaklaşımı olarak değerlendirilebilir. Nitekim o dönemdeki Gürcü basınının, özellikle Kavkaz , Droeba , İveria ve Golosto  gazetelerinin de belirttiği gibi, "İnsanlar ellerinde ne varsa, tüm mallarını, topraklarını çok ucuza satıp limana inmişler, nakliye güçlüğünden ötürü aylarca gemi beklemişler, bu bekleyişte bazılarının parası bitmiş ve çaresiz duruma düşmüşlerdir." Ancak Osmanlının bu iyi niyetli yaklaşımı topraklarını terk etmedikleri için bir kısmı Gürcüstan'da kalan ailelerin bir kez daha bölünmesine yol açmıştır. Tzoniarili Gürcüler arasında da bu duruma düşmüş insanlar vardır. Tzoniari köylülerinin bir kısmı, Yavuz adlı gemiyle Giresun limanına indirilerek o dönemlerde Keşap ilçesine bağlı bölgelerde yerleşmek için yer arayışına girmişlerdir. Bunlar, Tzoniari köyü sülalelerinden Çelebiler - Çelebioğulları  Yavuzlar - Sakallar , Çakarlar - Yıldızlar , Güller - Abaklar - Urallar , Kılıçlar , Mezarcıoğulları  ve daha pek çok sülaledir. Çelebiler - Çelebioğulları ve Yaslıların  saptadıkları yer uygun görülmüş ve bu yerde Anbarala  yahut Anbaralay  olarak adlandırılan köy (Bugün Dereli ilçesine bağlı Anbaralan) kurulmuştur. Burada kısa süre içinde tarım arazisinin yetersizliğiyle karşılaşılmış ve yeni sıkıntılar baş göstermiştir. Anbarala kurulduktan sonra muhtemelen 1910'lara girilmeden köyün ileri gelenlerinden Memed Ali Çelebi Efendi yaptığı hac yolculuğu dönüşünde, Batum limanındayken tabiatının uygunluğunu duyduğu ve bir kısım Gürcünün bu limana bırakıldığını bildiği Akçakoca'da gemiden inerek yaşam için Anbarala'dan daha uygun yerler aramıştır. İç kesimlere doğru ilerleyerek Düzce'nin güneybatısında bulunan Efteni yöresine ulaşmıştır. Hemen hemen boş olan, gölüyle, akarsularıyla, yaylalarıyla, ovasıyla, tarım alanlarıyla ve ormanlarıyla mükemmel olan bu topraklara daha sonra eşini ve küçük oğlu İmam Osman Çelebi'yi de getirmiştir. Ancak kendilerinden önce Kafkasya'dan gelen Çerkezlerin tepkisiyle karşılaşmış, yerleştikleri yerin Çerkezlerin baltalık ormanları olduğu gerekçesiyle şikâyet edilmiştir. Eşinin ve çocuğunun kendisini izleyeceği düşünülerek karakoldan karakola teslim yoluyla ve yaya olarak kolluk kuvvetlerince Anbarala'ya geri götürülmüştür. Memed Ali Çelebi Efendi, yeniden Efteni'ye dönmüş, yine şikâyet edilmiş ve aynı yöntemle geri gönderilirken nakledildiği karakollardan birinin komutanı tarafından yetmiş yaşında olmasından dolayı serbest bırakılmıştır. Efteni'ye döndüğünde karşılaştığı üçüncü şikâyet üzerine gelen karakol komutanı Hacı Memed Ali Çelebi Efendi tarafından geri çevrilmiştir. Yerleşimi kesinleşince Anbarala'daki diğer çocuklarını, akraba ve komşularını da boş topraklara davet etmiş, birçoğu davete uyarak Efteni'ye gelmiş ve Hacı Memed Ali Çelebi Efendi tarafından kurulan bu köye aşağıdaki Ceneviz Hamamı'na izafeten Hamamüstü adı verilmiştir. Burada tarım, hayvancılık, arıcılık, avcılık ve balıkçılığı uğraş edinen Gürcüler kendilerine 10-15 km'den yakın olmayan yerleşim birimlerinde Çerkezler, Abazalar ve yerli Türklerle karşılaşmışlardır. Burada yaşayan birkaç Ermeni aile bir süre sonra bölgeyi terk etmiş, diğerleri dil ve kültür farklılıklarına rağmen, zaman içinde Ordu, Trabzon ve Giresun göçmenleri de alarak, başlangıçtaki sürtüşmeleri aşıp uyumlu yaşamaya başlamışlardır. Osmanlı-Rus Savaşı'nın (1877-1878) ardından Osmanlı yönetiminin elinden çıkarak Rusya İmparatorluğu sınırları içindeki Gürcüstan'a geçen topraklardaki Müslüman bölgelerden, özellikle Batum ve çevresinden hilafetin hüküm sürmeye devam ettiği topraklara yoğun bir göç dalgası yaşanmış, Gürcüstan'a bırakılan bu topraklardan Osmanlı ülkesi en az yarım milyon mülteci almıştır. Göçün temel sebepleri. 16. yüzyıl sonrasında İslamiyeti kabul eden Gürcüler üzerindeki politik ve ekonomik baskılardır. Grigol Orbeliani'nin şu cümleleri de bunu doğrular niteliktedir: "Batum vilayetinin alınmasıyla Rusya Kafkasya sınırlarındaki en önemli ve tehlikeli bölgede doğal gücünü kazandı. Fakat halk savaşçı ve itaatsizdir. Osmanlı ile din bağı bulunanlar bu sebeple kale içindeki tehlikeli unsurlar olarak addedilirler. Yerel ahali boşaltılmalıdır." Niko Nikoladze ise; "Rus krallığının yönetimi altına aldığı halktan 6-10 manet kadar vergi vermelerini istediğini, herkesten vergiyi toplayabilmek için kaba metotlar uygulandığını" belirtiyor. Bu araştırmada, Batum civarından gelip bugünkü Bolu ili Gölyaka ilçesi topraklarında bulunan Efteni yöresine yerleşen Gürcü’lerin 1960'lara kadar yoğun bir biçimde yaşattıkları kültürleri ile ilgili günümüzde hatırlananlardan kesitler verilmeye çalışılacaktır. Araştırmanın bazı bölümleri Türkçe’ye çevrilerek verilmesine rağmen, özgün biçiminin bozulmasının uygun olmayacağı düşünülen bölümlerin dile müdahale edilmeden konuşulan Gürcüce’yle sunulması uygun görülmüştür. Efteni Gürcülerinin çoğu Batum ilinin Acaristzkali deresinin ortasından geçtiğini belirttikleri Tzoniari köyünden gelmiş olduklarını ifade etmekle birlikte, Batum çevresindeki Zegani, Keda, Zvare, Loda, Loğa, Gulebi, Baidzuri, Vani gibi yerleşim birimlerinin adlarını da hatırlamaktadırlar. Düzce çevresinde yoğun Gürcü nüfusu barındıran Asar Aksu, Fındıklı Aksu, Gölormanı, Gürcüçiftlik, Hızardere, Mahirağa, Melenağzı, Muncurlu, Musababa, Süleymanbey, Şakuç, Şimşir, Şıpır, Yeşilçam ve Doğanlı köyleri Gürcülerin çoğunluğundan farklı olarak Acaralı olduklarını söylerler. Sözü edilen bu köylerdeki çoğunluk ise, kendilerini Zeganili, Maraditli gibi daha dar bölge isimleriyle adlandırırlar. Efteni olarak adlandırılan yörede Hamamüstü ve Hacıyakup köyleri çevresinde yaşayan Gürcülerin hangi tarihte ata topraklarını terk ettikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Rus Çarı Nikolay'ın Gürcüstan'daki Müslümanları yok etmek istediği ve bu göçün bu yüzden başladığı söylenir.
KÜLTÜR: Genellikle Kafkas Gürcü ve Doğu Karadeniz  kültürü hakimdir biraz yozlaşma görüselde bu gelenekler devam etmektedir Köyün bütününde günlük konuşma dili Gürcüce’dir. Bazı Türkçe kullanılan isimler dışında Acara-Guria lehçesi Gürcüce konuşulmaktadır. Köy halkı köyün otantik yapısını korumaya azami özen göstermektedir. Köyde halen 150 -200 yıllık eski  evlere rastlanmaktadır. Bu evler özüne uygun olarak ustaca restore edilmekte, kendi tarihi dokusu içerisinde korunmaya çalışılmaktadır. Köyde eski imece usulü ( meci) çalışma devam etmektedir. Aileler baba mirası arazilerini erkek çocuklara devrediyor. Bu nedenle de köye dışarıdan insanların yerleşimi engellenerek kapalı toplum özelliğini sürdürmektedir. Evliliklerse, yine akraba olmayan sülaleler arası yapılmaktadır. Ancak bu gelenek günümüzde tüm köyün birbirine bir şekilde akraba olması sebebiyle çevre şehirler ve köylerdeki Gürcü ailelerle ilişki içine girmek suretiyle gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Yerli halk dışarıdan bir kişiye, ekonomik şartlar ne kadar gerektirse de, arazi satmamaktadır.Yada köy halkının buna rızası aranmaktadır. Köy halkının geleneksel yapıyı korumaktaki bu hassasiyeti son derece saygıdeğer bir davranıştır.Çağın getirdiği globalleşme süreci içerisinde, içine girdiğimiz arabesk kültür asimilasyonu tehlikesinde, kendini bu derece koruyabilmeyi başarmış, öz kültürü ve gelenekselliği kaybetmemekte bizlere göre daha fazla mücadele etmiş,bu köy halkı önünde, saygı ile eğiliyorum. Tüm hemşerilerimizi kültürel değerlerimizi korumakta ve geliştirmekte Melenağzı Köyü Gürcü halkı gibi davranmaya, nadide kalmış bu köyümüze sahip çıkmaya davet ediyorum.Efteni olarak adlandırılan yörede Hamamüstü ve Hacıyakup köyleri çevresinde yaşayan Gürcülerin hangi tarihte ata topraklarını terk ettikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte,
Dil:Efteni Gürcüleri Gürcüce’yi Acara diyalektiyle konuşurlar. Bugünkü dilde Türkçe kelimelerin Gürcü dil yapısına uydurularak kullanıldığı görülür (Türkçe "kök" kelimesinden amokokva = kökünden sökmek). Gürcüce kelimelerin de Türkçe’ye uydurulmaya çalışıldığı gözlenir (Modisana = gelsene). Megrelceye özgü kelimelere de çokça rastlanır (burdğa = tüy). Öte yandan, çağdaş Gürcüce’yle ağız farklılıklarına rastlanır (makaki ; çağdaş Gürcücede bakaki - bayayi = kurbağa). Efteni Gürcülerinin dilinde, Gürcüstan Gürcüce’sinden olmayan kelimeler de bulunur (çasavleti = batı). Karşılaştığımız bazı kelimeler çağdaş Gürcüce’de farklı anlamlarda kullanılmaktadır (maperva = başarmak; çağdaş Gürcüce’de okşamak). Gürcüstan Gürcüce’sinde zamanla anlam değişikliğine uğramış olan kelimelerin Efteni'de asıl anlamında kullanıldığı görülür (mokda = öldü; çağdaş Gürcüce’de [mokvda] neredeyse "geberdi" anlamında). Zamanla anlam yüklenen kelimeler de vardır (dasahlda = evlendi).
 
GELENEK VE GÖRENEK
Doğum: Doğan çocuk kız ise "papa", erkekse pilav yapılır ve ziyarete gelen konuklara mutlaka ikram edilir. Çocuğun adını, hayattaki en büyük dede koyar. Çocuğu görmeye gelenler ocakta yanan ateşin önüne gelir ve silkelenir. Çocuk kırk günlük olmadan iki lohusa karşılaşırsa üzerlerinde taşıdıkları iğneleri takas ederler. Lohusanın ziyaretine yeni bir gelin gelirse, iki kadın yine üzerlerinde taşıdığı iğneleri takas edilir. Çocuğa ilk elbisesi bir büyüğünün kullanılmış elbisesinden dikilir. Kimin elbisesinin kumaşından zıbın giyerse ona daha bağlı olacağına inanılır. Çocuk kırk günlük olana kadar saçı kesilir. İleride saçlarının kime ait olduğu sorulur. Alınan cevap çocuğun kaderinin kime benzeyeceğini gösterir.Çocuk büyüklerin yanında anne ve baba tarafından sevilmez. Özellikle baba büyükleriyle birlikteyken çocuğuna dokunamaz. Kız çocuğu evden uzaklaştırılmaz. On iki yaş sonrası dördüncü derece kuzenlere kadar olanların dışında akraba olmayandan kaçar. Büyüklere kesin itaat söz konusudur. Ancak büyükleri yetişkinin fikrini sormadan onun adına karar vermezler.
Kız isteme: Evlenme çağına gelen kıza ya da oğlana kimle evleneceği sorulmaz. Erkek tarafı kızı beğenir. Ancak beğenilen kız annenin yönlendirmesiyle isteneceğinden anne ve oğul konuyu konuşur. Dolayısıyla evlenecek kız ve erkek genellikle birbirini beğenen kişiler olur. Kız istemeye kadınlar gitmez; amca, dayı ya da dede gider. Evin kadınları görücülere gözükmezler. İlk gidişten sonra kız tarafı büyüklerine danışacağını söyler. Sonra büyüklere ve kıza sorulur. İkinci gidişte asıl cevap alınır. Cevap olumsuz olsa da küskünlük olmaz. Kız ve erkek karşı taraftan kaçar. Üçüncü gidişte söz kesilir, kıza alınacak hediyeler saptanır. Dördüncü gidişte nişan takılır; düğün tarihi belirlenir.
Düğün: Cumartesi akşamı kına gecesine erkekler ve kadınlar birlikte katılır. O akşam, kız evinin kapı komşusu olsa bile herkes gelin evinde kalır. Erkek tarafından giden insan sayısının iki katı kadar insan hizmet etmek için görevlendirilir. Önemli kişiler kız ve erkek etrafında bulunur.
Gelin alma sırasında kız evinin kapısı kilitlenir ve tüm konuklar içeride kilitli kalır. Bu, armağan istemek için yapılır. Gelin odasından babası ya da erkek kardeşi tarafından çıkarılır. Çeyiz sandığına yengelerden biri oturur. Erkek kardeş sandığı sahiplenir. Kaynata gelini sandığı üzerine üç kez oturtur ve kaldırır. Konuklara şeker ve para serpilir. Para verilerek sandık alınır. Erkek tarafın evden çıkmasından sonra, gelini erkek kardeşi dışarı çıkarır ve ata bindirir.
Çeyiz öküzlerin çektiği arabalara yerleştirilir. Düğün alayı yola çıkarken müjdeci erkek evine doğru hareket eder. Yol boyunca danslar yapılır (Efteni yöresinde "Gandagan", "Deli Horoni", "Cilvelo", "Vahahey", "Varayda" adı verilen danslar yaygındır). Erkek evine yaklaşırken bir grup ""Hey, hey, hey, vay vahahey" derken bir grup da "Vahahey" diye karşılık verir.Kız tarafı düğün alayını durdurur ve erkek tarafına yol süpürtülür. Damat evinin önüne kilim serilir, şerbet istenir. Gelin içeriye alınırken üzerine bir örtü örtülür. Kaynana kapı önüne bir tabak koyar, gelin su dolu tası devirir. Gelinin eline yağ verilir. Bu ocağın içine sürmesi içindir. Kapı önüne gelinin koparması için bir ip gerilir. Yatak odasının bir bölümüne çivilerle tutturulan bir perde asılır; gelin buraya getirilir. Dışarıda kız tarafı yemek yerken her istenenin karşılanması zorunludur. Yemek sonrasında damat çıkarılır. Damadın çıplak olduğu söylenir ve kız tarafının getirdiği giysiler verilir. Sonra gelinin olduğu odaya sokulur. Perde açılır ve damat gelinin başına üç kez elini koyar. Damat ve gelin birer kez birbirinin ayaklarına basarlar. Gelinin duvağı erkek kardeşi tarafından bıçakla açılır.
Düğün gecesinin sabahı gelinin babası ya da erkek kardeşi, ipek elekten geçirilen undan yapılan bir tür çörek olan "kada" ile damat evine gelir. Kahvaltı yapılır ve yeni evliler davet edilir. Damat ve arkadaşları, mızıka eşliğinde kayınpederin evine gider ve kaynanasını davet eder. Bir hafta sonra kaynana arkadaşlarıyla yeni evlilerin evine gider. Kurulan yer sofrasını damadın tek elle kaldırması istenir, ardından kaşıklar bırakılır ve bahşiş verilir. Yeni gelin erkek kardeşi tarafından baba evine götürülür ve burada birkaç gün kalır. Daha sonra kaynata gelini almaya gider ve bundan sonra gelin-damadın birlikte gelip gidişleri başlar.Gelin evde kaynana ve kaynatasına hizmet etmek zorundadır. Sofra kurulunca leğen ve ibrikle ellerini yıkatır, havlu verir. Yemek boyunca ayakta bekler.
Anlaşmazlık çözümleri: Anlaşmazlıklar sülale ileri gelenlerinin oluşturduğu mecliste çözülür. Meclise girebilmek için yaş önemli değildir. Esas alınan, kişinin kendini topluluğa kabul ettirmiş olmasıdır. Mecliste alınan kararlara kesin olarak uyulur.
Suçluya karşı tavır: Suç öğrenildikten sonra suçluya soğuk durulur ve meclisin alacağı karar beklenir. Suç onaylanmışsa suçluya karşı takınılacak tavır da belirlenmiş demektir. Kan davalarında suçlu olan kişi kendiliğinden köyü terk eder. Adam öldürmenin gerekçesi mutlaka büyük olmalıdır. Öldürmek gerekliyse karşı taraf suskun kalır. Ancak günümüzde bu tür olaylara rastlanmaz. En sık karşılaşılan suçlar kız kaçırma ve kız çekmedir. kız kaldırma-. Günümüzde rastlanmasa da kaçan kızla genelde barışılmaz, çekilen kız ise kendini korur ve geri alınır. Başlık parası uygulaması olmamasına karşın, buna rastlandığı da olur.
Aile: Evde kadının etkisi görülür. Nitekim kadın her yerde erkekle birlikte çalışır. Dışarıyla ilgili kararları erkek kadına danışarak alır. Mirasta kadın erkekle eşit pay alacağı gibi İslam hükümlerine uyulduğu da gözlenir. Dördüncü dereceye kadar kuzenlerle evlenilmez.
Köy duaları:Nazar, ağrı gibi çeşitli konularda şifa vereceğine inanılan dualar yaygındır. Aşağıda bir nazar duası ve bütün ağrılara iyi geldiğine inanılan bir ağrı duası örnek olarak verilmiştir.
Atasözleri ve deyimler: Pek çok atasözü ve deyim günümüze ulaşmıştır.
Kendini öven hıyar değerinde / Kendini övmeyen şehir değerindedir
Sincapın nese var ki kuzguna versin.
Kuzgun yukarıda beyaz yumurta bırakırım demiş
Diş köpeği ısırmaz
İdim senin çağında / Benim çağıma gelirsin
Köpekler olmas / Domuzlar sizi yer
Kendi eşeğine bindi
Fıkralar: Efteni Gürcülerinde, genelikle Zeganililer ile Acaralılar üzerine fıkra anlatılır.
KURBAĞA
Bir Acaralı Zeganiliye konuk olmuş. Yemekte önüne gelen tabakta kurbağa görünce şaşkınlıktan dona kalmış. Durumu fark eden Zeganili şöyle demiş: "Kusura bakma kardeşim, bu yıl çok az yağmur yağdığı için sana ancak bir kurbağa ikram edebildim."
Banılsın binmesin:Eşeğine peynir yükleyen Zeganili Batumi'ye satmaya götürürken yolda Acaralı tarafından durdurulmuş. Acaralı silahını doğrultup yükün ne olduğunu sormuş. Batumi'ye satmaya yoğurt götürdüğünü söyleyen Zeganili'nin tulumuları açmasını istemiş. Peynir kalıplarını görünce şaşkınlık içinde bu nasıl yoğurt, bu nasıl yenir diye sormuş. Zeganili yollum azığından koca bir ekmek çıkarıp banacaksınız beyim demiş. Acaralı koca ekmeği peynir kalıplarına bana bana yiyip doymuş. Zeganili malından zayiat vermeden yoluna devam ederken Acaralı midesini şişirmiş olarak bir ağacın gölgesine oturmuş; "Ne yoğrut ama, banılsın ve bitmesin" diyormuş.
Dini Bayramlar: Dini bayramların Düzce ve köylerinde örf ve adetleri içinde çok büyük yeri vardır. Üç aylar girince Recep, Şaban ve Ramazan gelinceye kadar bazı kimseler ramazana alışmak için ayda bir belli oruçlar tutar, kutsal geceler, cumalar yavaş yavaş ayrı bir kalabalık olmaya ve cemaat artmaya başlar.Ramazana hazırlık olmak üzere, makarnalar kesilir, erişteler yapılır. Yufkalar açılır, kuskuslar hazırlanır. Mevsime göre çeşit çeşit reçeller, hoşaflar ve şuruplar hazırlanır.Hele bayram gecesi yeni esvaplar giyilir, Provalar biter. Küçükler giyeceklerini başlarının altına koyar. Ayakkabılarını yatağın içine yerleştirir. Herkes banyosunu yapıp yatar. Küçük erkek çocuklar sabahleyin sabah namazına herkesle birlikte camiye gider. Namazdan sonra vaiz dinlerler. Bayram namazı kılınır. Hoca dikilir, en yaşlı adam hoca ile bayramlaşır, ondan sonraki hoca ile yaşlı bayramlaşır ve yerini alır. Böylece sıralanır. Cemaatin en yaşlısı ile en genci bayramlaşıncaya kadar sürer. Sonra birlikte hoca dua eder.
“Bu bayrama eriştiren Allah’a senalar ve amin” denilip çıkılır. Yolda görülenlerle bayramlaşırlar. Mezarlıklara gidilir. Ölülere dua edilir. Hastalar ziyaret edilir.”
Her köyün ramazanında davulcular bahşiş toplar. Birinin elinde bir sırık, birini elinde bir sepet. Davulcu davulu çala çala her evin önünde maniler söyler. Bahşiş; havlu, mendil, yazma sırığa bağlanır. Baklavalar, el altıda tepsi bulunan sepete konur. Paralarda davulcunun cebine konur.
Bayramlar :Yerli köylerde bayram sözcüğü eğlence anlamına gelir. Bayram olacağı gece, bayramı bilen köydeki misafirler, bayramın olacağı köye yakın eş dost ve akrabalar ile birlikte giderler. O akşam onlara misafir olurlar. Kadın ve kızlar yemekten sonra daha geniş evlerde, erkekler ya kahvede ya da başka bir evde toplanırlar. Erkekler orta oyunları yaparlar. Mutaassıp olmayan yerlerde içkide içilir. Çalgılar çalarak oyunlar oynanır.
Eğlenceler  üzce ve köylerinde Eskiden patoz makineleri yokken, fındık harmanda kurutulur, sabahları tırmıklar vurulur, sonrada altından tanesi alınırdı. Kalan fındıklarda kabuklarından ellenmek suretiyle bulunup ayrılırdı. Köylerde bu işler imece halinde yapılırdı. Kabuk ayırma işi erken bitimi, orası düğün evine döner, oyunlar şarkılar, gülme, eğlence, yeme içme başlardı. Kızlar erkekleri, erkekler kızları burada seçerdi. Çalışkan mı? Tembel mi? Dili tatlı mı? Nobran mı? Şaka kaldırır mı? Yoksa içine kapanıp arpacı kumrusu gibi düşünür mü? Yapıcımı yıkıcı mı? Hepsi burada denenirdi. Bu eğlencelerde maniler söylenirdi. Atmaca tabir edilen karşılıklı mani atmaları da yapılırdı.
 

FOLKLÖR
 Düğün eğlencesinde dire şeklinde oynanır.Bunlar misafirlerden oluşur ve oynayarak düğün sahibinden bazı şeyler istenir,. Örneğin tavuk gelsin vaha hey,içki gelsin vaha hey,baklava gelsin vaha hey v.b.gibi sözler söyleyerek devam ederler,sonunda bir tepsi gelir,tepsinin üstüne gelen istekler bırakılır en sonunda gelin ve damadı  çağrılarak oyun bitirilir,oyun daire içine el çırparak ve çökerek oynanır,Köyün kendine has folklor ekibi yoktur Davul,Zurna,Saz Kemençe karşılıklı zille oynanan oyunda çalınan zil dir Halay, Sallama Karşılıklı Zille oynama sıksara oyunlarıdır Bar,Halay,Horon,Sallama,Karşılıklı zille oynama,Hura,oyunları da oynanır: Yazılı gelenekten uzak kalan Gürcülerin sözlü edebiyat gelenekleri giderek kaybolmaktadır. Buna rağmen günümüze dualar, atasözleri, masallar ulaşmıştır.
Davul  : Davul savaş sırası,sonrası,askere giderken,törenlerde,ramazanlarda,güreş yapılırken çalınır.Davulun eski adı Tavuldur, Çağatay Türkleri tarafından yapılmıştır, bir haber aracıdır
Davul
Zurna: Davul ve zembeleklerle çalınır ağaç maden, boynuzdan yapılır, 7 üstte 5 altta deliği vardır, Avrupa’ya Türkler tarafından götürülmüştür,Oğuz Türkleri Anadolu’ya getirmiştir, kemençe ve davula eşlik eder, 4000 yıldan beri devam eden bir enstrümandır. Davul, Kaval, Zurna, göçer enstrümandır, köyde son zamanlarda bunların yerini taverna müziği almıştır org ile çalınan müzik aletidir eski neşe eski düğünler artık tarihe gömülmüştür,evlerde yapılan düğünler artık düğün salonlarına taşmıştır
zurna 4 resimleri
Zurna
Kaval: Orta asyadan gelmiştir. Balasau Türkleri icat etmiştir. Çağatay Turan Türkleri Karadenize getirmişlerdir,  havaldir, bir göçebe çalgısıdır Of ve Tokat kavalı meşhurdur.
Kaval
Kemençe : Klasik ve Karadeniz kemençesi olmak üzere iki türü vardır Akçakoca da Karadeniz kemençesi çalınır,ince uzundur,sol el ile havada tutularak çalınır, kemençenin telleri çeliktendir.Akortları la,re,sol,mi,yahut sol,re,la,mi veya 3 telli için re,la,mi dir,tellerin üzerine basılarak, tek olarak çalınır. Sazın şekli bir takayı andırır,gövde kısmı dut ve ceviz ağaçlarından oyularak yapılır,ses tablası ise 1,5-2 mm kalınlığında ladin veya köknar ağacından yapılır, kısa sapı ve çelikten üç teli vardır re-la-mi sesleri akort edilir,bir buçuk oktav çalar. Yayının kılları gevşek olarak takılır ve sol el ile havada veya dize dayanmış olarak tutularak kemençenin 3 teline aynı anda sürülerek çalınır çalınır Kemençe anadoluya oğuz Türklerinden gelmiştir Kemençe, Özbekistan, Kırgızistan ada Anadoluda ıklık göbekli kemençe olarak çalınır Arapçada Keman Türkçede ç demektir bu iki kelime birleşmesinden Kemençe doğmuştur ,Kıpçak Türkleri tarafının dan Mısıra götürülmüştür Özbeklerin girjası Kemençeye  benzer, kıyak kemençe denir.Trabzon dada Gagavuz Türkleri kemençeleri vardır, Trabzon’da kemençeye kıyak denir, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan Gagavuz Türklerin kemençeleri vardır 2 sesle çalışır 2 telden ses alınır 4-6-7 aralıklıdır.
Kemençe
Mızıka : Armonika, üflemeli bir çalgıdır. İngilizce harmonica kelimesinden türemiştir, daha çok mızıka olarak bilinir. Nefes ve dil ile çalınan delikli bir çalgıdır. Blues, Country ve Western gibi müzik dallarında oldukça yaygındır.
Diatonik Mızıka,Diatonik Mızıkalar daha çok Blues ve Rock müzisyenleri tarafından kullanılır. Her farklı ton şarkı için farklı Diatonik mızıka kullanmak gerekir. Diatonik mızıkanın tonu ilk deliği üflediğinizde çıkan sesdir. Blues mızıkası farklı pozisyonlardan çalınabilir.
Birinci pozisyon; birinci delikten üflenerek başlanan gamdır ve mızıkanın tonu ile aynıdır.
İkinci pozisyon; ikinci deliği çekerek başlanan gamdır ve mızıkanın tonunun beş yarım ton pesidir. (crossharp)
Üçüncü pozisyon; üçüncü deliği çekerek başlayan gamdır ve mızıkanın tonun iki yarım ton tizidir.Diatonik mızıkada, İlk öğrenilmesi gereken teknik, Tek ses çıkarmaktır. Üç çeşit tek ses tekniği vardır; Dil Kapama, Dil Kıvırma, Dudak Büzme. İkinci öğrenilmesi gereken teknik ise Ses Bükmedir. Ses bükme Üfleyerek bükme ve Çekerek bükme olarak ikiye ayrılır. Diatonik mızıkanın ilk 6 deliği çekerek bükülebilir, son üç deliği ise üflenerek bükülebilir. Üfleyerek veya çekerek bükmek o deliğin orjinal sesinin yarım ton ile üç yarım ton arası pesleşmesini sağlar.
Kromatik Mızıka:Bir yaylı mekanızma delikler kapatılıp açılır. Kromatik gamdaki her ses üfleyerek veya çekilerek çıkartılabilir. Tek mızıka ile her ton şarkı çalınabilir.
 resimleri
Mızıka
Akerdion: Kafkas müziğin vazgeçilmez çalgısıdır,tek tuşa basarak akort çıkabilecek körüklü ilginç enstümandır,soleli kullanarak çalınırişin en zor yanı budur, sol elin altındaki minik tuşlar,ilk sıra kontrbaşlar, 2ci sır başlar, 3-3-4 sıralar major mınor ve 7 lı akortlardır, bazı akerdiyonlarda 6 sıra olarak eksik 7 ler vardır, sesin çıkması körüğün açılıp kapanması ile oluşan hava basıncının metal dilciklere çarpması,titremesi sonucunda sağlanan körüklü bir çalgıdır Akordeon'un ilkel şeklinin 1822'de Berlin'de Christian Friedrich Ludwig Buschmann tarafından icat edildiğine inanılır. Ama yakın zamanda akordeon oalrak adlandırılabilecek bir enstrümanın 1816'da veya daha önceki bir tarihte Nürnbergli Friedrich Lohner tarafından kullanıldığı saptanmıştır. Akordeon ismine ilk patent ise 1829'da, Viyanalı org ve piyano yapımcısı Cyrillus Demian tarafından günümüzdeki akerdeona çok da benzemeyen tek klavyeli küçük bir çalgı alındı. Kısa sürede, birçok firma bu yenin çalgının üretimine girişti. "Diyatonik akordiyon" denilen ve diyezli ya da bemollü sesleri veremeyen bu çalgı, köylere kadar yayıldı. 1880'de,iki klavyeli kromatik akordiyon gerçekleştirildi. Diyezli ve bemollü sesleri de verebilen bu yeni akordiyon, kısa sürede çok tutundu. 1940'da daha da gelişti ve konser akordiyonu,adını aldı George Auric ve Jean Françaix gibi besteciler bu çalgı için birçok parça bestelediler. Ülkemizde Kafkas halklarının veya Romanların çalgısı olarak bilinir. Özellikle Çerkes kültüründe büyük yer tutar: Çerkes düğünlerinin ve toplantılarının en ünlü çalgısıdır. Özellikle Sivas'ın Yavuz Köyünde çokca kullanılır. Türkiye'de virtüöz Ciguli sayesinde kısmen yeniden popülerlik kazanmıştır.
Akerdion
 
KIYAFETLER
Düzce ve köylerinde Eskiden 25-30 yıl öncesine göre  kıyafette önemli değişmeler olmuştur. Erkekler tamamen şehir kıyafetini benimsemişlerdir. Erkeklerde gündelik kıyafetlerden başka önemli günlerde, törenlerde giyilen ve içine beyaz eşarp bağlanan lacivert takım elbise en beğenilen giyim eşyasıdır. Ancak yaşlı erkeklerden bazıları köy içinde geleneksel kıyafetle ilgili olarak paçaları dar pantolon, üzerine gömlek ve yeleği giymeye devam etmektedirler. Kösele kunduranın yanında lastik ayakkabı, plastik ayakkabı, özellikle çocuklarda  çok, görülmektedir. Erkeklerde pijama, şapka, şemsiye kullanılan giyim eşyaları arasındadır. Burada dikkati çeken husus pijamanın yatak kıyafeti olmaktan başka, bazen iş kıyafeti olarak kullanılması suretiyle ikinci bir iş görmüş olmasıdır. Kadın giyimi erkeklere oranla daha az değişmiştir. Eskiden kadınlar evlerde basit tezgahlarda keten ve kendirden giysiler dokurdu. Bugün ise köylüler malzemesi köy dışından sağlanan koyu renkli şalvar ve üzerine bluz giymekte, başlarına lacivert örtü (örtme)  örtmektedirler. Kadın giyiminde dış görünüş bakımından erkeğe nazaran değişme daha azdır. Evde elbisesi ile dolanan bazen başını örtmeyen kadın, sokağa çıkınca elbisesinin üzerine şalvar giymekte ve başını örtmektedir. Genç kadınlar arasında elbise giyenler, başlarını örtmeyenler az da olsa bulunmaktadır. Köyde gündelik kıyafette olduğu gibi gelin ve güvey kıyafatide tamamen şehirleşmiştir. Ancak köyde giyilenler, kasabadan ucuz sağlanan ve nispeten eski model olan giysilerdir. Kadın ve çocukların kısmen evde hazırlanan giysilerinin kumaşları dışarıdan satın alınmaktadır.
Giyim: Giyimde en çok kadın kıyafetleri dikkati çeker. Köy dışına çıkılmadığı takdirde göze çarpan iki tür kıyafet kullanılır. Bunlardan ilkinde başa kudi adı verilen fes üzerine laçaki diye adlandırılan yazma örtülür. Laçaki omuzlara kadar indirilerek saçlar kapatılır. Laçaki üzerine başka bir laçaki bağlanır. Alnı tavsakideli olarak adlandırılan beşi biryerde kaplar. Boyun kısmında sakisuri yaka-, boyunda kisersakideli kolye- göze çarpar. Çeketa'nın kolsuz yelek- altına perangi gömlek- giyilir. Perangi sedepe'lerle düğme- iliklenirken çeketa ip geçmelidir. Süsleme yalnız çeketadadır ve çoğunlukla geometrik motiflere rastlanır. Beldeki tzelsartkeli kuşak- uçeteği tuttururken sol kısmında uçları sarkıtılır. Uçeteğin altına şalvari şalvar- giyilir. Ayakta kalamani çarık- vardır. Kolda klavsakideli bilezik-, kulakta kursakideli küpe- yer alır. Giysilerde kesinlikle cep bulunmaz, bu işlevi kuşakta bulunan kese görür. Renk seçiminde pastel renkler tercih edilir. Pembe, bej ve gri daha yaygın renklerdir. Bir başka kıyafet ise, "gömlek" olarak adlandırılan ve bir bütün olarak omuzdan ayaklara kadar uzanan elbisedir. Belden alt kısmı üçetek biçimindedir. Üzerine yelek giyilir. Başlık ve ayakkabı yukarıdaki örnekte olduğu gibidir. Kadınlar köyden dışarı çıkarken üzerlerine çerçabi alırlar.Erkekler ağı fazla düşük olmayan şalvar giyerler. Bu şalvar paçalara doğru daralır ve düğmelidir. Baştaki hapaği kalpak-, kabalaği kabalak- bulunabileceği gibi, fesin üzerinin atkı ile sarılıp bir ucunun sol tarafa salınmasıyla oluşan mokoçvilihimandila yer alabilir. Gömleğin üzerine çoha ceket- giyilir. Bele kuşak sarılır.
Şalvar       : 90 cm eninde üç boy kumaştan çıkar daha ziyade eflatun pembe, yaşlılar koyu renkleri tercih ederler, genellikle çimen yeşili, zeytin yeşili tercih edilir, şalvarın içine şalvar (havsa) dikilir pamuklu veya şile bezinden dikilir
Mintan     : Şalvarın üstüne giyilir mintan ve şalvar işlemelidir, kadife kutnu, janjanlı ve yollu kumaşlardan dikilir.
Yelek      : Şalvar üzerine kolsuz fakat işlemeli yelek giyilir,içine bezden buluz giyilir.
Örtüler   :Kare şeklinde üzeri baskı tekniği ile işlenmiştir, çiçek desenlidir
Yazma    : Oyalar işlenir dikdörtgendir
Çoraplar  Yün çoraplar giyilir kadın çoraplar motif işlemelidir
Ayakabılar:Rugan ayakkabı giyilir,çarıkta giyilir,genellikle lastik ayakkabılar tercih edilir.
Erkeklerse: Yelek ve zıpka giyerler, Kafkas kökenliler düğün törenlerde kalpak dik yakalı siyah satenden yapılmış diz boyu elbise ve yumuşak deriden çizme giyilir. Elbisenin üzerine dışardan fişeklik, kama, kemer gibi ayrıntılar vardır, kadınlar ise simli motiflerle süslenmiş kadife elbiseler giyerler bunları Karamandal, Trablus, kuşak, Başlık, Bartın yemenisi, Lastik ayakkabı, Yemeni, Şal, Peştamal, Fes, Para kesesi, Yatak tekkesi, Şayak bunlar Lazların giyimidir. Aktaş, Edilli, Uğurlu, Yenice, Göktepe, Kirazlı, Hemşin köyleri giyerler.
 
HIDIRELLEZ
6 Mayıs günü kutlanır,köyün piknik alanlarında, salıncaklar kurulur, yemekler pişirilir, ip atlanır, salıncaklarda sallanılır, birçok oyunlar oynanır, kızlar erkeklere, erkekler kızlara bakarlar orada birbirini beğenirler, arkadaşlıklar kurarlar, balık tutmalar olur, erkeğin beğendiği kız eğer salıncağa biner sallanır ise erkek hemen silahını çıkartarak iki el ateş eder ona onu beğendiğini gösterir, hıdrellezin en iyi yemeği helvadır Bu törenleri anlatmadan önce pilavlık parası üzerinde duralım. Daha öncede belirttiğimiz gibi köyden başka bir köye gelin giden kızlardan pirinç parası alınır. Bu para hemen harcanmaz biriktirilir. Pirinç parasının anlamı şudur. Köy gençleri bu kızı o zamana kadar o şekilde korumuşlardır ki, kızın namusuna halel getirmemişledir. Pirinç parası bunun mükafatı bir bahşiş sayılır. Alınan pirinç paralar yedi emin olarak köylünün saygı duyduğu birine telim ederler. Köyden ne kadar çok kız gelin giderse parada o kadar çoğalır. Hıdrellezde bu para ile bir koç satın alınır. Pirinç alınır, un yağ alınır. Kesilen koçun etinden ya etli pilav yapılır, helva kavrulur, ballanır. Öğleyin gençler toplanır ve bu pilav yenir. En sonunda da helva yenilir. Hıdrellez bayramının ayrı bir güzelliği vardır. İp salıncaklar, zincirli salıncaklar, büyük ağaçlara bağlanır. Kızlar ayrı yerde, erkekler ayrı yerde sallanırlar. Ama bazen kızlar erkekleri, bazen da erkekler kızları seyretmeye giderler. Eğer beğendiği bir kız salıncak biniyorsa orada çıkarır silahını bir şarjör boşaltır. Bu olaya kimse ses çıkarmaz. Böylece kimin beğenilip beğenilmediği bu hıdırellez bayramı vesilesi ile belli olur. Bazı köylerde güreşler tutulur. Bazı köylerde derelerde balık tutulur eğlenilir. Düzce ve köylerinde hemen hemen hepsinde geleneksel olarak her yıl kutlanır köydeki küskünler barıştırılır geleneksel oyunlar spor etkinlikleri, folklorik oyunlar ve bunun gibi,yayla şenlıklerı yapılır, bahar böylelıkle karşılanır.
 
YEMEKLER
Ekmekler       : Yufka ekmeği, Bazlama, Gözleme, Cızlama, Mısır ekmeği, Buğday ekmeği
Çorbalar       : Tarhana, Mercimek, Un, Çılbır, Kızılcık çorbası, fındık çorbasıdır,
Hamur işleri : Mantı, Börekler, Erişte, Kuskus, Kaşık makarna, Mancarlı pide
Et yemekleri : Kara dolma, Korçan,Sebze dolmaları,Kebaplar,Lahana sarma
Tatlılar          : Melen güççeği, Güllaç incir-üzüm, Sütlacı, laz böreği, Baklava
Çeşitli yemekler : Kaygana, Soğanlı yumurta, Sebze yemekleri, Zeytin yağlılar, Mamursa, Kaldırık, Mantar,  lahana  yemekleri, Tirit, Malay, Hoşmanım, Mancarlı cevizli fırında pide, keşkek, hamurlu kıymalı kulak denilen bir çeşit mantı.
Aparatifler Muzhuzhi, Khachapuri, Lobiani, Kutchmatchi Pkhaleuli, Abkhazura, Tsotskhali, Satsivi, Lobio, Nadughi, Badrijani, Nigvzit, Ajapsandali, Kupati, Soko, Ispanakhi ,Jonjoli, Mtchadi, Tarti, Khizilala, Salatalar Katmis, Tevzis, Kvertskhis, Kiborchkhalis, Sagazapk, hulo, Khakhvis Lobios, Tcharkhlis Kartophilis Satatsuri Staphlos, Kombostos Sokos, Ispanakhis Kitris, Tarkhunis Khilis, Boloki tcharkhlit, Kombosto vashlit Ispanakhi Matsvnit, Tcharkhali vashlit
ÇorbalarBalbis, Matsvnis, Pomidvris, Mukhudos, Satatsuris, Kharsho, Arjakelis, Shindis, Dos Gogris, Domkhlis ,Bostneulis Sokos, Ispanakhis, Puris, Kharsho, Chikhirtma, Katmis, Staphilos, Makhokhis, Lobios, GholosSebze yemekleri Sazapkhulo Tolma, Lobiani Lobio Nigvzit, Mtsvane Lobio Soko Naghebit, Badrijani BrinjitKartopili Nigvzit, Kartopili Kvartskhit, Badrijani Nigvzit, Ajapsandali Badrijani, Mtsvanilit Kombosto, Nigvzit Soko, Ispanakhi Ispanakhi, Kvertskhit Badrijnis, Borani Satatsuri, Nigvzit Badrijnis, Khizilala Ekala, Nigvzit Gogris, Gupht Kümes hayvanları Tabaka Chkhmeruli, Chakhokhbili Kutchmatchi, Tsitsila Shindit, Tsitsila, Abkhazurd, Satsivi Chikhirtma, Ikhvis ChakhokhbiliIkhvi, KomshitBati, Shavi kliavitIndauris garo Ikhvi BostneulitKatami ,Brinjit Katami Gatenili Kuch, -gvidzlit, Satsivi Kvertskhit Katmis Mkhali, Katami Nivrit, Shemtsvari Indauri
Balık yemekleri Tarti Tetri ghvinit,Shemtsvari ,Tarti Tsvera, Nigvzit da Brotseulit, Loko Kindzmatshi Tsotskhali,Tevzazheshi, Loko Tsiteli, Ghvinit Kephali, Shebolili Kephali, Zutkhi Shemtsvari, Zutkhis Mtsvadi, Zutkhi Kaklis photolshi, Tevzi Pamidvrit, Kalmakhi Tarkhunit, Kibo Mokharshuli, Kibo Kindzit, Kibo, Tetri Ghvinit Khizilala, Chakhokhbili, Oraguli Oraguli, Nigvzit Kobri, Nigvzit da Brotseulit Et yemekleri Muzhuzhi Betchi Kutchmatchi Abkhazura Kupati Lori Chakapuli Kababi Mtsvadi Basturma Guphta Shemtsvari Gotchi Qaurma Khashlama Tolma (Dolma) Jonjoli Khinkali Mokharshuli Gotchi Chanakhi ShilaplaviMokharshuli ena Dzekhvi
Tatlılar Churchkhela Gozinaki Phelamushi Kada Nazuki Paska Vashlis Namtskhvari Alublis Ghvezeli Pakhlava(Baklava) Taphlis kveri Vardis Muraba Kaklis Muraba Alublis Muraba Komshis Muraba Sazamtros Muraba Martqvis Torti Shakarlama Tkhilit Nigvziani Kishmishiani Phenovani Qaviani Shokoladiani Khilis Torti Nigvzis Torti Ponçiki, (Paczki), (Ponchiki), (Doughnut), (Donut)
İçecekler Chacha Georgian wine
 
TÜRKİYE GENELİNDE GÜRCÜ’LER
 
ARTVİN
Borçka: Ambarlı (Dampali), Aralık, Karşıköy (Heba), Muratlı (Maradid), Kaynarca (Deviskel), Balcı (Bagen)
Camili / Macahel Yöresi Köyleri Uğurköy (Akriya), Efeler (Eprat), Camili (Hertvis), Kayalar (Kvabistavi), Maralköy (Mindiyet), Düzenli (Zedvake)
Şavşat: Çağlayan (Hevsrul), Çukur (Çihor), Demirci (Daba), Dereiçi (Dasamop) Dutlu (Sürevan), Erikli (Agara), Maden (Bazgiret), Mısırlı (İvet), Oba (Ube), Tepebaşı (Ziyos), Yağlı (Zakiyet),
Yusufeli: Bıçakçılar (Heveg-i Livane), Yüksekoba (Kobak)
 
AMASYA
Merkez: Akyazı Köyü, Beldağı Köyü, Çatalçam Köyü, Yuva Köyü, Çivi Köyü
Taşova: Altınlı (Teneke), Çermük, Tatlıpınar (Darmaderesi)
BALIKESİR
Merkez
: Armutalan, Yenikavak
Manyas: Cumhuriye, Doğancı
Gönen:Balcıdede, Çınarpınar, iftlikalan, Ekşidere Koçbayır, Pehlivanhoca ve Suçıktı Susurluk: Günaydın
 
BURSA
Gemlik: Hamidiye Köyü, Haydariye Köyü, Fevziye Köyü, Şükriye Köyü
İnegöl: Gazelli Köyü, Çaylıca Köyü, Fevziye Köyü, Gülbahçe Köyü, Hasanpaşa Köyü, Hayrıye Köyü, Muratbey Köyü, Sulhiye Köyü, Tüfekçikonak Köyü, Pazaralan Köyü, Elmaçayır Köyü, Saadet Köyü, Hamidiye Köyü, Hocaköy, Mesruriye Köyü, Bahçekaya Köyü, Mezit Köyü, Sulhiye Köyü, Çiftlik Köyü, Muratbey Köyü, Fındıklı Köyü, Hamamlı Köyü, ilmiye Köyü, Kestanealanı
İznik: Kırkhamam Köyü, Kırıntı Köyü, Hacıosman Köyü, Kutluca (Çamlıboğaz) Köyü, Sarısu Köyü, Elmalı Köyü, Sığırhasan Köyü, Üzekdere Köyü, Candarlı Köyü (Uzunçayır), Orhaniye Köyü
Kestel: Alaçam Köyü, Sayfiye Köyü (Baydın).
Orhaneli: Kadıköy Köyü
Mustafakemalpaşa: Karapınar Köyü
DİYARBAKIR
Ergani
: Ortayazı Köyü
 
DÜZCE
Merkez: Asar Aksu Köyü, Aydınpınar, Gürcüçiftlik Köyü, Muncurlu Köyü, Yeşilçam Köyü,
Musababa Köyü, Doğanlı Köyü, Yeşilçam Köyü,
Akçakoca:Melenağzı Köyü, Çiçekpınar köyü,Uğurlu köyü
Çilimli: Mahirağa Köyü, Hızardere Köyü
Gölyaka: Hamamüstü Köyü, Cevizli Köyü, Aksu Köyü, Gölormanı Köyü, Hacıyakup Köyü
Kaynaşlı: Fındıklı Aksu Köyü, Şimşir Köyü, Üçyol Köyü
GİRESUN
Dereli
: Akkaya Köyü, İçmesu Köyü
Bulancak: Tepeören Köyü, Yeniköy Köyü, Damudere Köyü, Yeşiltepe Köyü, Hacet Köyü, Karaağaç Köyü, Tokmaden Köyü,
 
KASTAMONU
Çatalzeytin : Hamidiye Köyü
 
KOCAELİ
Gölcük: Nüzhetiye Köyü (Döşeme), İhsaniye Köyü, Lütfiye Köyü, Siretiye Köyü, Hamidiye Köyü, İcadiye Köyü, İrşadiye Köyü, Mamuriye Köyü, Çayırdağı Köyü, Ferhadiye Köyü, Ayvazpınar Köyü, Hasaneyn Köyü, Alimezar Köyü, Sakarbıçkı Köyü, Nimetiye Köyü, Ümmiye Köyü
Bahçecik: Havuzlubahçe Köyü, Kılıçaslan Mahallesi
Kartepe: Eşme Ahmediye Köyü, Şirinsulhiye Köyü,Nusretiye Köyü, Büyük Derbent
Mahallesi, Balaban Köyü
Kandıra: Beylerbeyi Köyü,
İzmit: Çubuklu Bâlâ Köyü
 
ORDU
Merkez: Günören Köyü, Örencik Köyü, Osmaniye Köyü, Boztepe Köyü, Kayadibi Köyü
Akkuş : Dumantepe, Esentepe (Kabakulak)
Çaybaşı : Kurudere Köyü, Söylemez Yenimahalle, Sarıcaerik - Çınar Mahallesi, Akbaba Köyü, Eğri Bucak - Çilader (Manastor), Köklük
Fatsa: Kabakdağı Köyü, Sazcılar Köyü, Yusuflu Köyü, Bozdağı Köyü, Sudere Köyü, Tahtabaşı Köyü, Karataş Köyü, Bacanak Köyü, Duayeri Köyü, Salihli Köyü, Çerkezdağ Köyü
Gölköy: Cihadiye Köyü, Paşapınar Mah, Yuvapınar Köyü, Manastır Mahallesi, Kındıra Mahallesi, Elmaalan Mahallesi, Meşealan Mahallesi, Kuşluvan Mahallesi,Çatak Köyü, Konak Köyü, İç Yaka Köyü, Samanlıcek, Alanyurt
Gürgentepe: Hasancık Köyü, Şirinköy
Kabadüz: Kirazdere Köyü, Bahariye Köyü
Ulubey: Yeni Sayaca, Refahiye
Ünye:Güllük Mahallesi, Hızarbaşı Günlük Mahallesi, Torunoğulları (Söğüt) Mahallesi, Çatalpınar Köyü, Hızarbaşı Kumarlı Köyü, Cevizdere, Dönüklü Mahallesi, Mitrabol,Alivara Köyü, Zembek (Aydıntepe) Köyü,Yağköy,Erenyurt Beldesi,Başköy,Tepeköy, Gobi-Göbü Köyü, Elemen, Avidere, Saylan, Kürtdere, Kurudere, Yüceler Köyü, Şenbolluk Beldesi Ziliftar Mahallesi
İnkur Beldesindeki Köy ve Mahalleler: Çaloğlu Mah. veya Fatih Mahallesi, Yenikent (Armutluk) Mahallesi, Kelas (Çınarcık) Mahallesi, Kurna Mengen Mahallesi, Çataltepe, İncirli
Tekkiraz Beldesi ve Çevresindeki Köy ve Mahalleler: Tekkiraz Belde Merkezi, Kıran Mahallesi, Armuttepe Mahallesi, Veli Bayraktar Mahallesi, Kıran Köyü (Ginapor), Macahleli (Belen) Mahallesi, Koruklu Mahallesi, Nureddin Köyü, Kirazara, Sarıgöl, Kozbüküm (Yenikızılcakese), Kızılkaya, Ergen Düzçiftlik Mahallesi Yenikent Beldesindeki Köy ve Mahalleler: Yenikent Merkez (Çamurluk) Mahallesi, Ekincik Köyü, Meşedüz Mahallesi (Boynuzlubatak), Tekneli Mahallesi, Meliktepe Mahallesi, Kıran (Taşocağı ve Çevresi) Mahallesi
Yeşilkent Beldesi’ndeki Köy ve Mahalleler: Selviler Köyü
Korgan : Sarıalıç Köyü
Kumru : Güneyce Köyü, Divane Köyü,Yemişken, Yemişhan, Akçadan, Yaylacık, Akçakese, Pencik (Esence), Çubuklu Köyü
Perşembe : Tongeldüzü, Gacalı, Kalkancı, Burhaneddin, Boztepe, Tepeköy, Teyineli, Yokuşdibi, Dereiçi, Yeniköy (Yağmurlar), Çaka, Kocadüzü
 
RİZE
Pazar: Hamidiye
SAKARYA
Akyazı: Reşadiye, Şerefiye,
Geyve: Kışlaçay Köyü
Hendek: Eski Bıçkı Köyü, Güldibi Köyü, Hicriye Köyü, Hüseyinşeyh Köyü (Bir bölümü), İkbaliye (Sıtmapınar), İlimbey, Karaçökek Köyü (Bir bölümü), Lütfiye Köşkü Köyü, Muradiye Köyü, Nuriye Köyü, Servetiye Köyü, Kargalıyeniköy (Gürcükargalı) Köyü, Hamitli Köyü, Tepecik Mahallesi, Şevketiye Köyü, Esentepe (Tarabiye) Köyü
Karasu: Aziziye Mahallesi
Kocaali: Köyyeri Köyü, Demiraçma Köyü, Kozluk Köyü, Ortaköy (Karalar) Köyü
Pamukova: İlimbey
Karapürçek: Mecidiye, Ahmediye, Kanlıçay
 
SAMSUN
Ladik: Aslantaş, Hacıalipınar Mah. (Kiremithane)
Salıpazarı: Kestanepınar Köyü, Fidancık Köyü
Terme: Akçay, Kocamanbaşı, Kaynarpınar Beldesi Yağdaş Köyü, Kuşca Köyü, Kuşcağız
(Sarıhasan) Köyü
Vezir Köprü: Yurtdağı Köyü
 
SİNOP
Merkez: Lala, Ahmetyeri, Tıngır, Aloğlu, Osmaniye Köyü Tosunbey Mahallesi
Gerze: Karlı,Yuvalı
Erfelek:Abdurrahmanpaşa, Değirmencili, Hamidiye, Veysel, Hasandere, Akçaçam
 
TOKAT
Erbaa: Zoğallıçukur
Niksar: Köklüce (Fatlı), Musapınarı, Örenler, Mercimekdüzü, Sorhun, Osmaniye, Akıncı, Muhtardüzü, Ustahasan, Pörekli, Tepeyatak, Asar
 
YALOVA
Çınarcık: Teşvikiye (Zindan)
Termal: Merkez (Gökçedere-Üvezpınar) Esenköy, Şenköy, Kocadere, Koruköy
 
DÜZCE ‘DE GÜRCÜ’ LERİN BULUNDUĞU YERLER
Gürcü köyüne Gürcü çiftlikte örnek.verilebilir. Mesela Gürcü çiftlik'in %90'ına yakın bir miktarı Gürcistan’dan göçüm soylananlardan oluşmuştur. Ayrıca Kaynaşlı ilçesinin Şimşir mahallesinde 50 yıl öncesinden göç etmiş, yaklaşık 40-45 hanelik %100 Gürcüler bulunmaktadır. Düzce’deki diğer Gürcü köyleri Fındıklı Aksu köyü - Muncurlu köyü - Doğanlı köyünün bir bölümü-Gürcü Asar-Çilimli Hızar dere ve Çilim ilçesinin büyük bir bölümü.Akçakoca da Çiçekpınar(şipir köyü) ve Melenağzı  (Melan)köyü % 100 ü Gürcü olmakla birlikte Gürcü dilini halen konuşmaya devam etmektedirler.
KAYNAK: M.Vanilişi.A.Tandilova Gürcü tarihi ve kültürü kıtabında alıntı, ve ayrıca www.Macaheli .net. Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
HEMŞİN VE KÜLTÜRÜ
Hemşin Kültürü
 
TARİHİ: Kalabalık aile yapısına sahip köyde,Hopa Hemşinlilere özgü, hemşince denilen bir dil konuşulur. Esasen Ermeni’cenin bir dialekti olan bu dil, yöreye özgüdür.düğün cemiyetleri tulum ile olan köyde, Hopa Hemşin, üçayak, Artvin temurağa horonları ve çevre Rize Hemşin, köylerinin etkisi ile Rize Hemşin horonu oynanmaktadır. Hemşinliler m.ö ikinci yüzyılda Horasandan gelip İranın Hamadan bölgesinde 400 yıl kalmışlardır, daha sonra Kars, Arpaçay ilçesinin doğusuna buradan da 623 yılında İran Bizans savaşında Çoruh nehrini aşıp bu günkü yerlerine yerleşmişlerdir Arsaklı ve Saka Türklerinin bir boyudur. Birçok savaşa sahne olan Ermenistan’da, Kafkasya’daki Arapların baskılarına dayanamayınca Ermeni’ler isyan edip, batıya göç etmeye başlarlar 789-790 yıllarında 12 bin Ermeni Hemşin topraklarına girdi ve bugünkü Hemşin’in bulunduğu yere bir kent kurdular buraya da  kendi isimleri olan Hamanaşen adını verdiler bu ad zamanla Hemşin’e dönüştü. Hemşin’lilerde diğer eski kavimler gibi 16. yüzyıldan itibaren Müslümanlığı kabul etmişlerdir, Laz’larda deniz kenarında yerleşirken Hemşin’liler içeriye doğru dağlık bölgeye yerleşmeyi tercih etmişlerdir. Hemşin’liler Cumhuriyet ilk yıllarında batı bölgelerine göç etmeye başlarlar göçler Düzce, Adapazarı, İzmit, Bursa’ya yerleşmişlerdir, Hemşinliler eskiden Oğuz Türkçesi konuşurken daha sonra bu bölgeye gelen çok sayıda Ermeni’lerle birlikte yaşamaya başladıktan sonra Ermeni dil kültürünün etkisinde kalmıştır. Halk arasında bu dil Hemşince olarak bilinmektedir.
 
KÜLTÜR
Dil : Doğu Hemşin’lilerinde köyden köye farklılık gösteren en az iki Hemşin’ce lehçesi var olup, , Türkçe ve Lazca'dan ödünçlenmiş pek çok terim kullanılmaktadır. Batı Hemşin’lerinde ise genel olarak Trabzon-Rize lehçeleri içerisinde değerlendirilen, ama kendine özgü farklılıklara sahip, Rumca ve Lazca'dan ödünç terimler içeren bir Türkçe lehçesi kullanılmaktadır. Homşotsi’de tıpkı Batı Hemşin Türkçesinde olduğu gibi:
Din: Gerek batı, gerekse doğu Hemşin’lileri Sünni İslam'ın Hanefi mezhebinden olmakla birlikte, önemsiz uygulama farklılıkları bildirilmiştir.  Gürcistan ve Rusya'da yaşayan Kuzey Hemşin’liler'iyse Ermeni Apostolik Kilisesine bağlıdırlar.
Müzik :Batı grubunun geleneksel halk danslarına eşlik için kullandığı yegane enstrüman tulum iken, doğu grubununki şimşir kaval’dır. Yöresel oyunlar arasında küçük farklılıklar bulunmaktaysa da, yegane danslarını, Doğu Anadolu Türkçe!sinde yaygın olarak kullanılan Ermeni’ce bar yerine, Karadeniz Türkçe’sinde kullanılan horon terimiyle tanımlamaktadırlar.
Hayat tarzı:Yaz mevsiminde hayvanların otlatılması, kışlık çayır biçilmesi amacıyla yaylalara çıkılmaktadır. Osmanlı döneminde, Çarlık Rusya'sına giderek fırıncılık ve pastacılık mesleğini öğrenen Hemşin’liler, Petrograd, Tallinn (Estonya), Moskova, Mugilov, Berdiçev, Odessa, Sivastopol, Yalta, Kefe, Tiflis (Gürcistan), Gence, Rostov, Soçi, Poti, ve Batum kentlerinde kendi fırın ve pastanelerini açmışlar, kazandıkları paralarla köylerinde lüks konaklar yaptırmışlardır. 1917 Ekim Devrimi'nin ardından bir kısmı Türkiye'ye dönmeyi başarırken, bir bölümü Rusya'da mahsur kalmış, hatta bazıları Stalin döneminde Rus olmayan diğer azınlıklarla birlikte Sibirya'ya sürgüne gönderilmişlerdir. Hemşin’liler günümüzde neredeyse tüm Türkiye'de bu mesleklerin en yetenekli ve yaygın uygulayıcılarıdır.Tüm doğa güzelliklerinin içice kaynaşık olduğu Hemşin'de, mimari de doğa ile yarış halindedir. Sanki birbirlerini tamamlarlar. Evler, değişik amaçlı kullanılan binalar ve ulaşım alanında kullanılan Kemer köprüler, mimari özellik taşıyan başlıca eserlerdir. Evler, tahta (ahşap), taş veya tuğladan yapılmıştır. Çok katlıdır. En altta ahırlar, bunun üzerinde ocak kısmı (evin asıl iskan edilen bölümü) ve 3. katta drani (Çatı katı bölümü) vardır. Ahırlar, taş veya tuğla konaklarda çoğunlukla tuğla ve taş kemerlerle örülmüştür. Evlerin oturulan ikinci katında mutfak, yatak odaları, banyo ve WC'nin dışında muhakkak bir misafir (konuk) odası mevcuttur. Konuk odası, eve bitişik olarakta inşa ettirilebilir. Alanı elverişli olan ev ve konaklarda da horon oynamak için bir yer hazırlamakta ihmal edilmez. Evlerde drani denen çatı katına genellikle kuru ot (hayvan yemi) konur
Kız isteme:Kız istemeye giderken, isteyecek kişilerden sözcü olan çorabının birini ters, veya başka çorap giyer. Kız verilince üç veya yedi tüfek veya tabanca atışı yapılır.Başlık parası düğün zamanı ve nelerin isteneceği kararlaştırılır. Günümüzde başlık parası ve görücü usulüyle evlenmek tamamen kalkmıştır.Evlenecek olan erkeğin ailesi kız araştırır, uygun kız bulununca oğlanın fikri alınır. Oğlan uygun görürse kız ailesinden kız istenir. Bu arada kızın fikrine de başvurulur. Büyük bir tepki göstermezse bu iş olur. Hatta erkek tarafı daha önceden kızın tutumunu bir yoklar. eğer bu işe sert tepki gösterirse o kız istemekten vazgeçilir. Kız kaçırma olayı genellikle olmaz. Kızın oğlanın peşine gitmesine "Uyma" denir. Uyma türü kızın peşe gitmesi olaylarına zaman zaman rastlanılır. Bu olaydan sonra aileler karşılıklı yumuşatılır ve aralarında uzlaşma sağlanmaya çalışılır. Kız istemeye oğlanın babası, yoksa ağabeyi, veya amcası, kadınlardan büyükanne, veya anne veya akrabadan bir aile büyüğü gider.
Nişan :Söz kesildikten sonra taraflar; takıları, başlık parasını konuşup kararlaştırır. Nişan günü belirlenir. Nişanda içinde yüzük, bilezik, kolye, saat, puşi, takım elbiselik kumaş bulunan bir bohça hazırlanır. Oğlan tarafının hazırladığı bu bohça nişan akşamı kız tarafına bırakılır. Nişan hediyeleri teşhir edilmez ve kullanılmaz. Nişan bozulursa iade edilir. Nişan akşamı oğlan tarafından 3-5 erkekle 3-5 kadın kız evine gider. O akşam genellikle şerbet içilir ve konuşulan takılar formalite olarak dile getirilir.
Düğün :Düğün Pazartesi veya Perşembe günü yapılır. Yalnız düğünün başlangıç  günü Pazartesi veya cuma günüdür. Ağırlıklı düğün kına gecesi ile düğün günüdür. Kına Gecesi Erkek evinde eğlence olmaz. Erkek tarafından kızlar ve oğlanlar yanlarında kına ile kız evine giderler. Kız evinde kına yakılır. Evin hayatında kızlar horon oynar. aileye çok yakın oğlanlar horana girebilir. Erkekler horon oynamaz.
Düğün Günü :Kız ve erkek tarafı yakınlarını ayrı ayrı düğüne davet eder. kız tarafının davetlileri kız evinde toplanır ve erkek tarafından gelecek olanlar beklenir. Erkek tarafından gelen davetliler eve yaklaştıklarında evin kapısı kilitlenir. Bunu kız tarafından her hangi birisi yapar. Bu kapının açılması için erkek tarafından bahşiş alınır. Damat kız almaya gelmez. Gelinin odasından almaya kayınpeder gelir. Yengeye ve geline bahşiş verir ve gelinin yüzünü açar. Gelinin kardeşi  gelini kapıya kadar çıkarır ve erkek tarafına teslim eder. Erkek tarafı, en önde gelin, kız evini terk eder. Kız tarafı kızla beraber, arkadan oğlan evine doğru gelir. Oğlan evine yaklaştıkça kız tarafı naz yapmaya başlar. at ister, araba ister, halı ister, geniş yol ister, yolu süpürtürür. Bin türlü  zorluk çıkartırır. Kız tarafı hizmetkar ister. Maksat damadı görmektir. Düğün amiri hizmetkar yok, efendi var der. Nihayet damat görünür. Elinde bozuk paralar vardır. Bunları gelinin başına atar. Bu paralar bereketli  sayılır ve bunlarla kese dibi yapılır. Damat misafirlere hoş geldiniz der ve daha sonra yengesi ile eve çekilir. Gelin yengesi ile birlikte gelin odasına yerleşir. Kayınpeder yengenin getirdiği kete valizini, keteyi getirenden ücret karşılığı alır ve yengeye teslim eder.Evin müsait bir yerinde horon başlar. Erkekler oynar, kızlar oturur. Kızlar bu arada hem horonu hem gelini  seyreder. Horon saatlerce sürer. İkindi ile akşam arası önce kız tarafına sonra erkek tarafına yemek verilir. Yemekten sonra bir kısım davetli  dağılır. O gece sabaha kadar oyun oynanır. Erkekler evde kızlar hayatta oyun oynarlar. İki saatte bir şerbet veya yemiş ikram edilir. Sabah olunca erkek ve kız tarafının misafirleri dağılır. Yenge enişte ile beraber gelini alır kızın evine gelirler. Kızın evinde öğle yemeği verilir. Yemekten sonra kızın bir yakını, gelin ve enişte erkek evine dönerler. Yenge ve yakınları gelini bırakır ve gerdeğe girilir.
Gelin Kıyafetleri:Gelinlik ve çarşaf giyilmez ve gelin at üzerinde getirilmezdi. Gelin kadife foga giyer, başına İran şalı atardı. Gelin önden büzgülü, sırmalı, ipek bir elbise de giyerdi. ayaklarına ya ayakkabı ya da hasır çarık giyerdi. Düğün günü ya ayakta durur veya sandık üzerine oturtulurdu. Hemşin'de yörenin gizemli yaşantısına bağlı olarak çok ilginç gelenekler ve görenekler vardır. Bunlardan bir bölümü günümüzde geçerliliğini yitirirken, bir bölümü de devam etmektedir.
Düğünler:Günümüzde Hemsin düğünü geçmişteki geleneksel özelliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Eski düğünlerin anıları günümüzde yaşlı insanlar tarafından büyük bir özlemle anlatılmaktadır. O dönemin son bölümlerini yaşayan orta yaş Hemşinliler, bu düğünlerin özlemi içindedirler. Hemsin düğünleri büyük ölçüde eski geleneklerinden kopuk salonlara taşınmış, düğünler sırasında uyum azalmıştır. Eski düğün törenleri az da olsa varlığını korumakta, Hemşinli tulum ve horondan vazgeçmemektedir. Yöremizde düğünler kız evinde yapılan kina gecesiyle başlar.
Düğünler genellikle güz aylarında yapılır. Taraflar yakınlarını komşularını dostlarını davet ederler. Düğün günü yolun uzaklığına göre, yola çıkılır. Yolda tulum ve onun eşliğinde karşılıklı türküler söylenir. Gelinin düğün günü giyeceği eşyalar bir bavula konur ve taşıması için bir genç görevlendirilir. Kız evine gelindiğinde evin giriş kapısı kız tarafınca görevlendirilen bir veya birkaç kişi tarafından kilitlenir. Bu kişi genellikle kız tarafının yemeklerini yapan aşçıdır. Erkek tarafı da, kendi aralarında daha önce seçmiş oldukları bir sözcü aracılığı ile kapının niçin kapatıldığını araştırmaya koyulur ve kapının açılması için o anda gerekli olan bazı sözler söyler. Bu sözler "Acaba biz yanlış yeremi geldik? Bizi kimse karşılamıyor, oysa biz bu aileyi çok konuk sever bilirdik" ve benzeri sözlerdir. Kız tarafının sözcüsü ise hemen karşılık verir. "Hayır doğru geldiniz, ama bu kapı kolay açılmaz. Onu açmak sizin elinizde dir" diyerek karşılık verir. (Bu sözler kalıplaşmış değildir. Sözcü kişilerin yeteneğine göre söylenen nükteli sözlerdir, bu sözlerle söz savaşı yapılır. Bu savaşta kırıcılık yoktur. Amaç düğüne neşe katmak, çevredekiler! güldürmektir.) Erkek tarafı bir miktar parayı kapının aralığında içeriye atar. Paranı miktarı üzerinde tartışma olabilir. Ama genillikle kabul edilir ve kapı açılır. (Bu para aşçınındır) Gelenler en iyi şekilde karşılanır ve hemen bir horon oynanır. Horon oynanırken özellikle ev için bir atma türkü söylenir. Örneğin:
Bu yapı iyi yapı,
Otuz iki direkli
Bu yapıyı yaptıran
Yüreklidir, yürekli.
Dizeleri ile kız tarafı onurlandırmaya çalışılır. Sonra yemekler yenir. Artık gelini alma ve geri dönme hazırlıkları başlar. Erkek tarafının getirdiği giysi bavulu kız tarafına ödül karşılığı teslim edilir. Gelin bu giysilerle görevliler tarafından donatılır. Gelini giydiği giysiler, Hemşin'e özgü giyisilerdir. Yalnız gelinin başına duvak yerine ipek şal atılır. Donatanlara hediyeler verildikten sonra belki de, düğünün en özel bölümüne geçilir. Artık gelin baba evinden dışarı çıkacaktır. Gelin yakın bir akrabası tarafından (genellikle kardeşi amcası ve dayısı) evin çıkış kapısına eşiğe kadar getirilir. Erkek tarafına teslim etmeden önce gelinle ilgili övgülü sözler sıralanır. Son söz olarakta, bugüne kadar tüm sorumluluklarını taşıdıklarını, bundan sonra ise tüm sorumluluğun erkek tarafına ait olacağını belirtirler. Kayınpeder gelme kapıbaşı yüzüğü denen kıymetli yüzüğü takar. Bu sırada tulum, gelin çıkarma havası denilen hüzünlü bir ezgi çalar bu çalgıyla yola çıkı ir. (yol uzaksa, genillikle at sırtında götürülür) Düğün alayı erkek evine yaklaşıtıkça durur. Kendine bir çeki düzen verir, evinyakın görünür bir yerinde kız tarafı durur, erkek tarafı evin yanına geçer. Böylece yola çıkan iki gurup ayrılır ve sözcüler arasında magarlık (Sözlü atışma şeklinde çeşitli isteklerin yerine getirilmesinin istenmesi) kız tarafı yollara hali serilmesini ister, erkek tarafı ise bu isteğe kötü bir kilim getirerek karşılık verir. Daha sonra başka isteklerde de bulunurlar. Bu istekler erkek tarafından aynı nükteli söz ve davranışlarla sürdürülerek karşılanır. Gelinin eve alınma törenine geçilir. Kız tarafı kendilerini karşılayacak bir beyefendinin gelmesini isterler. (Bununla damat kast edilmektedir.) Damat ve yenge (Hemsin yöresinde düğünlerde gerek damada gerek geline düğün boyunca eşlik eden, onun nasıl dayanmasını söyleyen, kısaca sözcülüğünü yapana yenge denir. Gelinin yengesi evli bir kadındır. Damadın yengesi ise evli bir erkektir). Kapının eşiğine kadar gelirler. Yenge ve damadın eşiğe gelmesinden az önce kız tarafından iki kişi eve girmişler ve ocakta asılan zinciri tutup hatta zincirden asılarak, selim sayarlar, mani söylerler. Aşçının kazanı uçtur, iki dolu biri boştur, uzak yoldan geliyoruz, birazda karnımız açtır diyerek aşçının durumunu sormaktadırlar düğün sahibinden hediye isterler hediyeler genelikle Hemsin usûlü örme çorap ve yöreye özgü kede den oluşur. Eşik üzerine gelen damat genellikle hemen karşısında duran ve başında şemsiyesi olan geline ve beraberindekilere:Çiçeğinizle beraber hoş geldiniz.Diyerek avucunun içinde hazır bulunan madeni para ve pastaları gelinin üzerine atar. (yörede bu olaya pasta para atma denir. Pasta burdaki anlamıyla susamdır. Yani madeni para ile susam karıştırılarak atılır) Gelinin tarafında bulunan özillikle çocuklar bu bozuk paraları kapmaya çalışırlar. Çünkü bu bozukparalar uğurlu sayılırdı. Kese dibi yapılır. Gelin içeriye odasına çıkarılır. Kaynata yüz açımını yapar, geline ve yengeye hediyesini verir. Bazı kaynatalar, o günün coşkusuyla yüz açımı sırasında bizi dörtlükler söyler, işte böyle bir yüz acımı sırasında, yetmiş kuruşluk hediyesini gelin ile yenge arasında paylaştırmak isteyen bir kaynata, şöyle söyler;
İhtiyarlık kötü şey
Ağarttı Sakalımı saçımı
Diş kalmadı çeneye
Otuz geline verin
ister sadaka sayın
Kırkını da yengeye,
isterse yüz açımı.
Böylece isteğini belirtmiştir. Bu sırada gelinin kucağına küçük bir erkek çocuğu oturtulur. Bundaki amaç, gelinin erkek çocuk doğurmasının dolaylı yönden istenmesi ve böyle bir dilekte bulunulmasıdır. Bundan sonra hediye vermek isteyenler hediyelerini veririrler. (Verilen hediyelere karşılık, gelin de daha sonra hediye verenlere el örmesi birer çorap hediye eder) Hediye verme işlemi bittikten sonra, yemeklerde de yine karşılıklı bazı isteklerde bulunulur. Bunlar yerine getirilir. Yemekler bitince grup grup horon oynanır. Horona özellikle kaynana, kaynata, gelin ve damat oyuncuların coşkun istekleriyle hatta türkü ile çağırılır. Horon sırasında geline ve damada türküler atılır bu türküler genillikle gelini ve damadı övücü biçimdedir. Örneğin:
Enişte boyun uzun
Değiyor saçaklara
Baldızın kurban olsun
Bastığın topraklara
Daha sonra düğün gecesinin geç vakitlerinde enişte sofrası denen başka bir magarlığa geçilir. Bu arada orta oyununa benzeyen ihtiyor kocakafı oyunu dramatize edilir.
Düğün sabaha kadar sürer Ertesi gün düğüncüler dağılır. Heriki tarafın çok yakın akrabaları kalır. O gün damat, gelin, gengeler ve yakın akrabalar kız evine gider. (Bu olaya tarçı geri denir) Kız evinde, gelin duruma göre birkaç gün kalır. Sonra tekrar damat evine gelir, törenler bu şekilde sona erer. Günümüzde Hemsin düğünleri eski özelliklerini kaybederek, farklılaşmışlar; genellikle yurdumuzdaki klasik törenlere dönüşmüşlerdir.
Enişte sofrası:Düğünlerde en önemli bölümdür. Horon kesilir. Herkes geniş bir hayatta (salon) toplanır orta yerde bir sofra kurulur. Kız tarafından temsilciler ve sözcü, erkek tarafından da eniştenin yengesi ile bir grup katılır. Kız tarafının sözcüsü, çeşitil yiyeceklerle sofrayı donattırır. Bunun yanında sembolik olarak yapılabilecek veya bulunabilecek isteklerde bulunur. Bunlardaki amaç düğünü neşe katmaktır. Örneğin içki istenir, buna karşı şişeye zeytin yağı ile su doldurularak gönderilir. Koç istenir, bir kişi sırtına post bağlar, başına koç boynuzu, boyununa çinlak bağlayarak gelir ve safrayı yıkmaya çalışır, iki kişi tutar ve sonra gelinin yengesi kede verir ve koç gider. Bundan sonra ihtiyar ve kocakarıyı temsil eden ve onlar gibi giyinen kişiler nükteli yanıtlar verirler. Bu sözler gelin ile damata öğüt, çevreye ise neşe verir, ihtiyar ve kocakarı ayrılırken çevreden onlara iyne batırılır.Daha sonra enişte ve yengesi gelir. Gelin ve yengesi de sofrayı görebilecek yerdedir. Enişte hiç konuşmaz çevreden kendisine çeşitli laflar atılır. Fakat yanıt vermez. Onun yerine yengesi konuşur. Bu arada gelin ve enişte arasında gizli bakışmalar da olur. Eniştenin yengesi sorular sorulurken hem onlara yanıt verir, hem de üç tane küçük lokma hazırlar. Sonunda bu lokmanın enişte tarafından yenmesini sağlar. Enişte üçüncü lokmayı yerken hazırladığı paraları (özellikle madeni para) sofraya bırakarak hızla oradan ayrılır. Eniştenin konuşmaması onun kibarlığını ve ağırlığını gösterir.
Horonda bahşiş:Horon oynarken tulumcu değişik bir ezgiyle horonculara yaklaşır. Bunun anlamı bahşişi istemektir. Ezgi kime yönelik ise o kişi bahşişi verir. Bu horonlardan bir gelenektir. Eğer horon bir düğünde oynanıyorsa eniştenin kaynatanın, gelinin ve kaynananın horona girmesi gerekir. Horon sırasında geline, enişteye ve yakınlarına türkü atılması güzel bir gelenektir. Bu atma türküler çoğunlukla enişte üzerinde yoğunlaşır.
Yeniyıl : Her yeniyıl her yerde olduğu gibi Hemşinli içinde yeni bir umuttur. Rumi takvime göre yeni yıl sabahı kimsenin evine gelişi güzel gidilmez. Çünkü o kişi uğurlu veya uğursuz sayılabilir. Yalnız, davet edilen küçük bir erkek çocuk davet edilen eve gider. Ona hediyeler verilir ve uğurlu sayılır. Hemşinli yeni yıl akşamında başlamak üzere sabahleyin eve gelecek çocuklar için çeşitli mevsimlik yiyeceklerhazırlar. Çocuklar gittikleri evde dileklerini dile getiren maniler söylerler.
"Yeni yıl geceleri Devleti bacaları Bana birşey vermeyenin Tez gelmez kocaları"
Ahırında öküzü olan bazı aileler, uğur getireceği inancıyla evinin sağ kapısında içeriye alırlar.
Yeni yıl akşamlan genç kızlar için ayın bir önem taşır. Bu akşam yörede tuzlu pelit, yedi evden gizlice alınan mısır unundan yapılan ve içine sadece o akşam için çok tuz katılan bir tür pasta, denilen peliti yerler rüyalarında kimin kapısından su içerlerse o eve gelin gideceklerine inanırlar. Bu gelenek yeni yıl dışındaki akşamlarda da yapılmakta ve bu gelenek ve inanış hâlâ devam etmektedir.
 
KIYAFETLER
Cepken: Aba denilen kalın kumaştan veya kadife kumaştan yapılmaktadır. Çeşitli kumaş parçalarından üzerine süslemeler yapılır. Gelinliğin üstüne giyilir. Yöredeki ismi entaridir. Cepken denilen giyisi zengin ailelerin kadın veya kızları tarafındanda giyiliyordu. Bugün yaşlı kadınlar tarafından giyilmektedir.
Fermene :Bu giyime üç etekte denir. Kutni denilen kumaştan dikilir. Çift kattır. Dışı kutni, iç astarı kendilerinin imal ettikleri lemza denilen kumaştan yapılmaktadır.
Göğüslük :Günlük kiyafetlerdendir. Kadife, kutni veya benzeri kumaşlardan yapılmaktadır. Boğazdan asılıp belden bağlanmak suretiyle kullanılmakta idi.
Şal kuşağı :Şal denilen iplikten işlenmiş kumaştan yapılmakta idi. Üçgen şeklinde katlanıp, arkadan bele sarılmaktadır. Kendine özgü dizbağı denilen bir kemerle bağlanıp, belden kaymaması sağlanır.
Yöresel kiyafetler:Gündelik yaşamda kullanılan kıyafetler ve aksesuarlar bütün toplumlarda zamana bağlı olarak değişim göstermektedir. Bu, sosyo-kültürel değişimin kaçınılmaz bir sonucudur. Yaşanan değişim, toplumun geleneksel yapısının gücüne ve dış etkenlere karşı direncine göre hızlı veya yavaş olabilmektedir.
Rize bölgesinde 1950’lerle birlikte başlayıp gittikçe etkisini hızlandıran çay tarımının, kasabalara, köylere yönelik kalkınma hamlelerinin etkisiyle ortaya çıkan ekonomik gelişme ile dış göç ve modernleşme (teknoloji, iletişim, okur-yazarlık…) alanında yaşanan hızlı yayılmanın sonucunda geleneksel giyim-kuşam tarzı değişime uğramıştır. Bugün daha çok geleneksel (kapalı) toplum yapısını az çok koruyan kasabalarda, köylerde, ailelerde ve toplumun yaşlı kesiminde görebiliyoruz. Kent ve ilçe merkezlerinde ve de toplumun genç-orta kuşaklarında modern yaşamın giyim-kuşam tarzı hakimdir. Geçmiş yıllarda kıyafetlerin çoğunluğu bölgede imal edilen kumaşlardan (Rize Bezi, Tilo…) yapılmaktayken günümüzde daha çok dışardan satın alınan kumaşlarla yapılmaktadır.
Kadın Kıyafetleri.Yöre kadını gündelik işlerini yaparken rahat çalışabileceği giysiler giymektedir. İçten "foga" denen elbise, etek buluz veya köynek giyilir. Bunun üstüne kokneç bağlanır. Alta uzun çorap ve lastik ayakkabı (eskiden çarık) üstte ise bele dolaylık dolanır, başa önce tülbent veya çember onun üstüne de makaslı peştamal ya da puşi bağlanır. Arkadan saran kalın kuşak , gün boyu ıslak zeminde çalıştığından onu oturduğu yerin zararından korumakta, uzun çorapları ıslandığında her gün değişimi kolaylaştırmakta, önlükleri peştemali ise yine günlük işlerden kıyafetlerinin kirlenmesini , yıpranmasını önlemektedir .Takı olarak altın beşi birlikler, bilezikler, taşlı altın yüzükler ve 22’lik lira diye adlandırılan küpeler mevcuttur.
Dolaylık:Eni 130 cm boyu 80 cm civarında olan ve bele sarılan bir aksesuardır. İki renkli ve geniş paftalı olarak dokunur. Bele dolandığı için dolaylık adını almıştır.
Bulüz: Genellikle Rize bezinden yapılır. Robadan büzgülü, hakim yakalı, uzun kollu, manşetli veya manşetsiz bir beden giysisidir.
Kokneç:Önlük özelliği taşıyan bir giyecektir. Genellikle ince siyah kumaştan yapılan kokneçlerin kenarları işlemelidir. Ön kısımlarına cep konabilir.
Köynek (Gömlek):Keten kadife gibi kumaşlardan yapılan, kollu ve diz kapağı altına kadar uzanan bir özelliğe sahiptir. Daha çok Hemşin ve çevresinde kullanılmaktadır.
Elbise (Foga):Desenli ve çiçekli kumaşlardan yapılan bedeni düz, kolları uzun, belden aşağı büzgülü, etekleri fırfırlı uzun bir elbisedir. Yukarıdan makaslı peştamal ve aşağıdan dolaylık elbiseyi örter.
Makaslı Peştamal:Başa örtülen büyükçe bir örtüdür. Boy kenarları kalın, orta bölümleri ince düz çizgili şekilde uzanır. Enine olan kenarı püsküllüdür.
Etek:Desenli kumaştan yapılan, belden lastikli, etekleri fırfırlı, sutaşı ile süslü uzunca bir giysidir.
Erkek Kıyafetleri:Erkek giyiminde alttan şalvar, "şıkva şalvar" veya "zıpka" denilen üstü bol, dizden aşağısı dar bir giysi giyilir. Üste ise gömlek, yelek ve ceket giyilir. Ayağa yün çorap, ayakkabı olarak da "çapula" veya "çarık" giyilir. Başa "kudi" ve "kukula" denen başlıklar takılır. Bu başlıklarda uzunca bir bağ da olabilir.
Kukula:Lacivert veya siyah renkli pamuklu kumaştan yapılan bir erkek başlığıdır. Başa giyilen bölüm üçgen şeklindedir. Üçgenin ortası sutaşı ile süslenmiştir.
Gömlek:Geçmişte, yöresel kumaşlardan yapılan gömlekler genellikle uzun kollu, önden düğmeli, hakim yakalı veya sıfır yakalı olarak dikilmektedir.
Şalvar (Zıpka):Arka ağı ve üst kısmı bol, dizden aşağısı dar olan bir giysidir. Beline ip ya da lastik geçirilen şalvarın yan dikişleri, yırtmaç ve paça ağızları su taşı ile temizlenip süslenmektedir.
Yelek:Yelekler model olarak ekseriyetle kolsuz, sıfır yaka ve önden çift düğmelidir. Sol göğüs hizasında ve etek bölümlerinde cepler bulunur. Yeleğin arka kısmı öne nazaran daha bol olur. Bu bolluk arka kısma enlemesine tutturulmuş olan bel kemeri veya bağcıkla ayarlanabilir.
Ceket:Boyu yelekten daha uzun olan ceketler önden V yakalı ve düğmeli olur. Kolları düz ve uzundur. Her iki yanda cepleri vardır. Kenar kısımları sutaşı ile süslenebilmektedir.
Erkek kiyafeti : Geçmişten günümüze bazı değişikliklere uğramıştır. Pantolon, gömlek ve yelek ana giysilerdir. Pantolonlar genellikle düz veya yörede ingiliz külotu denilen türdendir. Gömlekler hakim yaka çoğunlukla el tezgahlarında dokunan ketenden yapılmadır. Sürekli bir başlık yoktur. Kısmen fes veya Cumhuriyetin kuruluşundan sonra şapka ve fötr şapka kullanılmaktadır. Çorap olarak genelde elde dokunan beyaz, ön taraftan pullu (bir desen) üst kısmı işlemeli ve yandan püsküllü çoraplar giyilmektedir. Tarihi süreç içerisinde çarık, deri çizme, kara lastik ve günümüzde lastikle beraber ayakkabı giyilir. Giysiler ise çağdaş çizgiler taşır. Çorap geleneği devam etmektedir.
Bayan kiyafeti : Hemşin'de bayan kıyafeti başlı başına bir ekoldür. Hemşinli bayanı, giysilerinden tanımak çok kolaydır. Çünkü çevresindeki yerleşim birimlerinde var olan bayan kıyafetlerinden çok farklı ve özgür bir özellik taşır. Başlarına yazma veya şifon ve onun üzerine puşi bağlarlar. (Puşiler sanki Hemşin'in sembolüdür. Desenli oldukları gibi iki renkli de olabilirler.)Elbise olarakta kadife ve keten elbiseler giyilir. Bele kuşak bağlanır, ayrıca koknoç denilen ve kumaştan yapılan etrafı işlemeli bir çeşit aksesuvar da bağlanır. Ayaklarında el örmesi iki telli ve pullu çoraplar bulunur. Çarık, lastik ve günümüzde çeşitli ayakkabılar giyilmektedir. Kuşak, koknoç artık pek bağlanmamaktadır. Elbiseler çağdaş çizgileri taşırken, puşi bağlamageleneği yaygın şekilde devam etmektedir
 
FOLKLÖR
Geçmişte yaylacılık yapan yöre halkı,şimdilerde fındık tarımı ile geçinmektedir. kalabalık aile yapısına sahip köyde,Hopa Hemşin’lilere özgü, Hemşin’ce denilen bir dil konuşulur.esasen Ermeni’cenin bir dialekti olan bu dil,yöreye özgüdür. düğün cemiyetleri tulum ile olan köyde,Hopa Hemşin,üçayak,Artvin temurağa horonları ve çevre Rize Hemşin köylerinin etkisi ile Rize Hemşin horonu oynanmaktadır., Davul, Zurna, Saz, karşılıklı zille oynanan oyunda çalınan zil  oyunu Kemençe,Tulum gibi enstrümanlar çalınır,   yerli oyun gurupları sözlüdür, 5-6 kişilik 2 gurup oluşturulur el ele tutmuş oyuncular seri ayak hareketleriyle birbirine yaklaşıp uzaklaşırlar, her gurupta bir türkü söyleyen vardır, türkücü karşı guruba türküler deyişler dokundurmaktadır,bu oyunda önemli olan türkü sözleriyle karşıdakini mat etmektedir,bu oyunun adı gelino dur. Rize Hemşin üç ayak oyunu da laz oyunudur, dairede oynanır Hemşin üç ayak oyunudur 2/4 veya4/4 lük ezgiler halinde oynanır Bar, Halay, Horon, Sallama, Hara ve karşılama, üç ayak, Kolbastı, laz kültüründe çok önemlidir.Laz oyunlarındandır. Kına gecesinde kadınlar daire şeklinde oynarlar. Kadınlar ağıt yakarak gelini evin içinde dolaştırarak en son mutfağa götürürler. Orada bu oyunu oynayarak oyunu bitirirler.
Oyunun Kuruluş Formu
(A)
A1 (Sağ ayakla üçleme)
A2 ( Sağ ayak yerinde adım)
Oyunun biçimsel formu tıpkı “Topal” oyununda olduğu gibidir.
 
RİZE- HEMŞİN ÜÇ AYAK OYUNU
Laz oyunlarındandır. Dairede oynanan horondur. Hemşin, Rize ve Üçayak Horonları 2/4 lük veya 4/4 lük ezgiler halinde çalınır.
 
RİZE
Oyun kuruluş formu:
A-                Adım cümlesi ( Sağ ayakta üçleme)
B-                 Adım cümlesi ( Sağa ve sola yürüyüş)
Oyun indeksi:
 
(A)
A1- (Sağ ayakta üçleme)
A2 ( Sağ ayak yerinde adım)
(B)
B1- (Sağa yürüme)
B2- (Sol ayak yerinde adım )
B3- (Sola yürüme)
B4- (Sağ ayak yerinde adım)
Davul  : Davul savaş sırası, sonrası, askere giderken, törenlerde, ramazanlarda, güreş yapılırken çalınır. Davulun eski adı Tavuldur, Çağatay Türkleri tarafından yapılmıştır, bir haber aracıdır
Davul
Zurna: Davul ve zembeleklerle çalınır ağaç maden, boynuzdan yapılır, 7 üstte 5 altta deliği vardır, Avrupa’ya Türkler tarafından götürülmüştür, Oğuz Türkleri Anadolu’ya getirmiştir, kemençe ve davula eşlik eder, 4000 yıldan beri devam eden bir enstrümandır. Davul, Kaval, Zurna, göçer enstrümandır, köyde son zamanlarda bunların yerini taverna müziği almıştır org ile çalınan müzik aletidir eski neşe eski düğünler artık tarihe gömülmüştür, evlerde yapılan düğünler artık düğün salonlarına taşmıştır
zurna 4 resimleri
Zurna
Kemençe : Klasik ve Karadeniz kemençesi olmak üzere iki türü vardır. Akçakoca da Karadeniz kemençesi çalınır,ince uzundur, sol el ile havada tutularak çalınır, kemençenin telleri çeliktendir. Akortları la, re, sol, mi, yahut sol, re, la, mi veya 3 telli için re, la, mi dir, tellerin üzerine basılarak, tek olarak çalınır. Sazın şekli bir takayı andırır, gövde kısmı dut ve ceviz ağaçlarından oyularak yapılır,ses tablası ise 1,5-2 mm kalınlığında ladin veya köknar ağacından yapılır,kısa sapı ve çelikten üç teli vardır re-la-mi sesleri akort edilir, bir buçuk oktav çalar.Yayının kılları gevşek olarak takılır ve sol el ile havada veya dize dayanmış olarak tutularak kemençenin 3 teline aynı anda sürülerek çalınır çalınır. Kemençe Anadoluya oğuz Türklerinden gelmiştir Kemençe, Özbekistan, Kırgızistan ada Anadolu’da ıklık göbekli kemençe olarak çalınır Arapçada Keman Türkçe’de ç demektir bu iki kelime birleşmesinden Kemençe doğmuştur, Kıpçak Türkleri tarafınından Mısıra götürülmüştür Özbeklerin girjası kemençeye benzer, kıyak kemençe denir.Trabzon’ dada Gagavuz Türkleri kemençeleri vardır, Trabzonda kemençeye kıyak denir, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan Gagavuz Türklerin kemençeleri vardır 2 sesle çalışır 2 telden ses alınır 4-6-7 aralıklıdır.
Kemençe
Tulum: Tulum Karadeniz bölgesinde kullanlıan nefesli halk sazıdır,deri,nav ve ağızlık olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Deri,tulum olarak anılır, tulum, koyunveya oğlak derisinin tüyleri temizlendikten sonra ayakları yukardan kesilir, sağ ön ayak ile arka sol ayağın dışında kalan delikler hava kaçırmayacak şekilde sıkıca bağlanır, ön ayağa bir tahta boru, arka ayağada üzeri delikli iki boru tespit edilir. Deri hava ile Delikli borulardan ses çıkmaya başlar, koltuk altına yerleştirilen tulum zurna analık üzerindeki parmaklar delikleri açıp kapamak suretiyle istenen ezginin çalınmasını sağlar, nav sazın zurna dediğimiz kısımdır, ağızlık ise hava üflenen kısımdır Tulum Türkçe kelimedir Çağatay Türkleri icat etmiştir Anadolu’ya Peçenek Turan Türkleri Karadenize getirmiştir Kıpçak’larda tuluk, Duluk diye geçer.
müzik aletleri tulum resimleri
Tulum
Kaval:Orta asyadan gelmiştir. Balasau Türkleri icat etmiştir. Çağatay Turan Türkleri Karadenize getirmişlerdir, havaldir, bir göçebe çalgısıdır Of ve Tokat kavalı meşhurdur
Kaval
 
YEMEKLER
Ğhavindz, Papa, Abur, Gağişug, Hats Purt, Polama, Gencgun, Cemur, Gatneras, Mısır ekmeği, Korkoto çorbası, lobya çorbası, Hopi çorbası, Kabak çorbası, Turşu kavurma, Fasulye tavalısı Pazı dolması, lahana yemekleri, Hamsi yemekleri, Haşıl, Hoşmer, Ekşaşi, Termoni, Muhlama, Pekmezli asude, laz böreği, Enişte lokumu, Kabak sultacı, Pekmezlı kabak, Pepeçura, Muhlama hemşinle özdeşleşmiş yöresel bir yemektir. Lahana yemeği (Çahala), Ezme Lahana, Etli Kara Lahana Sarması, Şalgam Turşusu, Ekşeş, Hoşmeri, Kete, İç Höğiç (Sebzeli Ekmek), Papa haşıl gibi yemekler yapılmaktadır
Kaynak : Rize Kültür Derlemeleri, Rize Halk Eğitim Müdürlüğü Yayınları, 1996: Rize Valiliği Resmi Sitesi, Derleyen:İbrahim Tuzcu
 
TÜRKİYE  GENELİNDE HEMŞİN’ LİLER
ARTVİN : Borçka (Muratlı), Hopa ( Kemalpaşa) Hopa
RİZE : Çayeli, Pazar, Fındıklı, İkızdere, Çamlıhemşin (Ortaköy, Fırtına, Büyükdere, Piskale Ağabeyçe), Hemşin (Akyamaç, Bilenköy, Çamlıtepe, Hilal, Kantarlı, Leventköy, Nurluca Yaltkaya)
ADAPAZARI  : Karasu, Ortaköy
DÜZCE : Akçakoca, Gümüşova
Trabzon, Ordu, Giresun, Samsun, Erzurum (Tortum, İspir), Ankara, İzmit, İzmir (Kemalpaşa), Bursa, İstanbul da az sayıda hemşinliler vardır. 1915 yılında göç etmişlerdir, suni müslümandırlar
DÜZCE’ DE HEMŞİN’LİLERİN BULUNDUĞU YERLER
Akçakoca-Yenice,Hemşin,Karatavuk,Kınık,%10,Düzce-Hamidiye,Aynalı
KAYNAK: Hemşinliler Eğitim ve Kültür derneği 29-11-2007,Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
MANAV’LAR VE KÜLTÜRÜ
Manavlarda bayanlarda föklorik giyim
 
TARİHİ: Manav soyu Türk-Göktürk-Oğuz-Kayı-Bozok-Manav,Özellikle Batı Anadolu'da yoğunlaşan Türk soylu halk. Türkologlar'a göre manavlık, Anadolu'da ilk yerleşik hayata geçen Türkleri tanımlamada kullanılan bir sıfattır. Bu sıfat, yerleşik hayatı benimsemiş Türkler'i, Osmanlı'nın son dönemlerinde yerleşik hayata geçmeyen Türklerden ve Anadolu dışındaki Osmanlı topraklarından gelen müslüman halktan ayırmak için kullanılmıştır. Manavlar hakkında en çok kabul edilen bilimsel görüş göçebelikten yerleşmiş (Yörük) nüfus dışında eskiden yerleşmiş Türki köylülerdir. Ancak Manavların orjini hakkında genel bilimsel çevrelerce kabul edilmeyen alternatif görüşler de bulunmaktadır. Bu farklı görüşün başında, Manavlar'ın Türkler'in Anadolu'ya gelmesiyle Rum ve Anadolu halkının Türkleşmesi sonucu ortaya çıktığına yöneliktir. Burada Rum ve Anadolu halkının kendi dillerini unutarak Türkçe konuşmaya başlamasının nasıl olduğu belirsizdir. Bu görüşe göre Manavlar, bin yıllık süreç içerisinde Türk kültürünün bir parçası olmuşlardır. Manav tarihini araştırmak için Rum Selçuklu döneminin ve Haçlı Seferleri döneminin iyi analiz edilmesi gerekir. Günümüzde Rum Selçuklunun özellikle etkili olduğu Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu bölgesinde Manav adı verilen grubun yoğunlaştığı görülmektedir. Selçuklu döneminde Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu'ya sahip Rum Selçukluları döneminde Anadolu halkı Haçlı seferlerinden büyük zarar görmüş, pek çoğu katledilmiş ve giderek Selçuklu safına yönelmişlerdir. Kuşkusuz ki, Güneydoğu Marmara ve İç Anadolu bölgelerinde Konya, İznik, Bursa gibi kentlerin çevresine yerleşen Selçuklu - Oğuz ve İranı unsurlar ile kaynaşmışlardır. Bugün yapılan araştırmalarda, Türkiye'nin farklı köşelerinde Manav kavramının farklı anlamlarda kullanıldığı sonucuna da ulaşılmaktadır:Özellikle Güney Marmara ve Ege köylerinde 17. yüzyılda Yörüklerin zorla iskan edilmelerine karşılık, önceden kendi isteğiyle bölgeye yerleşmiş olan Türkmen boylarının; zorla iskan edilenlerden kendilerini ayırt etmek için kendilerine manav dedikleri tespit edilmiştir. Hatta 16. yüzyılda yerleşik düzene geçtiği tespit edilen bazı Türkmen aşiretleri kendilerine 17. yüzyıldan sonra Manav demektedir. Aynı şekilde, 17. yüzyıldan sonra zorla yerleşik hayata geçen Yörükler, kendilerinin artık Manav olduğunu dile getirmektedirler. Güney Marmara'da Manav "Yerleşik hayata geçen Yörük" anlamında kullanılmaktadır. Örneğin; Balıkesir'de böyledir . Batı Anadolu'nun bazı köylerinde yapılan araştırmalarda ise Manavlar'ın sürekli Balkanlara ve Peçenek-Kumanlar'a atıf yapması ve kendilerini Peçeneklerle özleştirdikleri görülmektedir. Balkanlardan gelen Türk anlamında kullanılmaktadır. Akdeniz bölgesinde ve Batı Anadolu'da yerli olmaktan ziyade ovalarda yaşayan Türkmen aşiretleri anlamında "Manav" tabiri kullanılmaktadır. İç Anadolu ve Güneydoğu Marmara'nın bir kısım yerleri ile Batı Karadenizde ise "eskiden beri yerli, Anadolulu" anlamında kullanılmaktadır. Bu yüzden, Manavlar için tek bir çıkarsama yapmak doğru değildir. Günümüzde Manavlar, Türk etnisitesinin bir kısmını oluşturan etnik grup ve etnik gruplardır.Osmanlı'nın yıkılmasından sonra ise Balkan, Karadeniz, Kırım veya Kafkas Muhacirlerinden olmadığı yönünde ve Muhacirlik kavramına karşı kullanılan bir kavram olarak kısmen de olsa anlam kayması yaşamıştır. Zira, Osmanlı'nın ilk ve orta dönemlerinde Manavlık daha çok, "göçebe hayat/Yörüklüğe devam eden/özel hukuk tanımayan" kavramının zıttı anlamında kullanılmakta idi.Manav sözcüğünün kökeni hakkında iki görüş bulunmaktadır. Bizans kayıtlarında, Manav tabiri; 1291 tarihindeki kayıtlarda geçmektedir. Yıldırım Bayezid döneminde İstanbul’un alınması amacıyla yapılan kuşatma kaldırılırken, yapılan anlaşma gereği Sirkeci’de bir Türk mahallesi kurulması şartına uygun olarak Göynük ve Taraklı’dan 760 hane Manav İstanbul’a yerleştirilmiştir. Yani İstanbul’a yerleştirilen ilk yerleşmiş Türklerin, bu yöreden giden “Manavlar” olduğu kaynaklarca da
doğrulanmaktadır..Manavlar, Türkçe'den başka bir dil anlamazlar. Türkçe'den başka sözcükler-ünlemler kullanmazlar. İkinci dilleri ya da mahalli dilleri yoktur.Geçmişte, yerleşik hayata geçen veya Yerleşik düzene adapte olan Türk toplulukları, Konar-Göçerliğe devam eden Yörük-Türkmen toplulukları ile sorunlar yaşamışlardır. Hatta, Manavlar, konar-göçerliğe devam eden Yörük-Türkmen grupları tarafından yerleşik hayata geçtikleri için küçümsenmişler ve her zaman alaya alınmışlardır. Çoğu zaman Konar-Göçer Yörük ve Türkmenler, göç yolunda karşılarına çıkan yerleşik (manav) Yörük ve Türkmen köyleriyle ters düşmüşlerdir. Bazı zamanlar, Konar-Göçer gruplar manav köylerini talan etmişler ve yerleşik köyler üzerinde baskı kurmuşlardır.Son derece uysal, mülâyim ve başkası tarafından söylenenlere fazla karşı çıkmayarak yani tartışmayarak geleneksel yaşamlarını sürdüren Manavlar kendi ifadeleri ile; “yedi kez düşünmeden adım atmayan”(yavaş davranan) bir yapıya sahiptirler. Bu uyumlu ve uysal yapıları, başkalarına “sen bilirsin” ya da “siz bilirsiniz” ifadesinin sık kullanılmasında da kendini göstermektedir.Osmanlı döneminde Manavlar, uzun yıllar Rum köyleri ile komşuluk yapmışlar ve uyumlu kişilikleriyle onlarla iyi geçinmeyi başarabilmişlerdir. Ancak kız alıp verme konusunda son derece tutucu davranıp Rumlarla kaynaşmamış ve kendi geleneklerini koruyabilmişlerdir.Birinci Dünya savaşı sonucunda Osmanlı'nın gittikçe toprak kaybetmesiyle, eski Osmanlı topraklarından Boşnak, Arnavut, Çerkez , Laz, Gürcü gibi anadili Türkçe olmayan göçmenler ile Muhacir diye adlandırılan ve Balkanlar'dan gelen Türk kökenli gruplar Anadolu'ya göçmüşlerdir. Bu dönemde yerli köyler kendilerini göçmenlerden ayırmak anlamında Manav olduklarını belirtmeye başlamışlardır.Manavlar dışa açılmayı pek tercih etmediklerinden uzun yıllar bu müslüman göçmenlerle dahi evlilik yapmamışlardır. Manavlar geleneklerine bağlı olduklarından daha çok köy yaşamını tercih etmişlerdir. Şehirlerde da yaşayanları azımsanmayacak kadar çoktur.
Yaşayış Tarzlarındaki Benzerlikler: Manavlar'ın gelenek-görenek itibariyle ve yaşam biçimi itibariyle incelendiğinde, kültür bakımından yörükler ile çok büyük bir farklılık olmadığı görülmektedir. Farklılaşma noktası, yerleşikliğin getirdiği özelliklerde görülür.Manav köyleri genelde düzlük ve ova yerleşmeleridir. Manav köyleri plansız ve gelişigüzel oluşmuş köylerdir. Evler derme çatmadır. Belirli bir plan yoktur. Köylerdeki ve evlerdeki plansızlık göçebe hayatın en büyük izleridir. Köyler genelde, her gelenin plansızca yerleştiği bir öbek şeklindedir.Muhacır köyleri ile karşılaştırıldığında, oldukça bakımsızdır. Çevredeki düzenli, bakımlı Muhacır Türk köylerinden hemen ayırt edilebilir.Manav köylerinin beslenme alışkanlıkları ile Yörükler’in beslenme alışkanlıklarında çok büyük farklılık yoktur.Güney Marmara'daki manav köyleri ile Antalya, Bergama ve Mersin civarındaki Manav köylerinde gerekse Kastamonu Manav köylerinde; "bengi", "mengi" veya "bengü" adı verilen "Şaman" izlerinin bulunduğu ritüelleşmiş oyunlara rastlanmaktadır. Bu veri, Anadolu'daki Manavlar'ın ortak özelliklere sahip olduğu ve Orta Asya kültürüne sahip olduğunu göstermektedir.Manav köylerindeki "Eşikte yani kapıda oturulmaz", "eşiğe basılmaz", "yanan ateş söndürülmez" biçimindeki Manav inanışlar, Şaman dönemini izlerini yansıtmaktadır.Manav köylerinde şehirlerde kullanılmayan "8. ve 9. yüzyıl Türkçesi"ne ait sözcüklere de rastlanır: "künge", "kiğiz","katun", "yavuz", "yavuklu", "eybek", "yaşmak", "pörtlek", "zorbek", "aka", "ani" gibi...Özellikle Eskişehir,Bilecik, Konya ve Sakarya ile bazı Balıkesir Manav köylerinde oyunlar yörüklerde olduğu gibi "kaşık"la oynanmaktadır.Tüm Manav köyleri dini açıdan "Sünni-Hanefi"dir.Manavlar, Osmanlı Devletinin kurulduğu bölge sayılan Aşağı Sakarya, Batı Anadolu’da Bursa çevresi, Batı Karadeniz de Kastamonu ve çevresine yaşamaktadırlar. Özellikle Aşağı Sakarya kesiminin Taraklı, Geyve, Pamukova çevresinde yoğun olarak yerleşmişlerdir. Buralarda kendilerine has yaşam süren Manavlar örf ve adetlerini devam ettirmektedirler. Manav köylerinde eski Türk kültürüne ait izler çoktur. Bu bölgelerin hala tarım ve hayvancılıkla uğraşmasından, Bayat, Emirler, Demirler, Yahyalı, Akpınar gibi Türkmen boy ve oymaklarının isimlerini taşımasına barındırdıkları maddî ve manevî kültür kadar pek çok örnek verilebilir. Manavlar Türkmen gruplarında olup çok eskiden beri köy hayat ına hatta şehir hayat ına geçmiş yerlilerdir. Buna göre Manav adının etnik bir manası yoktur, Manavlardan Oğuz Türklerinden gelmektedirler [Yaşa, 1999: 293]. Sakaya ve çevresindeki Manavlar, bu bölgenin 1290’larda Osman Gazi tarafından fethedilmesiyle buralara yerleşmişlerdir. İlk Türk yurdu olan bu bölgenin yerli Türklerine hep “Manav” denilmektedir ve bu bölgede Manav, “yerli Türk” manasında kullanılmaktadır [Yaşa, 1999: 288]. Manav sözcüğünün; Türkistan’daki Kazak-Kırgız ve Sibirya’daki Yakut Türklerinde kullanılan koruyucu soylu kişi ve boy beyi manasına gelen “manap” ve “manag”dan geldiği tahmin edilmektedir. Eski Türklerde “v” sesi olmadığı için “manap”taki “p” ve “manag” daki “g” sesleri yumuşayıp “manav” kelimesini oluşturmuşlardır [Yaşa, 1999: 289]. Çağatay Türklerinde “asilzade” manasına gelen manap, Kırgız Türkçesi’nde ağa, bey anlamında kullanılmaktadır. Türkçe dışında dil bilmeyen topluluk üyelerine yerli Türk anlamında Manav denilmektedir [Aktaş,2002: 10]. Batı Anadolu’ya ve Taraklı’ya Türklerin ilk yerleşimi 1291’den hemen sonradır. Yıldırım Bayazıt döneminde İstanbul Sirkeci’de kurulan Türk mahallesinin halkı Taraklı ve Göynük’ten götürülmüş Manavlardır [Aktaş, 2002:12]. Taraklı ve Göynük köylerinde yaptığımız araştırmalar neticesinde İslâmlaştırılmış olmakla beraber bir çok eski Türk inancının izlerini görmek mümkündür. Konuşma dilindeki ortak birçok kelime davranışlardaki, giyinişlerdeki bir çok benzerlik Manavların oğuz Türklerinden olduğunun işaretleridir. Yerli Türk sanılan Manavlar daha Osmanlı devleti kurulmadan bu bölgelere yerleştirilmişlerdir. Taraklı ve Göynük, Manav denilen yerli halkın kendi kültür ve geleneklerine bağlı olarak yaşadığı göçmen bulunmadığı Sakarya İli açısından istisnaî bir bölgedir. Manav kültürünün korunduğu ve yaşatıldığı bu bölgenin dilleri, beslenme, giyim, kuşam, müzik ve eğlence biçimi tamamen kendi örf ve âdetlerine uygun olarak devam etmektedir [Sakarya Valiliği; t.y.: 130]. Dikkatle incelenir ve araştırılırsa, yöreye mahsus örf ve âdetlerin perde arkasında da Eski Türk İnançlarının gizli olduğu görülebilir. (04.02.2007 13:51) Manav Türkleri Anadolu ya 11.y.yılda gelmiş ve yerleşmiş yerleşik Türklerdir. Manavlar ilk geldiklerinde göçebe olarak yaşıyordu.Yani önceki adı Yörük idi.Bu özelliğini kaybetmemiş Türkler şu an Ege bölgesinde ve Akdeniz bölgesinde mevcuttur. Hiç bozulmamış Manav bölgeleri; Akçakoca,Göynük, Mudurnu, Geyve, Taraklı,Zonguldak (tamamı), Yığılca, Bilecik  dır.Ancak 1980 den sonra hızlanan doğudan batıya göç hareketleri başta Akçakoca olmak üzere diğer bölgelerimizi de tehdit.etmektedir. İzmit, İzmir, İstanbul, Bursa, Muğla, Antalya, Düzce gibi şehirlerimiz önceleri sade Manav kültürüne sahip idi.Ancak bu göçler sebebiyle kültürü yavaş yavaş yozlaştı ve hala yozlaşmaya devam ediyor. Akçakoca’ lı manavların bir kısmı (Altunçay köyü, Çayağzı köyü) Oğuzların Bozok koluna mensup Günhan aşiretindendir.Bu köyler 1234 (1.Alaeddin Keykubat zamanında) kurulmuştur.Diğer Manav köyleri ise Balatlı köyü bayat boyundan,Kınık köyü Kınık boyundan,Beyveren köyü de Oğuz boylarından biridir.Bu beş köy Akçakoca ‘nın en eski köyleridir.Hatta Bolu,Sakarya,Akçakoca,Yığılca,Düzce,Ereğli Bizans ın elinde iken kurulmuştur.
Yerli Türk.Yörükler yürümeyi ve hayvancılığın yanında tarımla da uğraşmaya başladığı ve de yerleşik hayata geçtiği için “manav” denildi. Orta Asya’dan Batı Anadolu’ya gelen Türkmenlere verilen ad. Türk oturursa Manav, gezerse Yörük olarak tanımlanır. Manav; toprağa ektiği keteni yetiştirip, olgunlaşan bu bitkiyi işlemeye başlayarak, tohumundan yağını, liflerinden de eğirip, bükerek giyeceklerini dokuduğu insanlardır. Hatta ketenin liflerini tabi boyalarla boyayarak en güzel kumaşları dokurlar. Buğdayını arpasını kendi yetiştirir. Yemeklik yağını ketenden kendi çıkarır. Sebzesini de bostan dediği avlu ile çevrili sulu tarlasından, bahçesinden yetiştirir. Kısaca; her ihtiyacını kendi kendine karşılayan kimseye muhtaç olmayan insanlardır.Özelilikle Batı Anadolu’da yaşayan bu Türkmenistan türkü insanlar, sosyolojik açıdan değişime açık, bağnazlıktan uzak, üretken, barışçı, ihtirasları ölçülü, farklı kültüre sahip insanlarla da birlikte yaşama iradesi olan ve de devlete saygılı insan gruplarıdır manavlar.Osmanlı Devletini kuran bu insanlar, devlet kurulduktan sonra da Türkmenistan’dan ağırlıklı göçle beslenerek Kocaeli, Bolu, Yalova, Bursa, Bilecik, Sakarya, Afyon, Eskişehir, Zonguldak ve de Balıkesir’in bir kısmında yaşadılar. Gerek Osmanlı gerekse de Türkiye Cumhuriyeti döneminde, devlete sadakatlikleri ve başkalarının haklarına saygı duymaları ile tanınırlar.Bu Türkmen topluluğuna “Manav” denilmesinin esas tarihi gerçeği şudur;
Osmanlı Devleti kurulduktan sonra, her Türkmen boyu çıkardığı ve ürettiği ne varsa, yılda bir kere hiçbir karşılık beklemeden Osmanlı Sarayına gönderirdi.Bolu kabak, Afyon ve Eskişehir bulgur ve tarhana, Adapazarı ve İznik civarında sebze, İzmit Tavşancıl’dan üzüm saraya gönderilirdi.Bolu, Bursa, Kocaeli, Yalova, Eskişehir, Afyon, Yalova, Zonguldak ve Balıkesir bölgelerinden sadece hububat, meyve ve sebze gitmezdi, saraya koyun, kuzu, keçi, oğlak yağ ve kavurmada gönderilirdi.İşte; Osmanlının bu sadık tebası olan Manav, bazı yerde de Yörük diye adlandırılan bu insanlara, bulundukları yerlerdeki azınlıklar (Ermeni-Rum). “Yahu, siz Osmanlıyı besliyorsunuz. Karşılıksız her şeyi saraya gönderiyorsunuz, siz Osmanlının manavı mısınız?” derlerdi. Bu devlete sadık insanlarda “Evet, biz Osmanlı’nın manavıyız. Osmanlının Manavı olmakla da gurur duyarız. Devletimize yardım etmeyi de bir şeref biliriz” derlerdi. İşte, o gündür, bu gündür azınlıkların hazımsızlıkla, kıskançla söyledikleri bir addır Manav tanımlaması. Osmanlının Sadık tebası, Özbe Öz Türk. Türkmen - Yörük kül türünün has insanlarıdır Manavlar. Yine sözlü kaynaklardan halk arasındaki tanımlamalarla, Manavların kişiliklerine ait bazı tespitler.Manav ve macıra senet gerekmez.Manavın sözü senettir. Devlete, nizama son derece bağlı ve itaatkârdır. Hırsızlık yapmazlar. Herkesin mahsulü harmandadır. Kız kaçıranlar, kavgalı olanlar köyde barınabilirler ama hırsızlık yapanlar asla barınamazlar.Bir Karadeniz göçmeninden derlenen tanımlama; Manavın sessizine aldanma.Manav uysaldır. Sessiz sakin insanlardır. Ama Manavın damarı kabardı mı yanına gitme, Ayranlığı değişilmeye görsün.Manavlar birbirini tutmazlar, ama ayrıda yaşamazlar Manavlar temiz kalpli, saf insanlardır.Yusuf Çam Milli Mücadelede İzmit Sancağı adlı eserinde Milli Mücadelenin başlangıç döneminde İzmit Sancağında yaşayanların %70 Müslüman %30 kadarı çoğu Hıristiyan olmak üzere azınlıklardan oluştuğunu ve bölgenin sosyal yapısını üç büyük sosyal bütünlük halinde görmek gerektiğini öne sürer.
Hıristiyan Azınlıklar ( Ermeniler, Rumlar, Yahudiler )1830 yılından itibaren bölgeye yerleşen (Muhacirler, Balkan ve Kafkasya),Bölgenin yerli (otoktan) halkı bu son boşluğu açarsak; bölgenin yerli halkı Manavlardır (yani Türkmenlerdir) demektedir.Kültür, bir toplumun hayat biçimidir. İnsanoğlunun öğrendiği bilgi, sanat, gelenek – görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.Türk tipinin bulunduğu coğrafi bölgeye göre etkilenen ve karışarak değişik özellik kazanan bir ırk olduğu dile getirilmektedir. Özellikle Marmara Bölgesinde yaşayan kişiler manav olduklarını söylemektedirler. Manav Türkmen kültürünü anlayabilmek için, Manavlar hakkında etnografik bilgilere ihtiyaç vardır. Örneğin keten el dokumacılığı manavlarla bütünleşmiştir. Çiftçi ailesinin boş zamanlarında tarımdan arta kalan günlerde uğraştığı, hem kendi ihtiyacını karşıladığı hem de fazlasını satın para kazandığı veya yöresindeki hammaddeden ve boş duran iş gücünü değerlendirdiği yardımcı bir el sanatı durumundadır. Ekilip dokuma durumuna gelinceye kadar, havuzlama, kurutma, kırma, tarama, yumuşatma, eğirme, ağartma, çözgü hazırlama aşamalarından geçen keten; dokunup çarşaf, yaygı, yorgan yüzü, yastık kılıfı, elbiselik, yolluk, çuval olarak Manavların ihtiyaçlarını görmektedir.Geleneksel giyimin parçaları olan uçkur, önlük, yağlık, çevre keten bezinden yapılır. Şalvar ve sırta giyilen içlik saya mintan, hırka ise zaten ketenden diğer bir adıyla kandıra bezindendir.Manavlar ketenin çöpünü bile ziyan etmez. Bu bir mübalağa değildir. Ketenin çöpünden yatak, minder yapar, keten tohumunun yağını yemeklik olarak kullanır ve kandilinde yakar.Şehre sadece tuz almaya, şeker almaya giderlerdi. Bazen de şeker ihtiyacını yaptıkları pekmezle karşılarlardı. (Dut, elma, pancar, armut ve şeker kamışı pekmezleri )Manavlar, bölgenin tarım ve hayvancılık özelliklerine uyum göstermiştir. Tahıl, keten, kenevir, meyve, sebze tarımı, bağcılık, son zamanlarda fındıkçılıkla uğraşmışlardır. Manavlarda özellikle Kandıra hayvancığının önemi büyüktür. Koyun, keçi, hindi, küçükbaş, sığır, dombay (manda) gibi büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapmaktadır.Keş, yağ, peynir, yoğurt üretmişlerdir ki Kandıranın yoğurdu meşhurdur, bu üretimin bir kısmı aile içi tüketime tahsis edilmiş, bir kısmı satışa sunulmuştur.Mimari : Manav köylerinde halk mimarisinin ilginç bir örneği ahşap yığma şeklinde olan çandı evler bulunmaktadır. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı döneminin bu orijinal ahşap örnekleri günümüzde tek tük de olsa ulaşmıştır.Kandıra ve Kandıra’nın hemen yanı başında bulanan Taşköprü çevresinde yöresel adıyla, üç çandı camii kalmıştır. Tatar Ahmet, Karagüllü, ve Hatipler köyü civarıdır.Kandıra, Kaynarca dolaylarındaki Çandı camilerinin çoğunda Orhan Gazi döneminde ait bulunduğu ve bu tür camilerin kesinlikle Akçakoca Bey’in fethettiği yerlerde yapılmış bulunduğu, Orta Asyadan gelen bu mimarinin anısına sadık olan Büyük Kahraman Akçakoca’nın isteğine bağlı olarak bu camilerin yaptırdığı kanısı öne sürülmektedir.Çandı evler geleneksel Türk ailesinin yaşam şekline göre planlanmıştır. Evin tam ortasında ocaklı bir oda bulunmaktadır, Odanın etrafında onu çevreleyen bir dolaşma yer almaktadır. Evin girişindeki hayat denilen geniş alan bu dolaşmayla birbirine açılmaktadır. Evler iki katlı olup alt katta ahır bulunmaktadır. Yaşam mahallinin ahırın üzerinde yer almasının amacı hayvanların ve nefeslerin oluşturduğu sıcaklığın üst katın ısınmasında katkı vermesidir. Aynı zamanda da mal canın yongasıdır. Hayvanlar ailenin gözü önündedir.Çandı yapının en önemli özelliği 20 cm çapındaki kütükler düzgün yontularak birbiri üzerine binen U kesitli boğazlarla kenetlenmektedir. Boğaz kısmından ağaçlar 20 cm uzatılarak uçları aynı hizada düzgünce kesilmektedir. Kertilip birbirine geçirilen uzun kütüklerde çivi kullanılmamaktadır. Bu yapılar kültür özelliği olmasının yanı sıra birer sanat eseridir. Kışın sıcak, yazın serindir. Aynı zamanda depreme son derece dayanıklıdır.Görüyoruz ki; Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türkler manevi kültürlerinin yanında maddi kültürlerini de getirmişlerdir.
 
KIYAFETLER
Manav kadın ve erkekleri de yörük erkekleri de iş kıyafetlerinin yenisini yabanlık, urba veya bayramlık diye isimlendirirlerManav köylerinde kadınlar don, entari, başta çember ve onun üzerinde beyaz renkte örtme, sırtta ise siyah renkte saya denilen giysi vardır Örtme ve sayanın örtünme işi özel bir marifet istemektedir Ayaklarında ise örme çorap ve lastik ayakkabı (daha eskiden çarık) giyilir Erkeklerde ise pantolon, ceket, entari, koyun yününden örme kazak, başta şapka, ayakta ise yün çorap ve ayakkabı vardırYörük köylerinde de aynı kıyafetler giyilir Kadınlar saya giymez Yalnızca örtme’nin üzerini çeki ile bağlarlar Önlerine önlük takarlar Bu kıyafetler yaz kış giyilirDüğün ve önemli günlerde yörük erkek ve kadınlarının giydikleri kıyafetler çok değişiktir Kadınlar içte al göynek (kızlar giyer), ak göynek (evliler giyer) üstüne de üç etek giyilir Kırmızı yünden dokunun kaba kumaş bele sarılır Üzerine de bele gümüş kemer takılır Bunun kıyılarında sağından ve solundan sarkan işlemeli yağlıklar vardır Öne önlük giyilir Üste ise kadife kumaştan yapılmış ve işlenmiş genelde al renkte veya onun tonlarında cepken bulunur Başı örten başlık kendine has rengi, özelliği ve bağlaması ile dikkati çeker Saçaklı vala diye isimlendiren başlık ortası al renkte olup, tel işlemelidirValanın kıyı kısımları oya, boncuk, pullarla işlidir Bu kısımlar üçgen şeklinde omuzlardan aşağı doğru sarkar Uçları başın üstünde bağlanır Bunun üzerine iğne oyalı boncuklu, pullu işlemeli çember bağlanır Valanın altına baş altınlarını tutan fes, ayağa ise nakışlı uzun çorap giyilir Altta da çorapları örtmeyen uçkurlu ağlı iç şalvarı bulunurErkeklerin içlerinde yukarıdan giyilen önü kapalı ak göynek vardır Bunun üstünde yakasız göynek, onun üzerinde de kollu işlemeli cepken vardır Altta ise ağlı, arkadan kabartmalı işlemeli uçkurlu potur, diz kapaklara kadar uzanır Bele sarılan bir de kuşak vardır Püsküller yandan sarkar Bu kuşağın sabit durmasını sağlar Ayaklarda ise diz kapaklarına kadar uzanan örme yün çorap vardırBugün bu kıyafetler yaşamakta ve giyilmektedir Kadınlar takı olarak; baş altını, gümüş kemer, örgülü saçlara mavi boncuklu nazarlıklar, gümüş, altın bilezikler, beşi bir yerde, sarı lira altın, gümüş küpe gibi ziynet eşyaları takarlar Bu kıyafetler Bilecik’in mahalli kıyafetleridir
Şalvar : İpekli canfes denilen bir kumaştan yapılan, boğma parçası, peçe kısmı dar ve uçkurlu bir kıyafet şeklindedir.
Üç etek : Üç parçadan ibaret olan bir kıyafettir. Parçalardan birisi solda, birisi sağda, birisi de arkada olmak üzere boydan boya uzanır. Sağ ve sol tarafta yer alan parçalar bele sokuludur. İşten ipekli şalvar böylece görünür. Üç eteğin her yeri simden (gümüş tel) işlenir veya telli denilen kumaştan yapılır. Üç etek içten astarlıdır.
Kuşak : Hicaz’dan gelen ve ebani denilen dört köşe bir kumaştır. Üzeri ipek işlemelidir ve krem rengindedir. Etrafı püsküllüdür. Bele arkadan bağlanır.
Boy elbise (BİNDALLI) : Kadife veya atlas üzerine gümüş telle işlenir, bütün bir kıyafettir. Belden yukarısı dar, alt kısmı çok geniş olup, arka taraftan ufak düğmelerle tutturulur. Bazen nadir olarak önü açık, fistolu ipek veya iplikten işlemeli olarak yapılır. Boy elbisesi belden gümüş kemerle bağlanır. Kemer iki türlüdür. Biri telari denilen gümüş tellerden yapılanıdır. Diğeri renkli kadife üzerine özel olarak paftalar geçirilmek sureti ile yapılmış olanıdır.
Çorap ve ayakkabı : Çoraplar muhtelif renkte, yün işinden örmelidir. Lapçin ve kaleş denilen kundura ile giyilir. Lapçin özel surette yapılan terliksi bir ayyakkabıdır.
Yaşlı kadın kiyafeti : Boy entarisi, papuç, bandik ve tuman denilen kilottur. Tuman alt kısmından düğmelidir. Sırtlarına hırka, başlarına yemeni, tülbent peçe ve çarşaf veya boy çarşafı örterler. Boy çarşafına bürük denir. Çarşaf beyaz üzerine siyah kareli, pamuklu bezden yapılır. Hali vakti yerinde olanlar, türlü renkte ve ipekliden yapılmış çarşaf giyerler.
Tepelik : Altı pamukla doldurulmuş şerit üzerine (helezon şeklinde) küçük altın veya gümüş paralar dizilerek hazırlanan bir kıyafettir. Üç tane bağı bulunur. Bağlar altın veya gümüş dizilmiş olarak hazırlanır. Tepelik arkadan bağlanır. Üzerine renkli ince krep, krep üzerine oyalı süslü yemeni örtülür.
 

KÜLTÜR
Bugün Bilecik’te dokunup giyilen kıyafet çok azdır Bazı köylerde ağaç el tezgâhlarında dikilip giyilmektedir Bir de beyaz dokumadan yapılan kumaş, tere otu ile kazanlarda kaynatılıp siyaha boyanır Bu dokumalardan erkek poturu pantolonu ve yeleği dikilir Kadın ve erkeklerin kıyafetleri kullanılma zamanına göre değişmektedir İş kıyafetleri yörük ve manav köylerinde hemen hemen aynıdır.
 
KIZ İSTEME VE DÜĞÜN CEMİYETİ
Kız İsteme:,
1970'li yıllara kadar çoğunlukla görücü usulü ile yapılmaktaydı.
Beğenilen ve istenecek kızın ailesine önceden haber gönderilerek, oğlan anne- babasıyla birlikte dünürcübaşı (her iki tarafa yakın olan) alınarak gidilir. Kız evinde bir süre oturduktan sonra dünürcübaşi: Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle kızınızı oğlumuza istemeye geldik der. Kız tarafının aile reisi de: Kıs-metse olur derse, olumlu bakılmış sayılır. Eğer, Kısmetinizi başka yerde arayın denilirse, kız verilmeyecek anlamındadır. Kısmetse olur sözü ağızdan çıktı ise, çay veya kahveler içilir; kız tarafı gelenlere, kırmızı kurdele ile bağlanmış birer mendil hediye eder. Bir hafta sonra tekrar her iki aile, yakınlarıyla birlikte kız evinde toplanılarak aynı sözler söylenir. Kız tarafı: Allah tamamına erdirsin dediğinde, çay ve kahveler içilerek, kız ve oğlan taraflarınca hazırlanan bohçalar değiştirilir. Aynı akşam, takı (altın) ve çeyiz işlemleri görüşülerek nişan günü belirlenir.
Görüştürme (nişan): Evlenmeler, görücü usulü ile yapıldığından, kız ile oğlanın birbirini yakından görmeleri bu törenle olur. Oğlan ve kız tarafının bütün dost, akraba ve yakınları kız tarafında toplanırlar. Sadece kadınların bir araya geldiği ve erkeklerin göremeyeceği kapalı bir yerde toplanılır. Erkek ve kızın yüzükleri takıldıktan sonra damat adayı da topluluktan ayrılır. Gelin adayı ortaya oturtularak, hediyeleri ve takıları bütün törene katılanlarca takılır.Bu takı işlemi bir kadının yönetiminde olur. Bu kadın hediyeleri şöyle takdim eder: Bu babasından, bu amcasından, bu annesinden şeklinde elindeki hediyeyi kaldırarak bağırır. Hediye işlemi bittiğinde, kadınlar kendi aralarında eğlenirler. Eğlence bittiğinde tüm davetliler kız tarafınca pişirilen tavuklu pilavlarını yerler. Bu tören genellikle gündüz gerçekleştirilir.
Düğün: Manavlarda düğünler genellikle hasat sonlarına denk getirilir; örneğin, harman sonu (buğdayların ambara konulduğu zaman), üzüm sonu ya da koza zamanı( ipek böceği kozası satımı sonu) gibi. Hafta sonu yapılması kararlaştırılan düğüne oğlan tarafı şu hazırlıklarla işe başlar:
Dolma akşamı: Çarşamba günü akşamı yapılır. Bu akşamda kadınlar oğlan evinde toplanır, türküler eşliğin de dolma durulur; (bağ yaprağı içine bulgur sarılır) bu sarma diye de adlandırılır. Yapılan dolma, düğün davetlilerine yetecek miktarda olur.Erkekler köy konağında toplanarak, oğlan tarafının davet edeceği misafirleri, yöre yöre veya köy köy belirleyerek komşulara paylaştırırlar. Böylece düğüne gelen misafirlerin, o akşam yatacağı yer önceden belirlenmiş olur. Bu pay edilen davetli yöre ve misafir gruplarına, "konak" adı verilir. Mahalle veya köyde delikanlı başı olan kişi, düğünü ve bu paylaşımları aynı zamanda köy gençlerini organize eder.
FOLKLÖR
Düzce ve köylerinde has topal oyunu vardır, köylerin kendine has folklör ekibi yoktur, Karadeniz folkloru hakimdir, Davul, Zurna, Saz, karşılıklı zille oynanan oyunda çalınan zil dir. Ayrıca köçek oyunu, gemici çardak oyunu vardır Halay, Sallama Karşılıklı Zille oynama Köçek, Davullu gemici çardak oyunudur, Manav dal sıksara oyunlarıdır. Bar, Halay, Horon, Sallama, Karşılıklı zille oynama, Hura, ve karşılama, Köçek oyunları da oynanır, Ayrıca Cide kemençesi ve tepside çalınır iki kişilik topal oyunu oynanır
Davul  : Davul savaş sırası, sonrası, askere giderken, törenlerde, ramazanlarda, güreş yapılırken çalınır. Davulun eski adı Tavuldur, Çağatay Türkleri tarafından yapılmıştır, bir haber aracıdır.
Davul
Zurna: Davul ve zembeleklerle çalınır ağaç maden, boynuzdan yapılır, 7 üstte 5 altta deliği vardır, Avrupa’ya Türkler tarafından götürülmüştür, Oğuz Türkleri Anadolu’ya getirmiştir, kemençe ve davula eşlik eder, 4000 yıldan beri devam eden bir enstrümandır. Davul, Kaval, Zurna, göçer enstrümandır, köyde son zamanlarda bunların yerini taverna müziği almıştır org ile çalınan müzik aletidir eski neşe eski düğünler artık tarihe gömülmüştür, evlerde yapılan düğünler artık düğün salonlarına taşmıştır.
zurna 4 resimleri
Zurna
Kaval: Orta asyadan gelmiştir Balasau Türkleri icat etmiştir, Çağatay Turan Türkleri haval derdi Karadenize bunlar getirmiştir, bir göçebe çalgısıdır Of, Tokat kavalı meşhurdur
Kaval
Düğün ve eğlencelerde üç veya dört çalgı eşliğinde müzik yapılmaktadır. Bu çalgılar:
Cümbüş: Zeynel Abidin Cümbüş tarafından 20. yüzyıl başlarında geliştirilmiş olan ud benzeri bir müzik aletidir. Sap kısmı gövde ile bağlandığı noktadan ayrılabilmektedir. Bu şekilde yalnız telleri değiştirilerek mandolin, banjo, gitar gibi birçok enstrümana çevrilebilir. Genel yapısı banjoya ve uda benzer.
Cümbüş
Klarnet: (klarinet ya da gırnata), sert ve dayanıklı ağaçlardan genellikle de abanoz ağacından yapılan üflemeli bir çalgı türüdür.Bir çeşit sert kauçuk olan ebonitten, ayrıca metalden yapılanları da vardır. Klarinetler, beş parçanın birleşmesinden oluşur, bunlar: Kafalık (Bek) Fıçı (Barel) Üst gövde Alt gövde Kalak, Klarinetin gövdesi silindir biçimindedir. Kalak bölümü ise obuanın kalağına oranla daha geniştir. Dikkatlice yontulup biçimlendirilen bu kamış parçası, ağızlık üzerine takılır. Çalıcının nefesi ile titreşime geçirilen kamış, boru içindeki havayı titreşime geçirerek ses elde edilmesini sağlar. Çalıcının sol eli yukarıda, sağ eli ise aşağıda olmak üzere az bir eğimle yere doğru tutulur. Flüt ve obuada olduğu gibi, klarnetin gövdesinde de ses deliklerini açmaya ve kapatmaya yarayan metal bir mekanizma vardır. 1840 sıralarında "Boehm sistemi" flüte uygulandıktan sonra, Paris konservatuarı öğretim üyesi ve klarnetçi Klosé, bu sistemin klarnete de uygun olduğunu görmüş ve Boehm sistemi klarnete uygulanmıştır. Daha sonra farklı zamanlarda farklı kişiler tarafından bu sistem geliştirilmiştir. Klarnetin Tarihçesi: Klarnet Tarihi 17.yüzyılda Chalumeau (Şalümo) adıyla orkestralarda icra edilen bu nefesli saz klarnetin atasıydı. Fransızcadan gelen bu isim nefesli sazların genel adıydı. Aynı yüzyılda Denner adlı çalgı yapım ustası Şalümo’yu geliştirerek bugünkü sisteme doğru ilk adımı atmıştır. 18.yüzyılda keşfedilen enstrümanın orkestraya dâhil edilmesi 1750 yılında olmuştur. 1800’lü yıllarda klarnetin oda orkestralarında yaygınlaşmasında Mozart’ın rolünün büyük olduğu bilinmektedir. 1812’de Paris Konservatuarı’nda öğretim üyesi olan Ivan Müler klarnete farklı mekanikler ekledi. Müller’in 13 tuşlu hale getirdiği enstrüman Denner’in sistemine göre daha karmaşıktı. 1840 yılında ses sistemleri için metal tuş mekanizması flüt ve obua’da olduğu gibi klarnette de kullanılmıştır. Paris Konservatuarı Klarnet bölümü öğretim üyesi Klose Boehm Sistemini klarnete uyguladıktan sonra 1860 yılına kadar enstrüman üzerinde mekanik gelişmeler devam etti. 1900- 1925 yılları arasında klarnet artık radyo ve stüdyo kayıtlarında önemli yer tutmaya başladı. Perde sistemlerinin esas amacı akustiğin daha kaliteli elde edilmesi yönünde idi. Şalümo ile 1600’lerde 1,5 oktav ses genişliğiyle yola çıkan klarnet Mozart’ın konçerto ve Quintetlerinde yumuşak ve koyu sesiyle klasik, caz ve pop orkestralarının vazgeçilmez nefesli sazı olarak bugün konservatuarlarda eğitim metotlarında ve müzik literatüründe yerini almıştır.
Klarnet
Ud :, Tekne (gövde), göğüs (kapak), sap, burguluk ve teller olmak üzere beş esas elemandan meydana gelen udun yapımına, eleman sıralamasında da görüldüğü gibi, tekneden başlanır. Udun teknesi; gemi karinasını andıran, eni ve boyuna yapıştırılmış 4-5 cm kalınlığındaki parçalardan oluşan bir kalıp üzerine, 70 cm boy, 2 ila 4 cm en ve 3 mm kalınlıktaki dilim yaprak veya çemberlerin, çoğunlukla aralarına - hem estetik, hem sağlamlık amaçlı - kontrast renkli tek veya çift filetolar konularak işlenmesiyle meydana getirilir. Günümüzde bazı yapımcıların, parçaları tekne kavsine uygun boşluksuz olarak yapıştırılmış veya yine aynı formda yekpare alüminyum olarak kullandıkları kalıplar üzerine, ortada geniş, uçlarda sivri ve işlem orta eksenden başladığı için hep tek sayıda çevirdikleri dilimler, genellikle maun, ceviz, paduk, vengi, kelebek, nadiren de erik veya zeytin ağacındandır. Önceden ısıtılarak kalıbın eğimli profili kabaca verilen dilimler ütü ve ince kâğıt yardımıyla kalıba çekildikten sonra, belirli yerlerdeki küçük monte çivileri çıkarılarak kalıptan alınır ve bu defa dilimlerin içbükey yüzeyi, çenber ve filetoların uzun birleşme hattı boyunca kalın kâğıt veya ekstrafor yapıştırılarak kuvvetlendirilir. + Tekne (gövde), göğüs (kapak), sap, burguluk ve teller olmak üzere beş esas elemandan meydana gelir.
Ud
Darbuka:, Darbuka, Orta Doğu'da kullanılan vurmalı bir çalgıdır ve daha çok oynak ve eğlence amaçlı müziklerde kullanılır. Darbukada Düm ve Tek olarak adlandırılan iki ses vardır: İlk ses, ritmin temelini sağlar ve aletin ortasına vurularak sağlanır, ikinci ses daha çok süsleme ve doğaçlama için ku KSİLOFON, vurmalı çalgılar ailesinin bir üyesidir (bak. VURMALI Çalgilar). Ksilofon sözcüğü Yunanca'da "tahta" anlamına gelen ksylon ile "ses" anlamına gelen phone sözcüklerinden türetilmiştir. Bir sehpa üzerine iki sıra olarak, büyükten küçüğe doğru dizilmiş, yassı, tahta çubuklardan oluşur. Çubukların her biri ayrı notalara akortludur. Bu nedenle ksilofon trampet ya da davul gibi yalnızca ritim tutmakta kullanılan vurmalı çalgıların tersine, melodilerin seslendirilmesinde kullanılır. Çubuklara, uçları keçe ya da plastikle kaplanmış bir çift tokmakla vurularak çalınır. Çubukların alt yüzüne açılan yivli oluklara her çubuğun boyuna uygun, ses yükseltici borular yerleştirilmiştir. Tokmakla vurulduğunda titreşen çubuk, borunun içindeki hava sütununu da titreştirerek sesin yükselmesini sağlar. Ses genişliği dört oktavdır.
Darbuka
Keman: Keman dört telli yaylı, perdesiz bir çalgıdır. Keman 4 telli olmadan önce 7 telliydi zaman içinde değişerek şu anki 4 telli halini almıştır. Değiştirilmesinin sebepleri ise görünüşünün kaba ve tutuşununda zor olmasından kaynaklanır. Keman'ın telleri sırayla 7'den 6'ya, 6'dan da 5'e düşmüştür.Viyola ve viyolonselin de bulunduğu violin ailesinin en küçük ve en yüksek tondan çalan üyesidir. Akor sesleri pesten tize sol, re, la, ve mi'dir.Keman yayına arşe denir. Arşede yapay ya da gerçek at kılının yanı sıra ham misina olarak adlandırılan bir madde de kullanılabilir.Almanca: Geige, Fransızca: Violon, İngilizce: Violin, İtalyanca: Violino dur. Uzunluğu 60 cm'dir. Yayla çalınan telli bir çalgıdır. Notası, ikinci çizgi Sol açkısı ile yazılır. Orkestralarda, genel olarak (Solo, I, II) üç partisi bulunur.Solo ve eşlik görevi verilir (özellikle bir solo çalgıdır). Hiçbir çalgıda olmayan ses rengiyle, çok zengin bir anlatım gücü vardır.Telleri: Sol, Re, La, Mi olarak akort edilir
Keman
Kaynakça."http://tr.wikipedia.org/wiki/Darbuka" adresinden alındı.
 
YEMEKLER
Manav Mutfağı;:Manav mutfağı karbonhidrat ağırlıklıdır diyebiliriz. Buğday başta olmak üzere tahıl maddeleri ana öğedir.Türklerde çok eski ve yaygın bir çeşit olan gözleme manavlarda da vazgeçilmezdir. Yine bu çeşide yakın bazlama ve cızlamayı sayabiliriz. Bazlama biraz kalındır. Ve ekmek işlevi görmektedir. Cızlama ise taşmış ve yumuşak hamurun daha ince pişirilmiş bir versiyonudur. Bu mutfağın en kendine has örneklerini vermek gerekirse, malay (mısır ve buğday unundandır, dartılı veya pekmezli yenir) mancarlı pide (bu genel bir başlıkla söylenirse ıspanaklı pidedir. Ispanakla sınırlanmaz. Pidenin içi gezecek otu, efelik, kaldirik otu, gışırık otu olur ama başlık aynıdır; mancarlı pide),diğer yemekleri ise, Un Çorbası, Sütlü Çorba, Sütlü Umaç Çorbası, Sütsüz Umaç Çorbası, Kesme Çorba, Dımbıl Çorbası, Tarhana Çorbası, Ulanbüyüden Çorbası, Garagöz Fasülleli Dımbıl Çorbası, Ayran Çorbası,Tarna Çorbası, Un Çalma Çorba Bulgur Çorbası, Erişli Çorbası, Bayram çorbası, Tatlı tarhana (Süt ile yapılıyor) Dartılı Keşkek, Hindi Dolması,, KartalaçYemeğYoğurtlu Pazına, Hodan (Kaldırek, Hodan Dolması, Kazayağı Mancarı, Kabak Çiçeği Dolması, Efelek-Ebegümeci Yemeği Ebegümeci Yahnisi, Efelek Yahnisi, Biryan Karagöz (Bostan) Mancarı, Turp Mancarı, Gazicak Mancarı, Toka Mancarı, Sirken Mancarı, Kedi Burun Sütliyen, Kök Mantarı Til Til Mantarı, Kavak Mantarı, Fındık Mantarı, Garagulak Mantarı, Gelin Mantarı Keçi Sakalı, Döbelen Mantarı Yemeğ, Dılbıran Mantarı, Sütlük Mantarı, Mantar Kavurması, Yoğurt, Tuzlama Şekerleme, Semiz Otu Salatası, Kara Mancarı Salatası Su Mancarı Salatası, Turp Mancarı Salatası, Kızılcık Turşusu, Döngel, Turşusu, Ekşimikli (Çökelek) Turşu Ayranlı Turşu,  Yağlı Turşu, Kuru Börek, YukaDüdük Makarna Haşlama,  Kırtıl, Helle Melle, Bazlama  Kazayağı Mancarı, Pidesi, Su, Mancar, Pidesi, Cevizli Lokum, Kazayağı Mancarı Böreği (Katleme), Arnavut Böreği, Nazlı, Boşnak Böreği Gözleme, Gaygana, Bazlama, Çizleme, Kıymalı,Çizleme,Mantı (Kesme),Gulak (Kıymalı ve Ekşimikli), Malay (Sütlü ve Dartılı), Kori (Ev makarnası Peçeli (Ayranlı börek), Filiya ( Kaynatılmış suya konularak pişiriliyor)
Kaçamak, Nohutlu Ekmek, Cevizli börek  Petla (Bazlama), Süt Kapama, Fasulyeli Börek (Kuru Fasulye), Pırasalı Börek Soğanlı Börek Akciğerli Börek Mayalı Börek, Laknur (Isırganlı Börek) Üre, Uhut, Kuru Börek Tatlısı, Kurtcağız Tatlısı Kabak Kıvırma, Gıvırma, Yuka Böreği, Höşmelim Gara Helva Tatlısı, Gullu Gabak Tatlısı, Gaplı Gabak Tatlısı, Toplu Gabak Tatlısı, Pirinçli Gabak Tatlısı, Sütlü Gabak Tatlısı Cevizli Gabak Tatlısı, Fındıklı Gabak Tatlısı, Büzme Börek Tatlısı,Gara Börek Tatlısı, Sütlü Üzüm Tatlısı, Un Helvası Tatlısı, Keten Helva
Dartı : Dartı başlı başına konudur. Bir imzadır bu mutfakta. Bekletilen sütün üstündeki kaymak, yoğurdun kaymağı toplanarak kaynatılır. Kaynatma süresi istenen kıvama göre değişmektedir. Çok kaynatılırsa yağı iyice ayrılır, az kaynatılırsa daha krema görünümünde olur. Bir iki maddede yapımını açıklayacağımız bu yiyecek kahvaltılarda baş tacı yemeklere çeşnidir.
Keşkek : Çok eski bir yemektir. Oğuz Türkmen boylarının vazgeçilmez yemeğidir. Buğdayın dövülmüşü kaynatılır içine et katılır. Üzerine mutlaka dartı koyulur. Keşkek aslında düğün ve bayram yemeğidir. Eskiden bayramlarda asla es geçilmezdi.
Keş : Eski bir ağartıdır süt ürünüdür. Kesilmiş sütten yapılır. Kendi kendine toplanan süt bir tülbentle süzülür ve kurutulur. Kahvaltılık veya hamur işlerinde iç malzemesi olur.
İçecek olarak komposto ( hoşaf ) ve ayran sayabiliriz. Komposto için tercih edilen meyveler elma, armut, ayva, eriktir. Kurutulur, kurutma işlemi sonrası erik (kak) diğerleri (buruç) kıvamındadır artık. Kışlık hazırlıklarda ise; pekmez, tarhana, salçalar, meyve kuruları ve kendi tuzlu suyunda uzun süre bekletilmiş sert peynirler yapılırdı. Bu kıvamdaki peynirler közde veya tavada kızartılıp tüketilir. Mancar Çorba ve yemekleri, Ana başlıklar halinde söylediğimiz manav mutfağı; her yöre mutfağında olduğu gibi yeniden keşfedilmeyi bekleyen lezzetlerin sahibidir.Özellikle gözleme, cızlama ve bazlamaç çok özel yemeklerdir. Bugün bile gözleme deyince akla manavlar ve Yörükler gelir. Aynı kültürün insanları.,Sadece Batı Anadolu’da değil, Ege ve Akdeniz bölgesinde de, bu yerleşik veya kısmen Yörük olarak adlandırılan bu insanların en önemli yiyeceklerinin başında gözleme gelir. Her evde kışlık tarhana, kuskus, buruç (elma, eriği armut vs.) vardır. Yazdan yapılmış peynirleri vardır. Kavurmalar pek çok aile tarafından toprak küplere yazdan basılır. Pekmez (pancar, şekerkamışı, elma, armut vb. meyvelerden elde edilen tatlı) hemen hemen her evde bulunur. Enerji kaynağıdır. Kışın soğukta özellikle yenir.Manav mutfağının en önemli yemeklerinden biri de “Malay” yemeğidir. Bazı yörelerde “kaçamak” diye de anılan bu yiyecek, yoğurt ve pekmezle iştahla tüketilir. Mısır malayı veya buğday malayı, her ikisi de bu yerli halkça çok sevilir.Mancarlı pide, manavlarda gözde yiyeceklerdir. Mancar (ıspanak, gazicek, efelik, gışırık, kaldirik, (çiçekli mancar) kabak urgan ucu, pazı vs.) bitkilerin ortak adıdır.Mancarlı olarak yapılan bu un mamulü pideler, dartı, sütçiği, peynir, keş gibi süt ürünleri ile de karıştırılır, desteklenirse mükemmel bir yiyecek ortaya çıkmış olur. Bozkurt Güvenç’in yaklaşımıyla dile getirecek olursak; bir manav ırkı belki yoktur ama görünen o ki bir MANAV kültürü vardır.
Kaynakça:Sümeyye Köktürk yazıları http://www.sosyalsiyaset.com/documents/tarakli.htm
 
TÜRKİYE’ DE YAŞIYAN MANAV’LAR
Sakarya, Düzce
(Akçakoca, Konuralp, Cumayeri, Çilimli, Gölyaka, Gümüşova, Yığılca), Eskişehir, Bolu: (Tüm ilçeler yerli halkı), Bilecik, Bursa, Karabük, Kocaeli (Körfez, Kandıra, Karamürsel Akçat, Ereğli Beldesi, Gölcük), Balıkesir: (Merkez, İvrindi, Balya, Kepsut, Havran, Burhaniye, Susurluk, Gönen, Edremit, Sındırgı), Çanakkale: (Çan, Yenice, Ezine, Bayramiç), Tekirdağ Manisa, İzmir, Antalya
Konya, Afyon, Uşak, Kırşehir: (Merkez, Kaman, Mucur, Cicekdag, Boztepe, Ozbag, Tepekoy ve Kaman'in Cevre Koyleri), Kütahya, Ankara-(Nallıhan-Kuzucular), Zonguldak Kastamonu, Mersin
Isparta, Yalova, Diyarbakır (Çermik, Çüngüş), Adana (İmamoğlu ve Ceyhan ilçleri)
İstanbul:(Şile, Ağva, Akçakese. İmrenli. Kabakoz, Çayırbaşı, karacaköy, karabeyli, bozkoca, şuayipli, gökmaslı, sofular, Geredeli,. Osmanköy, Ömerli, Öğümce, Bozhane, Göllü, Kılıçlı, Karakiraz, Kurna, Sahilköy, Sarıkavak, Hüseyinli, kızılcaköy, kurfallı)
 
DÜZCE ‘DE MANAV’ LARIN BULUNDUĞU YERLER
Akçakoca: Akkaya, Beyhanlı, Çayağzı, Altunçay, Dereköy, Subaşı, Beyören, Balatlı, Kınık, Koçar, Ortanca, Dadalı, Tahirli, Arabacı, Göktepe, Kepenç dır.
Düzce: Eskimengengencik, Esençam, Çavuşlar, Çamlısu, Sallar, Ozanlar, Nalbantoğlu, Hasanlar, Hacıahmetler, Gündolması, Günbaşı, Tokuşlar
Konuralp: Yayla, Yaka, Nasırlı, Kemerkasım, Hatipketenci
Yığılca
Gölyaka: Kemeryanı, Sarıdere
Çilimli: Tepeköy, Pırpır, Yenivakıf, Esenli (Şavuklu) Sarımeşe
Gümüşova; Selamlar (İbrahimağa), Yakabaşı, Çaybükü, (Bosantı), Sultanıye (Kürtköyü)
Cumayeri: Sevdıbuca (Yaka)
KAYNAK: Kandıralılar derneği vakfı, Sümeryye Köktürk Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
TÜRKMEN ve YÖRÜK’ LERİN KÜLTÜRÜ
Türkmenlerde bayan föklorik giyim
 
TARİHİ: Türkler tarihinin yorulmak nedir bilmez göçerleri, Türkmenistan’ın Merv şehrinden çıkarak Anadolu’ ya akmaya başladılar. Steplerde, başı dumanlı dağlarda yaşamaya alışık rüzgar yanığı yüzlü, yağız Oğuz boylarının mert, yiğit, güçlü, dağ gibi sakin, az konuşan, kendilerine son derece güven duyulan emin insanları bilinmez maceralar bekliyordu artık.Şahin gibi kıvrılıp Ahlat’a kondular, 300 yıl süren büyük göç macerası. Yürüdüler, yürüdüler, düzenli disiplinli, Bey’lerine tam itaat ederek. Göç dayanışma, yardımlaşma ister, disiplin ister, güç ister, lojistik bilgi ister. Onlar hiçbir zaman dağınıklık ve düzensizlikten hoşlanmadılar. Çünkü başıboş toplulukların hareket etme yetenekleri olamaz. Zorluk, meşakkat, acılar, ağıtlar, doğumlar, ölümler, hep arkalarda kalan nemli göz izleri, yitirilen nice canlar, soğuk ayazlar, cehennem sıcakları. Ama onlar gözlerini ötelere daha ötelere dikmişlerdi, adeta gizli bir el, gizli bir güç onları Anadolu’ ya itiyordu. Onlar, devleti biliyorlardı, Cetleri, Ataları, Hakanlar yetiştirmişti, Hanlıklar kurmuşlardı. Başları dik yürüyorlardı, en önde gençler, daha sonra yaşlılar, sonra çoluk çocuk, kadınlar yürüyordu, gelinler yürüyordu alları morları karışıyordu türkuaz göklere. Erkeğinin yanında kadını, sırtında çocuğu, dokuduğu rengarenk kuşakla kuşaklamış, ana kadın güç demek, soy demek, doğurganlık demek… Genç erkekler birlikte doğdukları atlarıyla bir ileri bir geriye dört nala at sürerek sorumluluklarını yerine getiriyorlardı.Bir yerden göçüp bilmedikleri başka diyarlarda yer tutmak, var olabilmek, devlet kurabilmek öyle kolay değildir. Ama onlar bu işin sırrını biliyorlardı.Büyük Selçuklu’yu kurdular, Büyük Osmanlı Cihan Devletini kurdular ve yıkıntıları arasından Büyük Türkiye Cumhuriyeti’ ni kurdular. Çünkü onlar şafakta doğup, yatsıda ölenlerden değil, kıyamet gününe dek var olanlardan olmak istiyorlar.Yıldızlar gibi aktılar 24 boy, tam 24 boy. Kayı, Bayat, Alka evli, Kara evli, Yazır, Dodurga, Döğer,Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Karkın, Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepni Salur, Eymur, Ala Yuntlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün bu boylara ait işaret ve yer adlarına Anadolu’ da çok rastlanmaktadır. Sözün sırasını bozmadan uzatmadan diyelim ki, her boyun ağırlıklı olarak ayrı ayrı yerleştiği vilayetleri ayrıntılı olarak anlatmak çok uzun olacak, biz buradan hemen şahin gibi kıvrılıp sözü dedem Korkut Atamın da eserinde dediği “gün gelecek, hanlık geri Kayı ya dönecek” diye bildirdiği Söğüt’ de karar kılan ve Osmanlı Devletinin kuruluşunda esas nüveyi teşkil eden KAYI BOYU Karakeçili Yörüklerine.Kayı, muhkem, kuvvet ve kudret sahibi, sağlam, berk manasınadır. Oğuz’un en büyük boyudur. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hakim olan Osmanlı sülalesi bu boydandır. Kayı Boyundan Ertuğrul Gazi ve her biri birer müstesna şahsiyete sahip çoğu dahi, cihangir, kumandan, şair ve sanatkar olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kafidir.Kayı’nın ongunu yani damgası iki ok ve bir kurulu yaydır. Kayı boyuna mensup göçebe oymağı, eski zamanlardan beri her yıl Söğüt’teki Beyleri Ertuğrul Gazi Hanın türbesini ziyaret ederler. Tabi bu bayram havasında 725 yıldır hiç aksatılmadan devam eden ziyaretleri , nasıl yapılır, neler olur Yörükler neler der, neler yer bunları sözün sırası geldikçe anlatacağım.Kayı Boyu mensupları, genellikle ; Eskişehir, Mihalıççık, Orhaneli, Isparta, Burdur, Fethiye, Muğla, Aydın, Manisa, Ödemiş, Antalya, Mersin, Alaşehir, Balıkesir, Bursa Kütahya, Ankara, Kırşehir, Nevşehir, Gaziantep, Adana, Diyarbekir, Siverek, Siirt, Birecik, Urfa gibi iller de vesikalara göre yerleşiklerdir, tabi daha birçok yere dağılmışlardır, ta Balkanlar ve Trablus-Şam’ da dahil olmak üzere.Karakeçili Türkmenleri de “Yörük” olarak anılırlar.Bunun sebebi Anadolu’ da iskan edilmelerinden önce konar-göçer olmalarındandır. Söğüt’te kışlak Domaniç Çarşamba’ sında yaylak olarak yerleşip kaldılar Her yıl Eylül ayının ilk haftasında Domaniç de Hayme Anamızı türbesinde anarız ziyaretler yapılır Osman Gazinin salıncağının kurulduğu ulu çınar ağacı orada koruma altında ziyaretçilere sunulur, ama maalesef çınar kurumuştur tabi, hala orada durur.Yemekler yenir, temsili göç uygulanır, kurulan kara kıl çadırlar gezilir. Ertesi hafta da yani her yıl Eylül’ ün ikinci haftası Söğüt’te Yörük Bayramı dediğimiz Ertuğrul Gazi Han Dede’ mizi ziyareti başlar.T ürkiye’ nin her yerinden binlerce Oğuz Boyunun obaları akın akın gelirler. Yüz binler orada buluşur. Bir sevinç, sevgi bulutu yükselir gökyüzüne, hepsinin yüzü güler baharda çiçeğe uçan arılar gibi mutlu bir uğultu vardır. Babam elimden tutar götürürdü küçücükken Söğüt’ e yıllar öncesinde, babamı da babası, onu da babası götürürdü yıllar yılı devam etti bu töre, gelenek, kimi zaman yayan, kimi atla, kundakdaki bebeler, yaşlı ama dinç ebeler, dedeler…Her taraf rengarenk gökkuşağı gibi. Üçetekli allı morlu Yörük kızları, zeybekler, Yörük oba beyleri, kurulan kara kıl çadırların içinden çıkıveren dağ çiçekleri. Kara kıl çadır dedim de kısaca ondan da bahsedeyim. Karakeçi yününden kılından yapılır. Ağustos sıcağında bile altına girin sıcak sizi yakmaz serin olur. Kıl çadıra yılan, çıyan, akrep asla giremez, ona giren misafir her şeyden emindir, bir rahatlık ve huzur hisseder. Evet biz şimdi söz ipinin yumağını kaldığımız yerden saralım. Yıllarca bir birini görmemiş dostların buluşması, hasret gidermeler, oğullarına kız beğenen analar, sohbetler, oyunlar, yeni tanışmalar, kurulan kadim, sağlam dostluklar, gelemeyenlere selam bırakılanlar. İlerleyen saatlerde yakılan ateş etrafında ki tatlı sohbetler, kına gecesi, kolay kolay unutulmayan güzel anılar. Her yıl Urfa’dan gelen Cindi Yıldız Dayı Bey’ imizin getirip kendi elleriyle meşe külünde pişirdiği mırra’sını içmeden edemem. Ah!. Söğüt, o söğüt ki Osmanlı’ nın ilk başkentidir, Payi-Taht, İlk ateş orada yakıldı, dalga dalga üç kıtaya yayıldı. Söğüt şenlikleri denmesinin sebebi ise, Yörükler baharla birlikte Domaniç/Çarşamba yaylasına çıkarlardı, güzün tekrar kışlak olan Söğüt’ e döndüklerinde bunu şenlikler yaparak kutlarlardı. Güreşler yapılır, cirit oynanır,bucurgat ile dönülür buna benzer çeşitli eğlenceler düzenlerlerdi. Şimdi ise yine çok güzel cirit oyunları oynanır, gerçekten cirit oynayanlar ve seyredenler heyecandan biribirlerinin üzerlerine adeta yığılırlar, seyrine doyum olmaz. Mehteran bölüğü serhat türküleri, mehter marşları çalarak heyecanı doruğa çıkarırlar. Hele zeybeklerin ağır ağır kostak kostak oynadıkları zeybek oyunları tavırlarıyla seyredenleri mest eder, giysileri ise ayrı bir güzelliktir. Zeybekler konusu başlı başına uzun bir konudur. Yörüklerin hayatında önemli bir yeri vardır. İnşallah bu konuyu ayrıca daha sonra anlatmak isterim.Şenlikler Perşembe gününden başlar Pazar günü sona erer. Gelecek sene tekrar buluşmak dilekleri ile vedalaşırlar, çeşitli sebeplerden katılamayan ahbaplara selamlar gönderilir. Ve böylece binlerce ziyaretçi hiçbir kargaşaya, olaya meydan vermeden disiplinli bir şekilde geldikleri gibi yine sessizce dönerler. Bu durum gerçekten dikkate şayandır.
 
KÜLTÜR
Milli kültürümüzün sahip olduğu dinamiklerin belirlenmesinde, milli bünye analizlerinin büyük payı olduğu bilinmektedir. Sosyal yapımızın ana eksenini teşkil eden Türk boy sisteminin incelenmesi, milli kültür sahasındaki araştırmalara da ışık tutacaktır. Anadolu konar-göçer kültürünün halk kültürümüzdeki yeri ve önemi bu açıdan bizim için son derece ciddi bir konudur. Yörük hayatı bir bütün halinde incelendigi zaman “bir yığın, şekilsiz bir kümeleşme” olmadığı görülür. “Toplum yapısı na sadece basit bir varlık olarak ve ne de sert bir şekilde yekpare kalıplanmıs çok sıkı bir tesanütle kaskati donuk” olmayan Yörük dünyaşında “son derece yumusak, katılmaları kolaylaştıran, geçişini sağlayan” bir dünya görüşünü hakimiyeti hemen sezilir. Çadırdan, mühendisin projesiyle kurulmuş eve; kil çulhadan, karyola ve masaya rahatça geçmişler. Her yerde Yörüklerin yerleşik hayata, zirai kültüre, köy ve şehir yaşayışına hayret edicek derecede kolaylıkla ve kısa zamanda intibak edisilerini müsahede kabildir. Bu kültür değişmesini, tekamül vetiresini söyle bir sema içinde gösterebiliriz: Çadırda elbiselerin kondugu (ala çulhalarin) yerini; çeyiz sandığı, konsol, gardrop almıştır. Yerminderi, sedir yerini; divan, sandalye, koluga terk etmiştir.
Peynir ve su koymaya mahsus deriden (tuluk, tulum) yerini; tahta ve bair kaplara bırakmıştır.  Yer sofrası yünden örülmüs bir bez örtü olup, yemek onun üzerinde yenilerek köy yerlesme ile sofra bezinin üzerine kasnak ve sini (tepsi) konularak daha sonra masa, sandalye, herkese ayrı porselen servis tabakları, kullanılmaya baslanmıştır. Eski Türk göçeberinde sosyal organizasyonun çok mürekkep ve tür ve yasa’ ya müstenit kaide, müeyyide, aysan ey oldukça mükemmel olduğunu görüyoruz. Boyların, oymaklarin tesekkülü, hukuku, hakkı, vazifesi, mevkii, kudreti belli, muayyen kaidelere göre her zaman tatbik edilmesi elzem merasimlere tabiydi. Göçebelerde dini tevekkül ve kanaatkarlik, örf, adet, töreye dayanan cömertlik, diğergamlik, ufak hesaplara bakmama temayülü görünüyor. Bu sayar, tartar, ölçer, biçerken müsteri lehine, alıcı lehine hareket etmek, süte bir gram dahi su koymamak en ufak hileye tenezzül etmemek şeklinde tecelli ve tezahür ediyor. Yörükler, erkek çocuklarını mutlaka sünnet ettirirler. Yaylalara, kışlalara gezici olarak gelen sünnetçilere, yag, süt, kil karşılığı çocuklarını sünnet ettirirler. Temizliği, paklığı seven Yörükler, dügünlerini genellikle kıslakta veya yaz sonunda yaparlar. Son derece konukseverdirler. Gelen konuğa mutlaka kuzu veya oğlak keserek taze kuzu, oğlak eti sunulur. Askere giden genç kişi için,  kurban keserek kolu komşuya dağıtılır. Hayırlısıyla gitsin, gelsin diye. Askerden sağlıklı dönen kişi için de adak kesilir, adak konu komsuya dağıtılır. Hayırlısı ile gitti geldi diye adanan, bir adak mutlaka yerine getirilir.
Yörüklerde Kadının Yeri
* Yörüklerin yaşamında kadının önemli bir yeri vardır. Çadırın yönetimi evin en yasli kadınınindir. Kadın evin diregidir. Çocugu kadın dogurur, konugu kadın agirlar, kilimi, çadırı, heybeyi, kolanikadın dokur. Keçeyi kadın pisirir. (Dokumari genellikle küçük boyutlu, bol renkli ve motifleri özgündür) Hayvandan sütü kadın saglar. Üzerlerine giyilen giysiyi kadın diker. Keçiden koyundan kirkilan yünü, kili o temizler, egirir boyar birbir renkli motife dönüstürür. Çadırda dumani tüttürür, ekmek, as yapar. Sözün özü, Yörük kadıni bes parmaginda bes hüner, üretkenligin, sevginin vefanin essiz bir örneğidir.
* Mektep, medrese görmemis göçebe Türk kızlarınin ibda edercesine meydana getirdikleri motiflerle müzeyyen hali ve kilimler, yükte hafiftir, ancak bir çuvali doldurur. Fakat en modern bir şehirdeki, en mutena bir salonu ziynetlendirecek vasifta, sanat dergerindedir. Ücra dag başlarinda umulmadik yerlerde büyük bir manevi kültürü temsil eder.
* Bir çadıra atli bir misafir geldigi zaman onu mutlaka genç kızi yoksa kadın karşılar silahini alir, atini baglar, en agir dösekleri altina sermek ve yastiklarini dayanarak rahat etmesini için bir biri üzerine etrafina yigmakla ikram ve izaz eder, kahve ve ayran sunar.
* Yörükler tutucu insanlar değildir. Kadın, erkek dağda, bayırda rahatça konuşurlar. Genç kız, genç delikanli ile birlikte koyun, keçi otlatmaya giderler. Kaçma, göçme olayina pek sik rastlanmaz, kimsenin namusuna leke gelmez. Türklerin bundan bin bes yüz yil önce orta Asya’da, iklim ve cografi sartlarin icabi olarak, umumiyetle göçebe bir hayat yasadiklari malumdur. Öyle göçebe bir gayet ki, bu hayati yaşınlar yazi yazmasini biliyorlar ve kervan ticareti yapiyorlardi. Göçebe hayati yaşıyan Türkler,iyi ahlakli olmayi, yoksullara yardim etmeyi seviyorlar ve bunu en büyük faziletler arasında sayiyorlardi. Ortaçagdaki göçebe Türk cemiyetlerinde, çok zengin bir asilzadeler sinif, her hususta hür olan halk tabakasi ve nihayet kara halk denilen, esirlerden mürekkep asagi tabaka vardi. Isaret edildigi üzere, Türk göçebe cemiyetinde medeni hayatin mürekkep manzarasi ve birçok müesseseleri görülmektedir. Türkler, hep çadırlarda dogmuslar ve buralarda yasayip ölmüslerdir. Eski Türkler çadıra otak (otağ) adini veriyorlardi ki, bugünkü oda sözü buradan gelmektedir. Otağ ismi çadır manasinda olarak, Selçuklularda ve beyliklerde olduğu gibi, Osmanlilar’da da kullanilmistir. Çadır kelimesine gelince, bu da Türkçe olup çatmak fili ile ilgilidir. Orada da, ihtiraslar birbirleriyle mücadele etmekte ve dedikoduya büyük bir yer verilmektedir. Iste, birçok Avrupalı alimlerin de tasdik ettikleri üzere, dogustan asker, teşkilatçi ve idareci olan Yukari orta çagda, Orta Asya’nin engin bozkırlarında yaşıyan Türklerin çadırlari, keçeden mamuldü. Sekli yuvarlak olup, saglam kaziklarla yere raptedilmisti. Alelade halk çadırlari sekız on kisi alçak büyüklükte idi. Asilzadeler olan beylerin ve hanlarin muhtelif sekil ve büyüklükte otağ yani çadırlari vardi. Bunlardan kırmızı atlas veya ipekten yapilmis büyük otağlar elli, yüz kisi alirdi ki, burada resmi toplantilar yapilir, ziyafetler verilirdi. Renk renk kiymetli kumaslar ve ipeklilerle süslenmis olan bu otağlar, bazi samanlarda ziyafetten sonra içindeki kiymetli esya ile birlikte ziyafeti veren han veya beyin müsaadesiyle yagmalanirdi. Yagma esnasinda han veya bey, varsa ogullari ve katunu ile beraber otağdan uzaklasirdi. Otaği yagma edenler, yagmayi müteakip han veya beyin huzuruna vararak onu selamlarlar. Ve yagmaladiklari esya ile birlikte kendi yerlerine giderlerdi. Iste eski Türklerdeki yagmali sölenin asli budur. Iranlilar, Türklerde gördükleri bu adeta han-i yagma (yani yagma sofrası) adini vermislerdir. Çadır, Türkler tarafindan o kadar sevilmis ve iona o kadar alisilmisti ki, yabanci ülkelerde bulunan ve evlerde oturan Türkler çadırda yasamin hasretini çekmislerdir. Saphesiz ki, onlar çadıra, hür ve serbest yasamanin hasretini çekmislerdir. Süphesiz ki, onlar çadıra, hür ve serbest yaşamının bir timsali nazariyle bakiyorlardi. Yedinci asrin başlarinda Çin’de bir müddet yaşıyan bir Gök Türk sehzadesi, kendisine tahsis edilen muhtesem bir binada kalmak istemeyerek, bu binanin bahçesine kurdugu bir çadırda oyurmuştur. Eski Türklerin
çadırlari, elbiseleri gibi, umumiyetle ak idi. Ancak köle ve cariyeleridir ki, kara çadırda yaşarlardı. Büyüklerin çadırlarindan bazilari al, kırmızı ve turuncu idi. Arap müelliflerine göre, Peygamberimiz, hayatinin son zamanlarinda Türk çadırında oturmus ve bu çadırı çok sevmistir. Osmanli Türklerinin çadırlari da Orta Asyali atalarininkinden farksızdı. Osmanli hükümdarlarının büyük ve muhtesem çadırlari vardi ki, buna otağ-i hümayun denilirdi. Otağ-i hümayun seferlerde, av ve gezintilerde kullanilirdi. Fevkalade müzeyyen, islemeli ve süslü olan otağ-i hümayunlar müteaddit kısımlara ayrılmıştı. Otağ-i hümayunlarin rengi kırmızı idi ve Osmanli ordusunda padişah, sehzadeler, vezir ve aysaneyilerden baskasi bu renkte çadır kullanamazlardi. Padişah otağlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın 1566 da yaptığı Sigetvar seferindeki otaği pek mükellef olup yedi direkli idi. Bu hükümdarın nişancısı ve müverrihi Celalzade, bu otaği pek edibane bir surette tasvir etmiştir. Onun bu tasvirinden anlasiliyor ki, Kanuni’nin otaği, renkli serit ve sirma saçaklarla süslenmisti. Padişah otağlarinin nezaretine hayme mehterleri adi verilen bir cemaat bakardi. Bu cemaat oda tabir edilen dört kısma ayrılmıştı. Padişahlar sefere veya herhangi uzakça bir mahalle gidecekleri vakit Davutpasa, Çirpici çayırı ve Üsküdar’daki Dogancılar meydanina hayme mehterleri daha önce hareket ederek otağlar kurarlardı. Seferlerde iki otağ bulundurulmasi adet idi. Bunlardan birisinde bizzat hükümdar oturur, digeri de tuğlarla beraber daha ilerdeki menzilde kurulurdu. Tuğlarla otağ-i hümayunu nakle memur edilenlerin başlarına, konakçı başı denilirdi ki, bunlardan bazıları beyler beyi rütbesini haizdi.Asker çadırlarına gelince, bunlar mahruti şekilde olup, pamuktan yapilmistı. Renkleri beyaz’dı.Yörüklerin, yazın üç ay yaylada ve kişın beş ay da deniz kıyısın’da oturdukları hesaplanmıştır. Yılın dört ayını da yolarda geçirirlerdi. Çilesi, gailesi, eşyaşı ve hayvanları ile, yagmur altinda, çamur ve firtina içinde, bu yolculugu niçin göze aldıkları soruldugunda Yörükler, şöyle derlerdi: Bu bir görenek ve alıskanlıktır. Bir çok Yörükler, artık bu yıl yaylaya gitmeyeceklerini ve yerleşip kalacaklarını söylerlerdi. Bu sözlerinde samimi olduklari halde, bahar geldi mi, düşünmeğe başlarlardı. Hele bir kere Yörük obası çadırını yıkıp da devesini çekti mi, artık onu göçme kararından hiçbir kuvvet vazgeçiremezdi. Hele bir oba da göçü çekmis ise, göçler arka arkasına ulanir; Mayıs sonuna kadar, kıyıda bir tek Yörük çadırı kalmazdı.
 
FOLKLÖR
Bölgede kullanılan karakteristik sazlar sipsi, parmak curası, kabak kemane ve bağlamadır. Anadolu’nun hemen her yerinde görülen dilli ve dilsiz çoban kavalı, Antalya’da da vardır. Yine Anadolu’da kapalı mekân dışındaki müziğin vazgeçilmez sazı zurnada görülür. Yayla(dağlık) bölgelerde kartalın kanat kemiğinden yapılan çığırtma isimli dilsiz kaval mevcuttur. Kapalı mekânlarda ritim aracı olarak darbuka, tef(def), zillimaşa, kaşık gibi sazlar; açık havada da vazgeçilmez biçimde zurnaya eşlik eden davul kullanılır. Ayrıca çift davul ve çift zurna orijinal bir armonik uyum yaratır.
Sipsi: Halk çalgılarımızın üfleme ile (nefesli)çalman en küçük boylu çalgılarından birisi olup, Batı Akdeniniz Bölgesinde özellikle teke yöresi; denilen Burdur, Isparta, Denizli,  Muğla, Afyon ve Antalya’nın özellikle Korkuteli Elmalı dolaylarında en fazla da Burdur’da ve yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle Dirmil’de (Altınyayla), Acıpayam’da ve Çameli dolaylarında asker sevkıyatına düğünlere giden çalgılar açık havada zurna eşliğinde davul çalarken,kapalı yerlerdeki eğlencelerde ise sesinin zurna kadar rahatsız edici olmaması nedeniyle sipsiyi tercih ederler. Dolayısıyla da sipsi kapalı yer ve eğlentilerinin baş sazı olarak kabul görür. (Foto-59)
Genellikle sazlıklarda yetişen su kamışı da denilen kargıdan yapılan sipsi, gövde ve ağızlık olmak üzere iki parçadan oluşur. Sesin çıkmasını sağlayan ve ağza alman kısmına ağızlık, ağızlığın takıldığı ses perdelerinin bulunduğu kısma da “gövde”(gödlek)denilmektedir. Ağızlık yaklaşık 4-5cm, gövde ise l5-25cm.arasında değişmektedir. Ayrıca çam dallarının filizlerinden, söğüt dallarından, içi boş ot ve çavdarlardan ve kartalın kanat kemiğinden yapılan sipsilere de rastlanılmaktadır.
Sipsi
b) Kabak Kemane:Kabak kemane geçmişten günümüze kadar otantik görünüşünü korumuş bir halk çalgısıdır. Anavatanı Orta Asya olup, oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Yörelere göre işlev ve yapı bakımından bir takım farklılıklar göstermektedir. En eski Türk kemençesine “ıklığ” adı verilir. “Ik” ok, “lığ” yay anlamına gelmektedir.Orta Asya ‘ da bugünkü bağlamanın atası sayılan yaylı kopuz görülmektedir. Türkler kemane ve kemence kültürlerini üç kıta üzerine yaymışlardır. Yeniseyde “Iyık” Altaylarda “Yançak komus”, Kırgızlarda “Kıl Kıyak”, Türkmenlerde “Gıcak” gibi isimlerle anılmıştır. Azerbaycan’da ise kemanenin benzerine “Kamança” adı verilmektedir. Kamançanm gövde, sarp ve burguları ceviz ağacından yapılmış olup, üzerine geçirilen zar Hazar Denizinde yaşayan “Gelebıcın” adlı balığın derisinden elde edilir. Günümüz Anadolu kemanesi Teke yöresinde yaygın olup, bu sazın kullanımı çok eskilere dayanmaktadır. Yörede bu saza eskiden “İkli” denilirdi. Genelde üç telli olarak kullanılırdı. Bu sazın telleri daha önceden bağırsaktan yapılırdı. Bundan dolayı bu saza “kirişlide” denirdi.
Kabak Kemane
c) Kaval: Türk halk sazlarımızdan olan kaval nefesli çalgılar gurubuna girer. Genellikle erik ağacı ve benzeri sert, lifsiz ağaçlardan yapılmaktadır. Kavalın ön yüzeyinde yedi, arkada bir olmak üzere toplam sekız perdesi (deliği) vardır. Kavaldaki sesler kromatik diziye sahiptir. Yani her perde aralığı yarım sestir. Bu da çeşitli ton ve makamsal ezgilerin kolaylıkla icra edilmesi demektir. Kaval, iki buçuk oktav ses genişliğine sahiptir. Dolayısıyla çeşitli seslerden icralar, göçürmeler (transpoze) mümkündür. Transpozenin veya bulunduğu sesten başka bir sese göçürmenin en büyük dezavantajı komaya sahip ezgilerin icrasındaki güçlüktür. Bu tür ezgilerde enstrüman değişikliği yapmak yani kaval değiştirmek icracının işini kolaylaştırır.
Kaval
d) Bağlama-Cura-Parmak Curası-Üç telli: Tüm Anadolu’da olduğu gibi Antalya’da da bağlama vardır. Orta tel mi telinde karar veren ve üst tel mi’ye çekilen bağlama düzenine yörede ‘Avşar Düzeni’ denir ve Avşar Beyleri gurbet havası ile Avşar Zeybeğinin düzenidir. Orta telli do’ya çekip, tel do’da karar veren ve üst tel sol olan müstezat düzen ile Tefenni Zeybeği, Basbas Zeybeği gibi repertuar çalınır, ama alt telden itibaren la-re-sol sesleriyle akortlanan bozuk düzen çok yaygındır. Teke bölgesinin en karakter sazı sipsinin yanında mutlaka üç telli ya da parmak curası görülür. (Foto-63,64)
Akort yönünden “Avşar Düzeni” daha çok kullanılmaktadır. Bu sazdan çıkan ezgiler, halk müziğinde bulunan ya da bulunması gereken çok sesliliğe güzel bir örnek olup, halk sanatçılarının parmak curasındaki irticalen kullandıkları armonik sesler konservatuarlarda Türk Müziği çok seslendirilmesinde temel alınmaktadır. Parmak cura diğer yöre sazlarına da iyi uyum gösterir. Adı üstünde bu saz, tezene kullanmadan, parmak darbeleriyle çalınmaktadır.
  
Üç telli cura ve Bağlama
e-Zurna: Diğer yörelerde olduğu gibidir. Ancak Trakya’da kullanılan kaba zurna ve Karadeniz’de kullanılan cura zurna Antalya’da görülmemektedir. Açık hava sazı olup özellikle zeybek oyunlarına ayrı bir renk katmaktadır. Yörede çift zurna kullanılırken bir tanesi ana melodiyi çalmakta, diğeri ise dem tutmaktadır.
Zurna
f-Davul-Darbuka-Def-Zilli Maşa Kaşık : Anadolu’nun diğer yörelerinde olduğu gibi bunlar ritm sazlarıdır. Davul açık havada zurnaya eşlik etmekte, çift zurna olduğu zaman da, çift davul kullanılmaktadır. Diğer ritim sazlar ise kapalı mekanlarda diğer sazlara eşlik etmektedirler.
Cümbüş:Diğer yörelerimizde karşılaşıldığı gibi olup yalnızca Alanya’da kullanılmaktadır. (Foto-65,66)
Cümbüş

KIYAFETLER
Takılar ve Süsler Taş, metal, ağaç, kemik, kumaş, cam gibi temel maddelerin yanı sıra, artık malzemelerden de elde edilen birçok takı güçlü bir kültürel birikimin geçmişten günümüze yansıyan örnekleridir. Geleneksel giyim-kuşamı bütünleyen takı kullanma ve süslenme geleneği geleneksel yaşamı sürdüren toplumlarda günümüzde hala devam etmektedir Bir genç kızın evlenmeden önce süslenmesi hoş karşılanmaz, ancak evden çıkacağı gün geçmişte daha çok nazar inancına bağlı olarak günümüzde ise güzel görünme amaçlı süs yapılmaktadır Süslenme ve takı kullanma geleneği kadınların yanı sıra çocuk ve yetişkin erkeklerde de görülen bir olgudur. Günümüzde unutulan ve unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimize rağmen takı kullanma, süslenme son günlerde ilgi gören otantik moda kavramışla bütünleşerek devam etmektedir l merkezi ve köyler arasında, giyim-kuşamda, farklılıklar gözlenmektedir. Son yıllara gelinceye kadar, yaşlılarda ve gençlerde, giyim-kuşamda büyük bir fark yok iken; bugün bu fark, daha belirgin durumdadır. Yaşlı erkek ve kadınlar, daha çok gelenek vegöreneklere bağlı, giyim kuşamı korumakta, gençler ise, modern kıyafetler giymektedir Yörükler yaşamın her alanında ve giyim kuşamda geleneksel özelliklerini büyük ölçüde korumaktadırlar.. Değişimde alınan göçlerin de etkisivardır. Kırsal kesimde geleneksel giyim kuşam sürerken kent merkezlerinde geleneksel giyim kuşamla modern giyim kuşam birlikte sürdürülür. Bazen de geleneksel giyim modern giyimle birlikte şalvar üstüne tişort giyilmesi örneğinde olduğu gibi karma giyimler giyilmeye başlamıştır.
Başlıklar Başlıklar geleneksel giyimin tamamlayıcı bir unsuru ve kadının süsüdür. Kadın, başında taşıdığı süsü ile çevresine sosyal durumunu ve ekonomik gücünü gösterir. Genç kız başlığı, yeni evli kadın başlığı, gelin başlığı, çocuklu kadın başlığı, oğlu askere gitmişana başlığı ve nine başlıklarının her biri ayrı ayrı özellikler gösterir Başlıklar, bölgelere ve giyenin durumuna göre, ister altın, gümüş veya boncuklarlasüslenmiş olsun, ister kız başı, ister gelin başı, ister yeni evli kadın başı ya da dul veya yaşlı kadın başı olarak düzenlensin hepsinde esasta birlik vardır. Başa önce bir fes veyatakke giyilir. Buna genelde “Arakçın” ve “Terlik” denir. Her ikisi de teri emici anlamındakullanılmaktadır. Başlıklar terlik üzerine çeşitli örtüler örtülüp bağlanarak ve takılarlasüslenerek yapılır
Başlıklardaki Süsler; Altın ve gümüş süslemeleri arasında mavi boncuk ve istiridye kabuklarıyla kurt dişi gibi süsler de bulundurulur. İhtiyar kadınların başlarında süsleme olmaz ve olsa da ayıp sayılır
Altın; Nişanlı kızlar alınlarına Gazi, yanaklarına altın köşe, Mahmudiye altınları takarlar ve bunların uçlarına da yine gazi altınları eklerlerdi.Gelinler şakaklarına kepçe ismini verdikleri bir çeşit içi çukur altın takarlar. Bu, Tecirli arasında âdettir. Gelin olmamış kızlar bu içi çukur altını katiyen kullanmazlar. Aşiret arasında gelin ile kızı seçmek kadar kolay bir şey yoktur. Onların hepsinin örtü ve elbiselerinde ayrı ayrı işaretler vardır. Fesin çevresine dizilen altınlar iki türlü isim alır. Kırkmanın üzerine gelen küçük altınlara “Alın altunu” kulaklarının üzerindeki mecidiye büyüklüğünde döğülmüş ve çukurlaştırılmış altınlara da “döğme” denir.
Bunlardan başka çok zaman kulakların üstüne gelen döğmelerin altından üzerleri maşallah yazılı levhalar sarkıtılır
Taç; Yürük kadınları arasında iki türlü başlık vardır. Bu başlıklara taç adı verilir. Bu taçlar başın kalıbına göre ve tepelik şeklinde som gümüşten yapılır. Bir taç gibi etrafındaki salkım ve zincirlerle beraber başa takılır. Bunlar Türkmen olmayan yürükler arasında görülür.
Tozak (başa takılan süs);Güneyde Türkmenlerin kız ve gelinleri tavuk tüylerini boyayarak başlarına takarlar, bunun ismine “tozak” derler. Tozak için şu maniyi söylerler
Zilif; Fesler giyilmeden önce saçlar örülür, beliklenir ve alın üzeri kesilerek kırkma meydana gelir. Kırkmadan başka kadınların kulak önüne doğru inen bir uzunluk görülür ki bunun ismine “zilif” denir. Zilifler ve onların tuvaleti kadının durumunu gösteren biricik belirtilerdendir. Yörük kızı ve gelini en çok ziliflerinden tanınır
Başa giyilenler;
Sırma fes (Gümüş sırma fes) . Fesin etrafı gümüş sim iplikle,işlenmiştir. Fesin üzerinde tepelik denen gümüş takı bulunmaktadır. Gümüş fesin alın kısmı açık kalacak şekilde beyaz renkli yazma “oyalı,yağlık” ile fesin üstünden çene altına çapraz gelecek şekilde bağlanmıştır. Bağ uçları omuza bırakılır. Fesin alında açık kalan ön kısmına her sırasında 6 altın olmak üzere maddi duruma göre birden dört sıraya kadar takı takılır. Fesin açık kalan alın kısmına gümüşten yapılmış ortasında mavi ya da kırmızıtaş bulunan köşe denen dikdörtgen şeklinde bir jest vardır. Köşenin sağına ve soluna gümüş takılarla örülü jestler takılmıştır. Her gümüş örgünün ucu köşeye bağlanmış ve alına doğru yarım ay şeklinde salınmıştır. Altınla gümüş karışık kullanıldığı gibi sade gümüş ya da sade altın olarak da kullanılmaktadır. Yanaklara çene hizasına kadar inen adına ayaklıdenen takı mevcuttur İlin genelinde kullanılan kadın başıdır. Sırma fes üzerine bağlanmış heril yağlık ve yağlık üzerine renkli grepler bağlanmakta ve uçları arkaya salınmaktadır Yağlık boyun altından dolanarak arkadan bağlanmaktadır. Boyuna beşibiryerde jeşt olarak takılmakta, fesin yanlarına köşe denen gümüş bir jeşt bulunmakta ve köşeye ayaklı denen altın takılartakılmaktadır. Ayaklı çene hizasına kadar inmektedir Horzum kadınlarının başlarına giydikleri fesler Kadirî dervişlerinin külahları, gibidir ve üzerlerinde birer gülü vardır. Bu âdet Antep’te çevre köylerde de sürmektedir. Bu işlemeli gül on beş santim çapındadır. Bu fesin etrafında altın, gümüş paralar dizilmiş,ve bu paraların etrafına birçok gümüş zincirler de eklenmiştir
Püsküllü Başlık:Aşiret kızları başlarına fes ve boncuktan yapılmış 15 santim uzunluğunda püsküllü bir başlık kullanırlardı ve bu başlığın üzerine kırmızı renkte bir de yağlık bağlanırdı.
Fes: Kızların başlarındaki fesler üç türlüdür.
a. Kırmızı bezden dikilmiş takkeler.
b. Etrafı kesilerek küçültülmüş bere büyüklüğünde âdi fesler.
c. Keçeden dövülerek yapılmış ve sıfır numara kalıba çekilmiş, üzeri sırma ile işlenmiş boz renkte keçe külâhlardır
Heril yağlık; Herilden dokunmuş ince ipek başörtüsü
Baş Örtüsü;
Toroslar’ın Aladağ bölgesinde kızların başında örtü bulunmaz. Başa örtü örtmek evli, yani gelin nişanlı olmaya işarettir
Beyaz başörtüsü; Beyaz tülbent ya da sıkı dokunmuş ince pamuklu bir dokumadır
Yağlık; Fesin üzerine konan örtünün ismine denir. İhtiyar kadınlar bunu başlarına tamamen dolarlar. Gelinler yalnız kaşlarına asarlar ve eğri bir halde bulundururlar. Kızlar ise bu yağlığı katiyen kullanmazlar. Onun için aşirette kız ve gelin çok çabuk belli olur (Yalman Kız evlenirken düğünde gelinin başı “kızbaşı” olarak düzenlenir. Mesela İzmir-Kemalpaşa’da kız başına, terlik üzerine çeşitli renklerde krep, çeki şeklinde sarılarak başın arkasından bağlanır. Bunun üzerine “yağlık” denilen etrafı pullu; canlı renkte örtü örtülür
ve bağlanır. Tepeye “perpere” denen baş süsü konur.
Oyalı yağlık; Oyalı yağlığı ebatları halk arasında devirme ölçüsü olarak bilinen (90×90cm) ölçülerindedir. Renk beyazdır. Çevresine boncuk veya iğne oyası işlenmiştir.
Baş bağları; Örtü üzerine alınan bağlanan değişik renklerde bağlanan örtüdür. 90×90 veya 70×70 ebatlarındadır. Köşelerinden katlanarak alınlara bağlanan baş bağıdır
Saç bağı; Kızların saçlarının ince ince örülmesi ve her gün kıldan yapılmış özel saç bağlarıyla bağlanarak bu bağların püsküllü uçlarının kalça kemiğine kadar sarkıtılması âdettir. Yürük kızları saçlarını “Bağ” ismi altında 40 adede kadar örer ve bunların her birine “Belik” denir. Beliklerin ucu “ Saç bağı” denilen yün veya ipliklerden örgü ile bağlanır. Saç bağları halis ipekten olursa “erbi” iplikten olursa “örgü” isimleriyle anılır
Süsleme / döğme; Köyde kadınlar ve erkekler tarafından süs olarak yapılan şeylere resim çizmek âdeti olup olmadığını sorduğum zaman, Kara Hasan Efendi cevap olarak “Bizde şakak kemikleri üzerine bir ceylan resmini barutla dövmek adettir; buna dövme deriz.” Dedi Sırma bağ; Her kızın saçı bir sırma bağ ile örülür. Bu baş örgülerinin uçlarına herkes durumuna göre bir veya birkaç altın takar
Dolama; Pamuklu kumaştan hazırlanmıştır. Genişliği 3 cm uzunluğu ise 1,5 m kadardır. Başın fes üzerine dolanarak, boyun altından bağlanmaktadır. Dolamanın üzerine baş bağları bağlanmaz, fesin alın kısmı açıktır, bu açıklıktan gümüş işleme görülmektedir. Kızlar üzerlerine üç etekli zıbın giyerler ve bu zıbınları kutnudan yaparlardı. Üç etekli zıbınları kutnudan yaparlardı. Üç etekli entarinin üzerine göz bezden yapılmış “Dolama” denilen bir de eteklik kullanırlardı
Ayaklı; Fesin ayak kısmına gelen yanlardan cumhuriyet altını büyüklüğünde iki altının uçlarına 3 adet küçük altın bağlanarak hazırlanan bir takıdır. Uzunluğu çene hizasına kadar inmektedir.
Gazi; Fesin alın kısmına gelecek şekilde bir veya iki sıra halinde 12 altının dizilerek bağlandığı bir takıdır. Bu diziler takan kadının ekonomik durumuna göre değişmektedir.
Tepelik; Fesin tepesine sırma ile yapılan işleme. Sırma işlenmiş fesin çevresine altın dizilerek giyilir. Bu fesler yörede (Harmandalı, Bozdoğanlı-Kösreli-Yumurtalık-Tecirli-Ulaşlı-Bakşiş-Koçar ve diğer Türkmen oymakları) arasında kullanılmaktadır
Gömlek; Genellikle ipekten ya da pamuklu beyaz veya beyaz zemin üzerine küçük çiçek motiflerinden dokunmuş kumaşlardan yapılır. Yakasızdır ve boyun kısımları kanaviçe işi ile işlenmiştir. Kolları uzun ve gömlek pamuklu bezdendir. Diz altına kadar iner. Bazen ayak bileklerine kadar uzanır. Uzun gömleklerin ön eteklerindeki işlemeler gömleğin iç tarafına yapılır; çünkü uzun gömlek giyilince etek önü yukarı kaldırılıp bele bağlanır. Böylece etek içindeki işleme yüze döner. Tersteki işleme yüze dönüşür. İşte Türkmen kadın gömleklerindeki bir özellik de budur. Gömlek rengi genellikle beyaz ve sarıdır. Bazı yörelerde kadınlar iki gömleği üst üste giyerler. Gömleklerin yakaları göğüs altına kadar açıktır, kadın her yerde bebesini kolaylıkla emzirebilsin diye
Fermene; Kolsuz bir yelek
Cemedan; Fermenenin altına giyilen kısa kollu, önü kapalı bir çeşit yelek Önlük; Dikdörtgen şeklinde bir peştamal veya önlüktür
Cepken; Genellikle mavi başta olmak üzere bordo, sarı, yeşil renk kadifeden dikilmiştir. Kolları dirsek altına kadar uzundur. Dağ kolu köylerinde cepken kolları bileklere inecek şekilde uzundur. Boyu bel hizasındadır. Etekleri hafif yuvarlaktır. Ön açık kendinden bağ ya da ağaçtan yapılmış tek düğmelidir. Cepkenlerin kol ağızlarından başlamak üzere yarıya kadar çeşitli motiflerle heril denen ipek böceği ipliği ile işlenmiştir. Yakaları, etekleri ve sırt kısımları çeşitli motiflerle işlenmiştir. Cepken kadifenin dışında kaba kumaşlardan ve basmadan da yapılmaktadır.
Basma cepkenlerin kolları uzundur ve günlük çalışma esnasında giyilmektedir
İç yelek; Gömleğin üstüne giyilen mintan ve ona benzer bir giyecektir Üç etek; Üç parça şeklinde yapıldığından adına üç etek denmektedir. Ön iki eteği arka eteğinden kısadır. Ön etekler bele sokularak giyilir. Eteğin kumaşı basma veya “gutnu”dur. Satenden de yapılmaktadır. Bele sokulan ön eteklerinin iç kısımları çeşitli motiflerle işlemelidir. Beli önden bağlanır İlin ova köyleri dediğimiz Çukurova’da kalan ki bu bölümde nüfusun % 70 gibi büyük bir çoğunluğu yaşamaktadır. Üçetek, çiçekli kumaşlardan ve satenden, cepken ,kadifeden, içlik ise ipekten yapılmaktadır. Cepkenin sırtı, yakaları ve kolları çeşitli motiflerle ve herille işlenmektedir. Çorap beyaz yün çorap olduğu gibi elde işlenmiş desenli yün işleme şeklinde de Bu kıyafet ilin dağ kolu köylerinde kullanılmaktadır. Üste giyilen cepken kaba çiçekli kumaşlardan yapıldığı gibi mavi, bordo, yeşil kadifeden de yapılmaktadır.kadifeden yapıldığında sırtı, yakası ve kolları sırma işleme denen türle çeşitli desenlerle işlenmektedir. Baş serbest bağlandığı gibi, boyun altından sarılarak arkadan bağlanmaktadır. Önlük kanaviçe işi ile işlenmektedir. Bele gümüş kemer takılmakta, jest olarak para kesesi takılmaktadır Değre, üç etek Türkmen kadınlarının hayat boyu giydiği kutsal giysilerden biridir. Değre, inançlara ve geleneklere göre hazırlanır. Değre, çeşitli dokumalardan yapılır. Örneğin, pamukludan, yünlüden, ipek-pamuk karışımından, çuhadan… Dokumanın rengi kırmızı, pembe, sarı, beyaz olduğu gibi desenli veya çizgili de olabilir. Dokumanın adlarışöyledir: Alaca, çitari, altıparmak, altınoluk, bıçak ucu, yılandili, kartopu gibi
Sırma cepkenli kostüm; İlin büyük bölümünde kullanılmaktadır. Bu kostüm yöre ağzında “ellik” denen özel bir kostümdür. Cepken lacivert yakın mavi kadifeden ve koyu renk kumaşlardan yapılmaktadır ve sırtı, yakası ve kolları sırma işlemelidir. Börk üzerine kefiye bağlanmaktadır. Ayağa siyah veya kırmızı yemeni ve yün çorap giyilmektedir. İlin soğuk dağ kolu köylerinde cepken üzerine abada giyilmektedir
Güdük; İç gömleğinin üzerine giyilen kolsuz bir kıyafettir
Önlük; Genel olarak krem veya kreme yakın sarı renkli kumaşlardan yapılır. Etekleri pileli, pile üzeri Kanaviçe işi ile işlemelidir. Bel kısmı uçkurludur. Uçkur üç eteğin tam tersi arkadan bağlanır Türkmen önlüklerinde belirli bir süsleme biçimi vardır. Geleneksel önlükler kırmızı veya koyu kırmızı (tavşankanı rengi), yün el dokumasındandır. Üzeri genellikle kertmeli işle (aplikeyle) süslenir. Kertmelerin yapıldığı bez çoğu kez mavi olur. Mavi renk kertme mavi iplikle dikildiği gibi bazen sarı veya beyaz veya kırmızı iplikle de dikilebilir. Kertme süs çoğunlukla geometrik şekillidir.
Tarabulus Kuşak; Üç etek ve önlük başlandıktan sonra bele bağlanan kuşaktır. İpeksi bir kumaştır. Adına tarabulus denmektedir. Katlanarak bele bağlanır.
Şalvar; Beli ve ayak ağızları lastikli, peyki kısa dikilmiştir. İnce ve parlak üst giysi renklerine uygun, ya da ipeksi kumaşlardan yapılır. Yörede adına “tuman” da denmektedir. Adana’ da siyah renkte işlemesiz, peyki diz hizasına kadar uzun olarak, koyu renkler hâkim genel olarak siyah renkten ve zeytin yeşilinden dikildiği görülmektedir.
Peyki Adana şalvarı gibi uzun olmamakla beraber, cep ağızları işlemeli yapılabilmektedir. Sonuç olarak şalvarın bölge illerinin ortak bir kıyafeti olduğu görülmektedir
Mavi dalama; Arkası uzun, önü kısa bir çeşit şalvarın ismidir
Kolçak; Omuz ve enseden geçen bir çift (iş zamanlarında kullanılan) ikişerli kolluklardır. Bunu bugün şehirlerde kâtipler ve daktilolar da kullanmaktadırlar
Dizlik; Bol ve paçaları düşük bir çeşit şalvar
Çorap-Çizme; Elde işlenmiş çeşitli renk ve desenlerde yünden yapılabildiği gibi sade beyaz yünden de işlenmektedir Türkmenlerde çoraplar genellikle yün ipliğinden örülmüştür. Pamuktan örülenleri de vardır. Desenler çok zengin ve güzeldir Geleneksel giyinen Türkmen kadını ayağına çizme çeker. Bilekler üzerine kada uzanan çorap pek görünmez. Onu, çizmeye kadar inen “ayaklık” örter. Gelin kızın çizmelerinde (topuk arkalarında) gümüş süslemeler olur, kadın yürüdükçe bunlar ses çıkarır. Çizmelerin üzerine, kadının nakışı, “paçacıkları” düşer
Yemeni; Altı ham manda derisinden üzeri işlenmiş inek derisinden yapılmış, kırmızı ya da siyah renkte bir tür ayakkabıdır. Gâvur dağlarının ve Torosların yükseklerinde kalan köylerde edik ve postal da giyilmektedir Jestler; Beyaz mendil, para kesesi, kama
Edik; Kadınlar, ayaklarına “küllü şeftali” isminde narçiçeği renginde gedik giyerlerdi
Kemer; Nişanlı kızlar, nişanlanırken bellerine gümüşten saçaklı tas kemer takarlar Kırmızı / Mor Çuha Pantolon; Gelinler nişanlılar gibi giyinirlerdi. Yalnız, bunların gelin oldukları üzerlerine giydikleri kaytanla kırmız veya mor çuha paltodan belli olurdu
Baş Örtüsü; Torosların Aladağ bölgesinde kızların başında örtü bulunmaz. Başa örtü örtmek evli, yani gelin nişanlı olmaya işarettir
Gayret Kuşağı; Bele bağlanan dolman tokalı kemer genellikle yuvarlak iki tokayla kancalanır. Bu tokalar gümüşten veya altın yaldızlı bir madenden yahut tombaktandır Kemerin altyapısı deriden, derinin üst kısmı mavi veya kırmızı çuhadan olur. Çuhanın üstüne yuvarlak gümüş kabaralarla desenler oluşturulmuştur. Böylesi kemerin iki ucuna birer dolman toka geçirilmiştir. Dolman tokalı kemeri, kız babası kızı için özel yaptırmıştır. Kızı evden gelin olarak çıkarken baba, kızının beline bu kemeri (gayret kuşağını) kendi eliyle kancalar ve kızına şöylesi bir öğüt de verir: Gittiğin yerde elini,dilini, belini sıkı tut, bu sözlerim kulağına küpe olsun
Kaynakça: (Tansuğ, 1984: 539).
 
YEMEKLER
TÜRKMEN
Türkmen kavurması., İşvenci Kek (Türkmen), Şekşeki, Katlama, Kaytaz Böreği (Türkmen) Türkmen Pilavı, Fırında Bal Kabağı Dolması, Türkmen Bıçak TatlI, Semola, Türkmen Kebabı, Türkmen Çorbası. Türkmen Kebabı, Sarma Et, Keşkek (Türkmen), Türkmen Külçesi, Türkmen Un helvası, Kelle Küpe, Kerkük Lokması, Zelebiye, Türkmen Baklavası, Perde Pilavı, Köpme, Hurmalı Külçe, Kerkük Dolması, Gelin Budu (Pirinç Köftesi) Bazlama, Çizleme, Kıymalı, Çizleme, Mantı (Kesme), Gulak (Kıymalı ve Ekşimikli), Malay (Sütlü ve Dartılı), Kori (Ev makarnası Peçeli (Ayranlı börek), Filiya ( Kaynatılmış suya konularak pişiriliyor)
 
YÖRÜK
Bulgur pilavı, Sıkma, Kaymaklı sıkma, Topalak, Kakaç, Keşkek, Yörük kebabı, Göçe tarhana, Süt dalazı, Ekmek dalazı, Yepinti, Çileme çorbası, Tovga ekmeği, Bandırma, Katmer, Büryan, Kedikülümbe, Hoşmerim, Cimcık, Su muhallebesi, Toygar çorbası, Ocak bükmesi, Katıklı pide, Kabartma köfte, Çullama köfte, Ramazan köftesi, Yörük çorbası, Mantı, Yuvarlama, Kekik salatası, Ayran aşı, Çekme kebap, Kuzu etli genger, Taş kapama Kırık helva, Ateş pidesi, Sura, Külle, Bazdırma, Alça aşı, Tavuk dolma, Gelinönü, Pekmez helvası, Sütlüaş, Yoğurt çorbası
Kaynak : Yörük ve Türkmenlerde Günlük Hayat Sempozyum Bildirileri Kitabi (YÖRÜK TÜRK VAKFI YAYINLARI) : Antalya Yöre, Oyun, Müzik ve Kostüm Araştırması – Antalya Milli Eğitim Müdürlüğü, Derl:İbrahim Tuzcu
 
YÖRÜK VE TÜRKMEN GURUPLARI
 
Yörük ve Türkmen grupları
Cemaat
Hane
Mücerred
Bulundukları Bölgeler
1
Ak Keçilü Yörükleri
187
9.874
2.091
Birecik, Kütahya, Mardin
2
Ak koyunlu Türkmenleri
228
9.070
2.193
Afyon, Bozok, Kütahya, Uşak, Sivas
3
Akçaköy Yörükleri
28
332
159
Saruhan
4
Ali Beğlü Taifesi
73
1.725
528
Adana, Bozok, Tarsus
5
Andırın ve Haruniye Yörükleri
55
1.103
537
Adana, Kars-ı Maraş, Maraş, Özer
6
Arslan Ali Taifesi
22
867
281
Sivas
7
Atçeken Yörükleri
1.911
35.576
5.638
Afyon, Aksaray, Akşehir, Eskişehir, Karaman, Konya, Niğde, Urfa
8
Avşar Taifesi
137
5.006
1.461
Adana, Bozok, Haleb, Kozan, Kütahya, Şark Vilâyeti, Uşak
9
Ayrı Tamlu Taifesi
45
1.441
476
Dulkadır, Kars-ı Maraş, Kozan
10
Balasanlu Taifesi
24
418
174
Malatya, Samsad
11
Bayındır Taifesi
90
2.419
630
Adana, Tarsus
12
Boylanlu Taifesi
12
243
147
Malatya, Samsad
13
Bozca Todurga Taifesi
76
1.975
445
Tarsus
14
Bozdoğan Yörükleri
119
2.909
1.368
Adana, Aksaray, Karaman, Tarsus
15
Bozkırlu Yörükleri
110
2.438
919
Aksaray, Ankara, Karaman, Kırşehir, Konya
16
Bozulus Türkmenleri
708
35.226
7.381
Ankara, Birecik, Bozok, Diyarbekir, Dulkadır, Erzurum, Kilis, Maraş, Sivas, Siverek, Urfa
17
Bulgarlu Taifesi
55
1.253
454
Adana, Karaman
18
Çakallu Taifesi
16
342
180
Besni, Malatya
19
Çokun Taifesi
99
3.448
927
Adana, Özer, Sivas
20
Çömlek Taifesi
14
498
116
Adana
21
Çullıyan Yörükleri
259
8.265
2.313
Aydın
22
Danişmendlü Türkmenleri
379
12.318
444
Adana, Afyon, Aksaray, Ankara, Aydın, Ka­raman, Kayseri, Kırşehir, Maraş, Sivas, Tarsus
23
Dulkadırlı Türkmenleri
1.923
51.534
9.140
Adana, Ankara, Antakya, Antep, Besni, Bire­cik, Bozok, Diyarbekir, Ergani, Kars-ı Maraş, Kayseri, Kozan, Malatya, Maraş, Özer, Sivas, Urfa
24
Dündarlı Yörükleri
196
6.110
1.713
Adana, Aksaray, Karaman, Niğde, Sivas
25
Eğlenlü (Eğlen-oğlu) Taifesi
47
1.203
307
Kars-ı Maraş, Kozan
26
Elbistan Yörükleri
20
419
196
Maraş
27
Ellici Yörükleri
395
5.288
2.085
Adana, Aydın, Bursa, Karesi, Kütahya, Mani­sa, Saruhan
28
Elvanlu (Elvan) Taifesi
120
2.923
633
Tarsus
29
Esenlü-i Eredna (Ertana) Taifesi
156
3.976
1.176
Tarsus
30
Eymir Hanlı Taifesi
15
268
64
Tarsus
31
Gökçelü Taifesi
96
2.456
720
Tarsus
32
Günerli Taifesi
46
1.225
397
Tarsus
33
Haleb Türkmenleri
1.084
45.810
16.787
Adana, Antep, Birecik, Diyarbekir, Halep, Hama, Kilis, Malatya, Maraş, Sivas
34
Haymene Yörükleri
776
19.608
5.531
Aksaray, Ankara, Ereğli, Karaman, Koçhisar, Konya, Niğde, Sivrihisar, Tarsus
35
Horzum Yörükleri
113
5.273
734
Aydın, Denizli, Menteşe, Muğla
36
İçel Türkmenleri
2.392
68.147
28.786
İçel, karaman, Niğde
37
İskender Beğ Yörükleri
47
2.242
171
Menteşe, Muğla
38
İslâmlu Yörükleri
73
1.826
487
Kayseri
39
Kara Keçilü Yörükleri
303
10.768
3.396
Birecik, Konya, Mardin
40
Kara koyunlu Türkmenleri
314
10.673
2.079
Aydın, Bozok, Eskişehir, İzmir, Menteşe
41
Kara Ulus Taifesi
225
1.610
711
Urfa
42
Karacalu (Karacalar) Yörükleri
120
1.590
479
Biga, Bursa
43
Karaçorlu Türkmenleri
33
359
4
Erzurum
44
Karaisalu Taifesi
265
6.257
1.818
Adana, Karaisalu
45
Karı Kışlalu Taifesi
31
2.074
720
Adana
46
Kasaba Yörükleri
118
3.637
627
Ankara
47
Kavurgalu Taifesi
127
2.746
1.056
Adana, Bozok, Kozan, Özer, Sivas, Tarsus
48
Kılcan Yörükleri
139
6.076
756
Kütahya, Konya, Karaman, Hamid
49
Koçhisar Yörükleri
23
509
182
Koçhisar
50
Kosun Yörükleri
418
10.701
3.129
Tarsus (Kosun)
51
Köstere Yörükleri
121
2.657
453
Kayseri
52
Kuştemür Yörükleri
280
6.038
1.567
Konya Eski il, Tarsus
53
Kuzviran Yörükleri
23
1.153
61
Menteşe (Köyceğiz)
54
Maraş Yörükleri
3.464
61.380
28.853
Adana, Adıyaman, Antep, Besni, Birecik, Bozok, Çorum, Kars-ı Maraş, Kilis, Malatya, Maraş, Özer, Sivas, Tarsus
55
Marmaracık Yörükleri
13
181
73
Saruhan
56
Menteşe Yörükleri
37
1.860
108
Menteşe
57
Milli Taifesi
16
989
278
Çemişkezek, Kilis, Mardin
58
Mukataahane Yörükleri
24
266
256
Saruhan, Manisa
59
Oğul Beğlü Taifesi
11
255
74
Özer, Tarsus
60
Orhan Beğlü Taifesi
150
3.283
1.069
Tarsus
61
Pasyan Taifesi
120
3.272
835
Berazi, Diyarbekir, Savur
62
Rum (Anadolu) Yörükleri
18
184
15
Bozok (Yozgat)
63
Saruhan Yörükleri
1.367
8.491
5.516
Saruhan (Ilıca, Gördüs, Güzelhisar, Manisa, Menemen)
64
Savcı Hacılu Taifesi
127
3.415
1.168
Adana, Kozan
65
Sındırgı Yörükleri
34
195
11
Karesi, Sındırgı
66
Sivas Türkmenleri
28
729
271
Sivas, Uşak
67
Sonisa Yörükleri
14
428
242
Niksar, Sivas, Sonisa
68
Söğüd Yörükleri
19
501
196
Biga, Bursa
69
Şam (Şam Bayadı) Yörükleri
95
2.426
316
Bozok, Gedük, Sivas
70
Taceddinlü Taifesi
16
931
223
Ankara, Bacı Kaz.
71
Taşköprü Yörükleri
62
1.542
754
Kastamonu, Taşköprü
72
Teke Türkmenleri
462
18.009
4.626
Antalya (Elmalı, İğdir, Kalkanlu, Karahisar, Kaş, Milli Nah., Muslu Nah.), Aydın (Sart, Sultanhisarı, Tire, Silifke), Maraş, Menteşe, Tarsus
73
Terkemiş Yörükleri
38
1.758
290
Hamid, Gölhisar
74
Toylu Yörükleri
34
1.399
125
Kütahya
75
Turgud Yörükleri
154
4.149
490
Akşehir, Karaman (Turgud, Saidili)
76
Turhal Yörükleri
20
588
209
Tokat, Turhal
77
Ulaş Taifesi
216
5.077
1.597
Adana (Yüreğir), Tarsus, Kosun, Ulaş
78
Ulu Yörük Taifesi
1.437
41.001
23.199
Amasya, Ankara (Ayaş, Beğpazarı), Bozok, Budaközü, Çorum, Eskişehir, Mihaliç, Sivas, Sivrihisar, Sorkun
79
Uluborlu Yörükleri
8
84
-
Hamid, Uluborlu
80
Yaban Eri Türkmenleri
69
3.081
1.034
Sivas
81
Yahyalu Yörükleri
222
7.736
2.862
Adana (Karaisalu, Sarıçam), Aydın, Bozok (Boğazlıyan), Develi, Karahisar, Kayseri, Niğde, Tarsus, Ürgüb
82
Yakublar Yörükleri
8
99
47
Karesi, Pınarhisar
83
Yeni il Türkmenleri
12
605
17
Sivas
84
Yenişehir Yörükleri
185
3.480
1.237
Aydın (Alaşehir, Arpaz, Birgi, Bozdoğan, İzmir, Sultanhisarı, Tire, Yenişehir), Hamid (Eğirdir), Kütahya (Kula), Menteşe (Tavas), Saruhan (Adala)
85
Yortan Taifesi
55
1.429
254
Bolu (Kıbrıs, Konrapa), Tarsus (Ulaş, Kosun)
86
Yüzdeciyan Yörükleri
335
3.102
2.564
Aksaray, Ankara, Bayburd, Kelkid, Konya, Ereğli, Eski il, Koçhisar, Niğde
87
Yüzdepâre Yörükleri
58
2.876
216
Kırşehir, Çiçekdağı
88
Zakirlü Kabilesi
63
1.567
332
Bozok, Sorkun
89
Zekeriyalu Taifesi
34
860
252
Tarsus, Ceyhan
KAYNAK.: :Kandıralılar derneği vakfı,Sümeryye Köktürk Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
DÜZCE’ DE YÖRÜK’LERİN  VE TÜRKMEN’ LERİN BULUNDUĞU YERLER
Kaynaşlı: Bakraz, Darıyeri, Üçköprü
Düzce: Nalbantoğlu, Muncurlu,Yörük, Darıca (Söğüt Yörükleridirler)
Akçakoca:
KAYNAK.: :Kandıralılar derneği vakfı, Sümeryye Köktürk Akçakoca köyleri 2010 İbrahim Tuzcu kıt. Derleyen: İbrahim Tuzcu
 

TATAR’ LAR VE KÜLTÜRÜ

Tatarlarda föklorik giyim kuşam
 
TARİHİ: Tatarlarının etnik kökeni; tarih boyunca Kırım ve civarında yerleşen çeşitli Türk kavimlerine dayanır. Kırım’a ilk gelen Türk kavmi, Hunlardır. Köktürkler, Onogurlar Kuturgurlar ile M.S. VII. yüzyılda Hazar Türkleri, X. Yüzyıl başlarında ise Peçenekler, Kırıma yerleşen diğer Türk kavimleridir. Kıpçaklar, X.yüzyılın sonlarında Peçenekleri mağlup ederek Kırım’ı ele geçirmişler ve, iki yüzyılı aşkın bir süre Kırım’a hakim olmuşlardır. Kırım’ın etnik ve kültürel yapısının oluşumunda en güçlü etki Kıpçak Türklerine aittir. Kıpçakların engin kültür mirasının derin izleri bugün dahi bütün canlılığı ile Kırım Türklerince yaşatılmaktadır. Kırım Türklerinin kullandığı dil de Kıpçak Türkçesidir. Kırım’daki Kıpçak hakimiyeti İslamiyet’in Kırım’da yayıldığı bir dönem olmuştur ve XI. Yüzyılın sonlarına doğru Türklerin çoğunluğu İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Asya’nın büyük bir kısmına hakim olan Moğol İmparatorluğu (Cengiz Han Orduları), XIII. Yüzyıl ilk çeyreğinde, Kıpçakları yenerek yarımadaya hakim olmuşlardır. Cengiz Han İmparatorluğunun parçalanması üzerine, Kırım, Altın Ordu imparatorluğu hakimiyetine girmiştir.Altın Ordu¹ Hakimiyeti Kırım’ın etnik, dini ve siyaşı geleceğini kesin olarak belirlemiş ve Kırım’ın tamamen Türkleşmesini sağlamıştır.
Tatar adının kullanımı: Kırım Kazan ve İdil boylarındaki ahali , tamamiyle Türk olduğu halde, kökleriyle bağının kopartılması amacıyla bilhassa Ruslar tarafından kendilerine “Tatar” adı verilmiştir. Aslında Tatar adı, gerek Anadoluda gerekse Rusya ve İslam dünyasında Moğolların hakim oldukları saha ahalisi için kullanılmıştır.
(Örneğin Mevlânâ, Divan-ı Kebir de Anadoluyu tehdit eden Moğollardan Tatar olarak bahsederek bir gazelinde şu ifadeleri kullanır:
“Sen Tatardan korkuyorsun;
Çünkü Tanrıyı tanımıyorsun.
Oysaki ben Tatarlardan iki yüz iman bayragi yükseltecegim.” )
Mamafih “Tatar” adı uzun süre bu Türk boylarınca benimsenmemiş, ancak Rus siyaşı baskısı altında kabul ettirilmiş ve zaman içerisinde Rusların dışındaki diğer yabancı toplulukların ve Türklerin de kullanması sonucu yavaş yavaş kabul görmüştür. Tatarlar Türkistan’ın doğusundan, Türkistan Asya kıtasında Türklerin yurdu manasına gelen büyük bir ülke. Tabii coğrafyası, etnoğrafik ve tarihi manasıyla Türkistan’ın hudutları şöyledir: Güneyden Gürgan Nehri, Horasan Dağları, Kopet Dağı, Kuhi Baba, Mezdûran, Tapcak ve Ak Dağları, Hindukuş Sırtları, Mustag-Kuenker Sıradağları; doğudan, Doğu Türkistan’ın doğu hudutları, Sucav civarında 98°50’ kuzey paraleli, 40°50’ doğu meridyeni noktası; kuzeyden Cungarya ve Kazakistan’ın kuzey hudutlarını meydana getiren İrtiş Havzası ve Cengiz İmparatorluğu zamanında Kırım ve Anadolu’ya yayılan bir kavim.Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyade Moğolları ve Türkleri ifade etmiştir. Tatar kelimesine, ilk olarak Orhun Kitabeleri'nde, İstemi Han'ın bir merasimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültigin ve Bilge Kağan kitabelerinde de Tatarlar, çeşitli vesilelerle anılır. Bu kitabelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitabelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitabesinde, Uygurlar'la Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Farklı devirlerde yazılan yukarıdaki kitabelere bakılırsa, Otuz-Tatarların Moğol, Dokuz-Tatarların ise Türk olmaları muhtemeldir.Türk ve Moğol menşeli olmak üzere iki grup olarak kabul edilen Tatarların, Asya’dan batıya yayılmaları, iki dalga hâlinde olmuştur. Atilla zamanındaki savaşlar esnasında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadeniz’de Bulgar birliğini kurmuşlardır. Altıncı asırda, bu birlik dağılmış ve Balkanlar’a doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise, Cengiz Hanın savaşları esnasında vuku bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devleti'ni kurmuşlardır.Moğolların Ortadoğu’ya yayılmaları esnasında, geniş bir Moğol ve Türk topluluğu da Anadolu’ya gelmiştir. Tarihî kaynaklarda Tatar olarak anılan bu zümrenin beyleri, İlhanlıların hizmetine girmişlerdir. On beşinci asırdaki kaynaklarda, bunlara, Kara Tatar denilmekle beraber, bunların aynı isimdeki boyla münasebetleri yoktur.Anadolu’ya gelmiş olan Tatarlar, elli iki oymağa ayrılmışlardı. Orta Anadolu ve Doğu Anadolu’nun batı kesimlerinde zengin otlaklara sahiptiler. Hayvancılık sayesinde rahat bir hayat süren Tatarlar, vergi de vermiyorlardı. Yıldırım Bayezid Han'ın Anadolu’yu fethi sırasında Osmanlı hizmeti altına giren Tatarlar, menfaatlerini her zaman kuvvetli bir hükümdarın emri altında olmakta görmüşlerdir. Ankara Savaşı'ndan sonra Timur Han tarafından, Anadolu’dan göçe zorlanan Kara Tatarların büyük bir kısmı sürülmüştür. Anadolu’da kalabilenler de, zamanla Türkleşmişlerdir.Göç etmeyip, Anadolu’da kalanlar, Fetret Devri'nde şehzadeler arasındaki mücadelede, önemli rol oynamışlardır. Sultan Çelebi Mehmed Han (1413-1421), iktidarı ele geçirdikten sonra, bunları Filibe civarında yerleştirmiştir.Tatarların Türk olanları, günümüzde Rusya’nın ve dünyanın muhtelif bölgelerine yayılmışlardır. Tataristan, Başkırdistan, Çuvaşistan, Astırhan, Batı Sibirya, Ukrayna, Kafkasya, Türkistan ve Kırım’da toplu veya dağınık halde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerin dışında Finlandiya, Mançurya, Kore, Japonya, ABD, Birleşik Almanya ve Türkiye’de Tatarlar bulunmaktadır. Ancak, Mançurya, Kore ve Japonya’daki Tatarların ekseriyeti, Türkiye’ye göç etmişlerdir.Zamanımızda, özellikle Eskişehir civarında yaşayan ve Tatar olarak bilinenler ise, Kırım’dan göçmüş Türklerdir.Tatarlar (Tatarca: Tatarlar/Татарлар), Günümüzde Rusya Federasyonu içinde yer alan Tataristan Cumhuriyetindeki Volga Tatarları, Ukrayna'ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyetindeki Kırım Tatarları gibi etnik gruplar kendilerini Tatar olarak adlandırmaktadır. Bunun dışında Çin Halk Cumhuriyetinin azınlıklarından biri olan Tatarlar ( tătăĕr zú) da bilinmektedir. Rusya, Ukrayna, Polonya, Moldova, Litvanya, Belarus, Bulgaristan, Çin, Kazakistan, Romanya, Türkiye ve Özbekistan gibi ülkeler Tatarların yaşadıkları yerlerdir."Tatar" sözcüğü, çeşitli zamanlarda değişik anlamlarda kullanılmıştır. Ruslar, yüzyıllar boyunca, Rusya Avrupa'sında yaşayan Türk soylu Müslümanlar için, batılı yazar ve araştırmacılar, Türkistan'da ve Karadeniz'in kuzeiyinde yaşayan Türkler için, Osmanlılar ise, on altıncı yüzyıldan başlayarak kuzey Türkleri için kullanmışlardır.Tatar ve Türk kavimleri ilişkisi] (-in f) (m), Fr. Tartare (m), İng. Tatar. Muhtelif zamanlarda, muhtelif mânâlarda kullanılan Tatar kelimesi, daha ziyâde Moğollar ve Türkleri ifâde etmiştir. Tatar kelimesine ilk olarak Orhun kitâbelerinde İstemi Hanın bir merâsimine gelenler listesinde rastlanmaktadır. Aynı şekilde Kültegin ve Bilge Kağan kitâbelerinde de Tatarlar çeşitli vesîlelerle anılır. Bu kitâbelerde Otuz-Tatarlar olarak geçen kavim, Göktürk ve Uygur kitâbelerinde Dokuz-Tatarlar şeklinde geçer. Bayan-Çur Kağan kitâbesinde Uygurlarla Tatarların yaptıkları savaşlar anlatılır. Tatarların Asyadan batıya yayılmaları iki dalga hâlinde olmuştur. İlki Atilla zamânındaki savaşlar esnâsında batıya gitmişlerse de, çoğunluğu geriye dönmüş ve bir kısmı, Kuzey Kafkasya ve Karadenizde Bulgar birliğini kurmuşlar. Altıncı asırda bu birlik dağılmış ve Balkanlara doğru göçmüşlerdir. İkinci dalga ise Cengiz Hanın savaşları esnâsında vukû bulmuştur. Moğol İmparatorluğunun dağılmasından sonra, batıya gelen Türk çoğunluklu Tatarlar, Altınordu Devletini kurmuşlardır.Tatarların soyu hakkında ki araştırmalar bitmemekle beraber Tatarlar Türklerin Kıpçak boyundan gelmektedirler.Tatar kökenli halklar ve Tatar boyları [Bazı Çin kaynaklarına göre Tatarlar, bulundukları bölgeler, sosyal ve askeri yaşayış şekilleriyle farklılık göstermektedirler.[Kırım Tatarları] (Kırım Hanlığı) Volga Tatarları İdil Tatarları Kazan Tatarları <- Kazan Hanlığı Mişär Tatarları Qasím Tatarları <- Kasım Hanlığı Astrakhan Tatarları <- Astrahan Hanlığı,Kafkasya TatarlarıKumuklar Karaçaylar,Balkarlar,Nogaylar,Ahıska Türkleri Urumlar Orta Asya ve Sibirya Tatarları Kazak Tatarları <- Kazak Hanlığı Sibirya Tatarları <- Sibir Hanlığı Baraba Tatarları Çulım Tatarları Abakan Tatarları Kuzey Altay Tatarları Altaylar Ak Tatarlar]Çin sınırına yakın bölgede yaşarlar. Düzgün giyimli, medeni ve aile düzeni olan insanlardı. Uzun yıllar Uygur Türkleri ile iç içe yaşamışlardır. Gelenekleri, Türkistan'da yaşayan Türk topluluklarının gelenekleriyle birebir örtüşmektedir
Kara Tatarlar]Türkistan'ın kuzeyinde, Çin sınırından uzak bölgelerde yaşamaktaydılar. Bir rivayete göre Cengiz Han'ın ataları olduğu düşünülmektedir. Çok ilkel bir hayat sürerler ve Çinliler tarafından Türklerden ayrı bir yapıya sahip olduğunu belirtmek için Kara Tatar adı ile adlandırılırlardı. Kırmızı yüzlü, büyük yanaklı, kirpikleri ve sakalları çok seyrek, belden yukarısı kısa, bacakları uzun, dolgun vücutlu insanlardı.
Osmanlı Ordusu ile İlişkiler:Tatar Savaşçılar,1800'lü yıllarda Osmanlı ordusundaki Deliler adlı askeri birliğin dağılmasından sonra o boşluğu doldurmak amacı ile orduya alınmışlardır.1699 Karlofça Antlaşması sonrası Macaristan’daki Türk Egemenliği son bulması sonrası gelişen Boşnak göçleri sayılmaz ise, 1850-1860 yılları Kocaeli bölgesine ilk müslüman göçlerinin olduğu yıllardır. Kırım harbi sonrası 1851-1855’de bölgeye gelen Kırım Tatarları ise bu göçmenlerin ilklerindendir. Ancak Kırım’dan yola çıkan Tatarların tamamı Osmanlı topraklarına ulaşamamış önemli bir kısmı Bulgaristan sınırları içinde kalmışlar ve 1878 yılından itibaren Bulgaristan Prensliği’nin baskılarına maruz kalmışlardır. 1877-78 Osmanlı – Rus Savaşı esnasında ve sonrasında binlerce Müslüman Türk topraklarına göçe devam etmişlerdir. 1878-1912 yılları arasında Osmanlı’ya göç eden Türklerin sayısı 350,000 ve 1923-1933 arası göç edenlerin sayısı 101,507 ve 1934-1939 arası 97,181’dir. Türklerin göçü, temel yiyecekleri olan pirinç ekimi 1879 yılında çıkarılan bir kanunla yasaklayarak özendirilmişti. Bulgar nüfus artarken Türk azınlığın nüfusu 1887’de %26 iken yavaşça 1900’da %14’e kadar düşürülmüştü. Tatarlar, bu ilk göç dalgasında Körfez’in güney kıyıları ile Köseköy dolaylarına, İzmit’te misafir bulunan göçmenlerden Han ve Besni kabileleri Hendek kazası ile Düzce’ye; Altıkesik kabilesi ise Sabanca’ya yakın Kovalık, Kuşkaldıran ve Değirmensuyu adlı mahallelerde boş olan miri araziye yerleştirilmişler, Gaziler kabilesi Konya’ya gönderilmiş yine Nogay göçmenlerinden Hoca Ramazan Efendi Takımından bazı aileler istekleri üzerine Kandıra, Seferiye kazasında, Bahçesaray halkından Hacı Timur Bey ve diğerleri İzmit’te iskan edilmişlerdir. 1853-54 yıllarında Bahçesaray’dan göçle İzmit’e yerleştirilen İslam ile kardeşleri Mahmut ve İlyas Ağalar, halkın burada sıtmadan kırıldığını, sürekli cenazelerin kalktığını görünce buradan ayrılarak Düzce’ye yanaşmaya karar verirler. Geniş bir ormanlık araziyi devletten satın alarak beşinci aile yani bir anlamda kentin kurucusu olarak buraya yerleşirler. Bu arada 4-5 yıl Romanya’da kalmış İslam Ağa’nın dünürü Murat Asıl Ağa da Düzce’ye yerleşir. Tatarların Kırım’dan bu ilk hareketlerinde, yöremizde yerleştirildikleri yerler, yukarıda belirtilenlerin yanı sıra şunlardır:- İhsaniye (Tatarköy): Tatar-İhsaniye olarak da tanınmakta olup Osmanlı-Rus savaşları sırasında Kırım’dan gelen Tatarlar tarafından kurulduğu bilinir. Daha sonra Batum’dan ve 1930’larda Trabzon yöresinden gelenler de yerleşmiştir. Bedestânî Hacı Hüseyin Efendi tarafından köye bir cami yaptırılmıştı. Köy mezarlğında bugün ayakta kalan mezar taşlarında okunabilen ölüm tarihleri 1881-1914 yılları arasında değişmekte olup ölenlerin lakapları olarak Debre’li, Istrova’lı, Kırım’lı Göçmen, Sultan Çiftliği Nazırı, ve Yanak kelimeleri görülmektedir.  Kullar Köyü: Tatar Mezarlığı’nda sayıları gittikçe azalsa da hala Tatar mezar taşlarına rastlanılmaktadır. Sümbüle Karyesi (Sarımeşe Köyü),  Türk, Tatar ve Abazlardan oluşan halkı ile Nusretiye köyü, Kandıra yolu üzerinde Göğüşler (Akçagil) - Teksen (Düzköy) arasında Tatar Ahmet Köyü (Çakmaklı-Deli Hasanlar), bu köy İzmit Sancağı Ağaçlı Kazası 1844 yılı Temettuat Defterleri’nde Tatar İlyas Divanı olarak görülmektedir. Tatarlar, hemen yerleşerek iklime uyum sağlamışlardır. Örneğin Pertev Mehmed Said Paşa, Darıca’da yerleşmiş Tatar asıllı bir aileye mensuptu ve Darıca’da doğmuştu. 1924 Yunanistan mübadil göçmenlerinden Gündoğdu’ya yerleşenlerin, ilk yıllarında Tatar İhsaniye’ye tütün kırmaya gitmeleri de ekonomik yaşam hakkında önemli bir veridir.
 
KIYAFET
Erkeklerde Gömlek, Yelek, başa takılan Tübetey, Kelepüş, kadınlarda Galfag, ve şal dır, ayağa giyilen çizmeler, renkli deriler birleştirerek elde edilen Çitekler ve takılar dır, sülü eşyalara çok meraklıdırlar. Kalçaları kapatan basmadan dikilen gömlekler, kemer yerine kırmızı basmadan belbağı kullanılır, gömleğin üzerine kolsuz kırmızı- mavi kamzal giyilir, pantolonlar dardır, paçaları çorabın içine gizlenır, hayvan ların derilerinden yapılan kürkler kullanılır,erkekler de diz altına kadar kadınlarda kısa kaban kürkler giyilir, köylü kadınlar ise kürk yerine kadifeden dikilmiş paltolar giyerler, keçi ve koyun yününden yapılan eldivenler giyilir. Tagıya, Taxya, Tübetay, Tekpüş, Boncuklu süsler, Fuheteyide, Bitki dünyasında çiçekler kullanırlar, kadınlar iseIstan, Kükrekçe, Yaka, Zincirli takılar, Haite, Çulpi, Muyınsa, Mercen, Küpe bilezik benzeri süs eşyaları kullanılır
Kaynak : Fahrettinev Rızaettin 1993 ,Çulpan Zaripava Derleyen:İbrahim Tuzcu
 
YEMEKLER
Tatarlar eski çağlardan beri tarımla ve hayvancılıkla w uğraştıkları için yiyecek maddeleri de tarımsal ve hayvansal ürünlerin tamamıdır. Bu yüzden mutfaklarında hamur işine ağırlık verilmiştir. "Tatar hamursuz doymaz." Sözü bunu doğrular.
Tatarlar şimdiye değin yemek kültürlerini yitirmemişlerdir. Ancak, yeni kuşaklar güç olduğu gerekçesiyle günümüzde bu mutfağı öğrenip yaşatmak yerine kentteki çiğbörek dükkanlarından yararlanmaktadırlar. PEŞ (Fırın)Eskiden her evde kullanılmasına rağmen, değişen çağa ayak uyduramayan peş, yok olmaya yüz tutmuştur. Şimdi evde kullanılan peş; kerpiç, tuğla ve kiremit parçalarından yapılmaktadır. Peş, evin içinden bir odanın duvarına bitişik olarak yapıldığı gibi, dışarıda ayrı olarak da yapılmaktadır. Yakacak olarak saman kullanılmaktadır. Bu fırınlarda hamur işleri yapılmaktadır. Kışın da soba yerine kullanılmaktadır. Ayrıca bazı peşlere sıcak su elde etmek için bölümler eklenmiştir.
Peşte kullanılan araç gereçler ise Sürgüş, senek, şiş:Sürgüş : Peşin yakılması sırasında samanı peşin içine sürmek ve peşin içindeki yanmış samanı çıkarmak içır kullanılır. Yapısı en basit şekilde tanımlayacak olursa, 1 buçuk metre uzunluğundaki bir sırığın ucuna geniş bir tahtanın çakılmasıyia oluşmuştur. Senek : Oşagk (saç ayağı) ve üzerine konulan Örtmeğ-şası (ekmek saçı) peşin içine koymak ve içinden çıkarmak için kullanılır. Büyük bir çatala benzer.
Şiş : Peşin içinde yanmakta olan samanı alevlendirir. Şiş ile saman karıştırılıp havalandırılır. Böylelikle ateşten daha çok yararlanılır. Yapı olarak uzun, demir bir çubuktur.
Oşagk ve Ötmeğ Şaşı : Oşagk, saç ayağıdır. Üç ayağı vardır. Örtmeğ şaşı ise pişirilecek olan ekmek ya da hamur işinin konulduğu saca denir.Mutfak düzeninde, bir değişiklik yoktur. Tipik Türk mutfağı örneğidir. Tel dolap, buzdolabı ve tabakların dizildiği raflardan oluşur.Eskişehir'de geleneksel beslenme alışkanlıkları hâlâ sürmekte. Ancak yöre mutfağında Kafkas, Kırım ve Balkan göçmenlerinin de etkisi görülmekte. Kırsal kesimlerde mutfağın temelini buğday, bulgur ve hamurişleri oluşturuyor. Ebegümeci, madımak, mantar, kuzu kulağı gibi sebzeler ikinci sırada yer alıyor. Et daha çok kent merkezinde tüketiliyor. Hem kırsal alanda hem de Eskişehir'in Odunpazarı bölgesinde sıkça yapılan Gözleme, mayasız hamurdan hazırlanıyor. Kavrularak ezilen haşhaş, haşhaş yağı ile karıştırılıp hamurun üzerine sürülüyor. Haşhaşlı kısım içte kalacak şekilde bohça şeklinde katlanan hamur tekrar açılıp toprak sac üzerinde pişiriliyor. Haşhaş bu yörede oldukça fazla tüketiliyor. Haşhaşlı lokum, haşhaşlı dolama, haşhaşlı bükme, Haşhaşlı ağzı açık böreği sıkça yapılan hamurişleri. Çorbalardan un ve irmikle yapılan Bulamaç, Toyga, Sütlü ovmaç, Göceli (yarma) tarhana, Bıt bıt ve Düğün köfte çorbaları sayılabilir. Köleş, yörenin ilginç salatalarından. Rendelenmiş kelek (olgunlaşmamış karpuz) ve salatalık, doğranmış domates, biber ve soğanla harmanlanıyor. Üzerine yoğurt ve sıvıyağ gezdiriliyor. Genel özelliklerini kısaca özetlediğimiz Eskişehir mutfağından sizler için birkaç çeşit hazırladık. Soğuk kış günlerinin eşlikçisi Arabaşı, tavukla hazırlanan Kapama, Haşhaşlı dolama, Tatar böreği ve Cevizli tatlı., Yufkalı Büryan, Katlamalı Börek, Tavşan Güveci, Harşıl, Kalem Dolması, Köfte Çorbası, İslat Tarhana, Güzeli Tarhana, Kuzu Sarpa, Üyken Börek, Kaçık Börek, Çığ Börek, Köbete, Saraylı, Sarı burma, Catık, Kıyık, Kavurmalı Börek, Mantı, Sütlü Ovmaç çorbası, Haşhaşlı Bükme, Haşhaşlı Dolama, Toyga Çorba, Gözleme gibi yemek çeşitli vardır.
KAYNAK: Fahrettinev Rızaettin 1993 ,Çulpan Zaripava Derleyen:İbrahim Tuzcu
 
TÜRKİYE’DEKİ TATAR’LAR
Osmanlının yıkılması ve Karadenizin kuzey taraflarının Rus idaresine girmesinden sonran Balkanlardan, Kırımdan, Kafkasyadan ve Kazan çevresinden Türkiye'ye doğru göç yaşanmıştır. Türkiye'de yaşayan toplam Tatar nüfusunun 5,5 milyon civarı olduğu düşünülmektedir. Eskişehir, Kütahya, Manisa, Ankara, Amasya, Ceyhan, İstanbul, Bursa, Balıkesir, Konya ve Mersin(Gülnar) Tatarların yoğunlaştığı illerdir.
ADANA:Ceyhan, B.Burhaniye, Çakaldere, Kılıçkaya, Yellibel
AFYON:Sandıklı,Y.Belkavak,Çay,Orhaniye
AKSARAY: Hamidiye, Alaca
ANKARA:Bala, Ahmet Çayırı, Gölbaşı, Ballıpınar, Günalan, Taşpınar, Haymana, Ahırlıkuyu, Keçiören, Sarıbeyler, Polatlı, Eskipolatlı, Kızılkaya, Karakaya, Karapınar, Karayavşan, Tırnaksız, Taşpınar, Tatlıkuyu, Toydemir, Yenidoğan,
BALIKESİR : Merkez, Karakaya, Bandırma, Orhaniye, Gönen, Saraçlar
BURSA: Karacabey, Bakırköy, Durumtay, Güngörmez, Sazlıca
ÇORUM: Alaca, Kalecikkaya, Boğazköy, Küçükgülpınar
EDİRNE: Merkez, Sukaçağı, Havsa, Taptık, Keşan, B.Doğanca, Lalapaşa, Çamlıkköy, Sinanköy, Süloğlu, Hacıcuma, Uzunkaya, Balabankoru
ESKİŞEHİR:Merkez, Boyacıoğlu, Gökdere, Kalkanlı, Karaçay, Tilkipınar, Aktepe, Alpu, Çardakbaşı, Çukurhisar, Fevziye, Gökçeoğlu, Güneli, Güroluk, Kireçli, Esence, Yeşildon, Uyuzhamam, Beykikova, Sultaniye, Aziziye, Çifteler, Hayrıye, İhsaniye, Yıldızören, Zaferhamit, Mahmudiye, Fahriye, Güllüce, Hamidiye, Akyurt, Mesudiye, Şerefiye, Tokathan, Yeniköy, Seyitgazi, Aksaklı, Çukurağıl, Yenikent, Sivrihisar, Karakaya, Aziziye, Burhanettin, Yaverviran
İSTANBUL : Arnavutköy, İmrahor, B.Çekmece, K.Çekmece, Ahmediye, Çatalca, Bahsayış, İzzettin, Sazlıbosna, Hacımışlı
KIRŞEHİR: Kaman, Darıözü, Değirmenözü, Çökmeşe
KONYA: Merkez, Şadiye, Mamuriye, Akören, Susuz, Yıkık, Çumra, Fethiye, Seçme, Sarayönü, Konar, Akşehir, Dursunlu, Köklüce, Erdoğdu,
KIRIKKALE: Merkez Karakeçeli, Sulubük, Keskin, Polatyurdu, Yoncalı
KIRKLARELİ: Babaeski, Mutlu
SİVAS:Kangal,Akpınar, Şarkışla, Ahmetli,
TEKİRDAĞ: Merkez, Y.Kılıçlı, Çorlu, Şahbaz, Türkgücü, Yakuplu, Hayrabolu, Malkara, Emiryakup, Ahievren, Ballıhoca,
Muratlı, Saray, B.Yonca
YOZGAT: Sorgun, Tuzlacık, Yerköy, Beserek
KAYNAK:http://erkankiraz.blogspot.com/2008/12/kocaelideki-krm-tatarlar-cremean-tatars.html
Tuzlacık net.Özcan Gökçebey Dallag .com,Vikipedi net, Derleyen:İbrahim Tuzcu
 
DÜZCE’ DE TATAR’ LARIN BULUNDUĞU YERLER
Merkez :Nusrettin mah., Hamidiye mah.
Kaynak: İbrahim Tuzcu
 
BOŞNAK’LAR VE KÜLTÜRÜ
Boşnaklarda föklorik giyim kuşam
 
Boşnakların Kimliği:Bugün Bosna-Hersek cumhuriyetinde yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu Boşnak'tır. Boşnaklar Slav kökenlidirler. Konuştukları Boşnakça ise Hırvatça ile Sırpça karışımı bir dildir. Tarihi kayıtlarda Boşnakların, daha önce Volga Nehri civarında yaşadıkları ve 10. yüzyıldan sonra Balkanlara göç etmeye başladıkları bildirilmektedir. Kaynaklarda, Volga Nehri kıyılarından göç eden Boşnakların içinde İslami inanca sahip olanların da bulunduğu ancak bunların İslamı tam olarak kavrayabilmiş ve hayatlarına tam anlamıyla geçirebilmiş kimseler olmadıkları ifade edilmektedir. Boşnaklar Balkanlara göçettikten sonra Ortodoks Sırplar ile Katolik Hırvatların arasında dağlık bir bölgeye yerleştiler ve bu bölgede kendilerine özel bir yönetim oluşturdular. Buraya yerleşen Boşnakların önemli bir kısmı hıristiyanlığı benimsediler. Ancak bunlar kendilerine özel bir mezhep oluşturdular. Bu mezhepte İslam inancının da etkisi görülüyordu. Bunun sebebi ise hıristiyanlığı benimseyen boşnakların daha önce İslam'ı benimsemiş olan diğer boşnaklar ile sıkı münasebet içinde olmaları ve onların inanç ve anlayışlarından az çok etkilenmeleriydi. Şu var ki, hıristiyanlığı benimseyen boşnakların farklı bir mezhep oluşturmaları gerek katolik gerekse ortodoks hıristiyanların baskıları ile karşı karşıya gelmelerine yolaçtı. Bu durum üzerine sözkonusu hıristiyanlara karşı Osmanlılardan yardım istediler.Boşnaklar Osmanlıların 1463'te Bosna'yı, 1483'te Hersek'i ele geçirmelerinden sonra kalabalık kitleler halinde Müslüman oldular. O dönemde Boşnaklarla birlikte Sırplar ve Hırvatlardan da Müslüman olanlar oldu. Ancak boşnakların tamamına yakın bir kısmı çok uzun sürmeyen bir süre içinde Müslüman olmuştur.Boşnakların Müslüman olduktan sonra İslamiyete sıkı bir şekilde sarıldıkları ve bölgede İslamiyetin güçlenmesi için bütün imkanları ile çalışmaya başladıkları tarihi kaynaklarda bildirilmektedir. Onların bu tutumları İslam'ı hiçbir baskı ile karşılaşmadan benimsediklerinin açık delilidir. Ancak I. Dünya Savaşı sırasında ve daha sonrasında yaşanan sıkıntılar, II. Dünya Savaşı sonrasında da komünistlerin Yugoslavya yönetimini ele alarak İslami eğitim yollarını tamamen kapatmaları boşnaklar arasında kısmen dejenerasyona yolaçtı. Son yıllarda ise Boşnak halkı arasında yeniden İslami uyanış hareketi başladı ve bu hareket çok hızlı bir şekilde yayıldı. Bu hareketin etkisini Bosna-Hersek'in her tarafında müşahede etmek mümkündür.Boşnak toplumunun en eski kökleri, 21 bin yıl önce Last Glacial Maximum’u takiben Balkanlar' da genişleyen antik topluma dayanabilir. Fatih Sultan Mehmed, Bosna'yı aldığı zaman sadece Katoliklere değil Bogomil mezhebindeki Bosna Hıristiyanlarına da çok müsamaha göstermiş ve onların devlet hizmetinde yetişmelerini sağlamıştır. İsa'yı Allah'ın kulu olarak kabul etmeleri ve Muhammed'i tanımalarından dolayı Bogomiller, Müslümanlara daha yakın görünüyorlardı. Türk'lerin vicdan hürriyetine hürmet göstermeleri,birkaç asır Katolik kilisesi ile bu mezhep krallarının ve Macarların zulmüne uğrayan Bogomil Boşnaklar, Sırp ve Bulgarların zulmüne uğrayan Pomakların da toplu olarak İslamiyet’i kabul etmelerine sebep olmuştur. Bogomil mezhebine bağlı olan Boşnaklar, savaş kabiliyetleri, Macarları iyi tanımaları sebebiyle Macaristan ile yapılan savaşlarda etkin bir rol oynamışlardır. Müslüman Boşnaklar her zaman Osmanlı Devleti'nin kuzeybatı hududunu yalnız başlarına savunmuşlardır. Boşnaklar İslamiyet’i kabul etmeleri, devlete bağlılıklarını kanıtlamaları sayesinde Osmanlı Devleti'nin çeşitli kademelerinde görev yapmışlardır, hatta defterdar, kaptan-ı derya ve sadrazam dahi olmuşlardır. Hersekzade Ahmed Paşa (1497-1516) beş kez sadrazamlığa getirilmiştir.Boşnakların etnik kökeni hususundaki çalışmaların bazıları, onların Balkanlar’da diğer Slav halklarından her zaman ayrı durmaya gayret gösterdiklerini, bütün diğer Slav halkları Ortodokslaşma veya Katolikleşme eğilimi gösterirken Boşnakların Bogomil inancını sürdürdüklerini gösterir. Ayrıca, kültürel özellik olarak da diğer Slavlardan farklı kalmasına, Balkanlar’da tarihî süreç içinde yaşayan Müslüman olmayan Türkler ve sonrasındaki Müslüman Türklerle ilişkilerinin bulunması; Osmanlı Devleti’nin bürokrasisinde Boşnak nüfusun azımsanmayacak oranı ve Boşnak halkının Osmanlı Devleti’ne son dönemlerine kadarki bağlılığı gösterilebilir. Bosna Eyaleti-Vilayeti, Osmanlı idarî sisteminde isyanların yaşanmadığı müreffeh bir vilayet özelliğinde olmuştur. “Boşnak”, “Boşnyak” etnonimi konusunda çeşitli etimoloji çalışmalarından birisi de bu ismin, söz konusu halkın tarihteki önderlerinden biri olan Bonyak adına işaret etmektedir. Boşnaklar, Osmanlı Devleti idaresinin ardından Güney Balkanlar’da kurulan Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı ve sonrasında kurulan Yugoslavya döneminde Slavlarla daha yoğunluklu bir etkileşim içinde olmuşlardır. Bosna Hersek’in Yugoslavya’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından gelişen yeni süreçte Boşnaklarda özleşme çabaları görülür. Bu çabalar, hem millî hem dinî açıdan söz konusudur.Osmanlı imparatorluğuna karşı, Sırbistan Karadağ ittifakı ile başlayan Sırp isyanı, Ekim 1876 sonunda Sırbistan’ın mağlup edildiği halde Karadağ tek başına dağlık bölgelerde isyanı sürdürdü. 1877 yılında Osmanlı-Rus harbi başladığında Karadağ ile olan harp hala devam ediyordu. Rus destekli Karadağ birlikleri, Boşnak kenti Niksiç’i ele geçirmesi ve 1878 Berlin Antlaşması neticesinde Boşnaklar’ın Osmanlı coğrafyasına göçü başladı. İlk olarak bugünkü Libya, Lübnan, Arnavutluk’un Draç (Durres) kenti, ve Türkiye’nin Karamürsel ve Eskişehir bölgelerine muhacirler yerleştirildi. 1878 yılından beri Bosna, Hersek, Krajina, Sancak ve Karadağ bölgelerinden süregelen göçler neticesinde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında birçok köy ve kasabalar kurulmuştur. Ayrı tarihlerde gerçekleşen göçler sonucu birçok parçalanmış aileler meydana gelmiştir.
Gelenekler
 

BOŞNAKLARIN İLGİNÇ ÖZELLİKLERİ
Boşnaklar Böreksiz yaşayamazlar
Boşnaklar genellikle akraba evliliği yapmazlar
Boşnaklar kesinlikle hainlik yapamazlar
Boşnaklar gittikleri yere neşe götürmeden yapamazlar
Boşnaklar kahveyi lokumla içer
Boşnaklar kolo oynamadan yapamazlar
Boşnaklar tüm aile fertlerinin nasıl olduğunu tek tek sormadan yapamazlar
Gelinler dimijasız(Boşnak şalvarı) olmaz
Kuru etsiz yapamazlar
Her Boşnağın evinde jambolija(Boşnak battaniyesi) vardır
Soka ve kompiri çok severler
Bayram sabahı evde muhakkak pita(Boşnak böreği) pişer Coşmaları için akordeon yeterlidir, başka bir şey istemezler
Birinin bebeği olduğunda mutlaka babinaya(hayırlı olsuna) giderler
Çat kapı misafirliğe, posedaklara(akşam oturması) çıkarlar
En güzeli bayramlarda sülaledeki bütün erkeklerin topluca gezmeleridir
Boşnaklar Dino Merlin'in şarkılarıyla coşarlar,
Halid Beşliç ile efkarlanırlar,
Safet İsoviç ile maziye giderler
Gelinlerini el üstünde tutarlar Boşnaklar,
Boşnaklığın ne olduğunu bilmeyip "siz Sırp mısınız" diyenlere ağızlarının payını çok iyi verirler
Bir Boşnağa “yalan söylüyorsun” denmez
Hep bir gün Bosna Hersek'e gitme hayalini kurarlar ve oranın özlemini hep içlerinde hissederler
Israr eder ama ısrar istemezler
Boşnaklar Boşnak dışındakilere zor kız verirler
Boşnaklar yaşadıkları yere uyum sağlamak yerine, yaşadıkları yeri kendilerine benzetme gibi üstün bir yeteneğe sahiptir
Boşnaklar kendi aralarında ne kadar Türkçe konuşmaya çalışırsa-çalışsın, araya Boşnakça kelime sokmadan edemezler
İftara misafir çağırırsa eğer, mönü bellidir: pasul sa suhom mesom, birjan, pita, harçelija
Boşnaklar cumbussuz düğün yapmazlar
Boşnaklar kahveyi yandan şekerli içerler
Boşnaklar gelenek ve göreneklerine çok önem verirler
Boşnaklar misafirliğe giderken kesme şeker götürürler
Boşnaklar, Boşnak olduklarını gururla söylerler
Boşnaklar her zaman neşeli insanlardır Harmonika(akordeon) görünce dayanamazlar
Boşnaklar sporcu insanlardır
Boşnaklar hastalara za ponude(hediye) meyve götürürler
Bayramda sutlijaş(sütlaç) yaparlar, tatlısını yemediğiniz zaman sorun yok ama tuzlusu ikram edilince kurtulma şansınız sıfır
Boşnaklar fotoğraf çekilmeyi severler
Örgü örmesini bilmeyen, evin mutlaka en az bir köşesinde dantel bulundurmayan bir Boşnak kadını yoktur
Boşnaklarda miras kavgası pek yoktur
Boşnaklar büyüklerine saygılıdırlar, bayramlarda en büyüğün evinde toplanırlar Boşnaklar zanaatkardırlar, zanaatlarını en ince ayrıntılarıyla marifetle icra ederler Boşnakların kış aylarında hazırladığı “rasol” adı verilen bir içeceği vardır
Boşnaklar, Boşnak olmayana kaçan kızlarıyla ortalama 3 yıl konuşmazlar
Oyunlarda hep bir ağızdan şarkılar söylerler
Yaşlı tetkalarımız dışarı meşhur yeleklerimizi giymeden çıkmazlar
Boşnaklar bir olayı sorgulamadan, bir tane değil birden fazla soru sormadan yapamazlar
Boşnaklar el öpmezler, el öptürmezler
Boşnaklar iftarda çaysız, sahurda hoşafsız yapamazlar
Boşnaklar cümle içerisinde ''ada ja ti reko''(ben demiştim) ifadesini sıkça kullanırlar Pendik’e gidince meyhaneler sokağına uğramadan yapamazlar
Boşnaklar söz, nişan veya düğünden sonra hayırlı olsun demek için “na şerbet”(şerbet içmeye) giderler
Boşnaklar yeni gelinlerini bir gün içinde en az 3 yere el öpmeye götürürler, yakın akrabalar da gelin sofrası hazırlarlar
Boşnaklar düğünleri ve kınaları biraz abartmadan yapamazlar
Boşnaklar tarihlerine sahip çıkarlar Kına gecelerine bavulsuz gelinmez Sabahları kahvaltıdan önce kahve içmeyi çok severler
Boşnaklar yalnız sofraya oturmazlar, illa kalabalık olsun isterler
Boşnaklar kabileler halinde yaşarlar, yalnız yapamazlar
Boşnaklar “Bosanski lonac” yemeden yapamazlar
Boşnaklar pasulu suho mesoyla tercih ederler
Akrabasız yapamazlar
Boşnaklar saygısız ve sevgisiz yapamazlar
Boşnaklar "potkapa" adı verilen dikkat oyununu çok severler
Boşnaklar kuru eti fasulyede ziyan ederler
Genelde Ş ve Ç harflerini vurgulayarak söylerler
Boşnaklar aldatmaz sevdi mi bir kere sever sevmedi mi arkasını dönüp giderler Boşnaklar vatanını sever ekmek yediği yere ihanet etmezler
Boşnaklar yanında çalışanların hakkını sonuna kadar verirler
Boşnaklar komşu kızı almazlar, kardeş gözüyle bakarlar
Boşnaklar inatçıdır, tuttuğunu koparırlar, yeteneklidirler ve çok da komiklerdir İnandığı, sevdiği, güvendiği bir insanı ölümleri pahasına savunurlar
Boşnaklar çok inatçı insanlardır. Fakat bu öyle basit bir kuru inat değildir.
Boşnak inadı; Doğru bildiğinin uğruna gözünü budaktan esirgememenin uzun soluklu, duruşunu muhafaza etme tutarlılığıdır
Boşnaklar öncelikle çok onurlu, ayrıca ailesine, arkadaşlarına, yaşadığı topluma, vatanına, milletine, devletine ve bayrağına sadık insanlardır.
Boşnaklar uzun boylu olurlar.
 
KÜLTÜR
Boşnaklar ölüme geniş bir tefekkürle yaklaşır. Yüksek sesle ağlamak, çığlık atmak, ağıt yakmak ayıplanır, hatta günah olduğu düşünülür. Cenazelere mümkün olduğu kadar herkes katılır, önemli kalabalıklar oluşur.Boşnak köylerinin en güzel arazileri mezarlık yaptıklarını söylenir. Mezar taşları Osmanlı kültürünü içselleştirmiş bu millet için nerdeyse bir sanat eseridir. Boşnak köylerinin mezarlıklarının son derece güzel manzaralı ve verimli yerlerde olduğu görülmektedir. Yine köye çok yakın olmayan mezarlığa sahip olan köylerde, cenaze namazlarının camide kılınmayıp mezarlıkta kılındığı görülür.Sünni İslam ritüellerine titizlikle uyulan cenaze merasimleri sonrası mezarın üzerini örten kürek, yeşil bir örtüye sarılmış sürahiden dökülen temiz ve bol suyla mezarın üzerine akıtılarak yıkanır. Ayrıca mezarın yanına hayvanların içmesi için su kabı konur, bu kap yağmurda dolacak bir pozisyonda yerleştirilir. Cenazeden birkaç gün sonra, Mezarların üzerine çiçek dikmek hala uygulanan bir gelenektir.Ölünün eşyaları, fakirler arasında pay edilir. Ayrıca, ölü henüz evinden çıkmadan devir denen bir işlem yapılır. Devir için camide imam tarafından ölünün yakınlarından alınan bir miktar para elden ele dolaştırılarak cemaat arasında dağıtılır. Bu paranın miktarı ölenin yaşı ve mirası ile orantılı tayin edilir. Devirin amacı, ölenin kılamadığı namaz, tutamadığı oruç gibi ibadetlerine karşılık bir çeşit kefaret ödenmesidir. Ne kadar çok elden ele para çevrilirse o kadar makbul olduğuna inanılır. Devir geleneğinin son yıllarda resmi atama ile köylere gelen imamların telkini ile ortadan kalkmakta olduğu görülmektedir.
Dil:Boşnaklar, Boşnakça konuşurlar. Türkiye’de ve Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde yaşayan Pomakların dili ile bu dil hemen hemen şive farkı hariç aynıdır. Yalnız Pomaklar, Kiril alfabesini kullanır ve güney Rusçaya daha yakın olarak kabul edilir. Boşnak lisanı, Sırpça ve Hırvatçadan yazım ve gramer bakımından biraz değişiktir. Boşnak dili, Almancada olduğu kadar diğer komşu lisanlarda kullanılmayan çok sayıda doğusallık içerir. Boşnakçanın söz yapısında, Boşnakçayı ve dolayısıyla Boşnakları, çevrelerinde yaşayan Slav topluluklarının dillerinden ayıran özellikler çoktur. Boşnakçanın söz varlığında Müslüman dünyasının terminolojileri çok fazladır. Bu Müslüman terimleri içinde Türkçenin yeri, tarihî ilgisi ve Osmanlı Devleti’ndeki uzun tarih birliği sebebiyle apayrıdır. Türkçe, Boşnakçanın yapısında sadece söz varlığıyla değil, dil kullanımıyla da vardır. Mesela, Boşnakların bayram kutlamalarında “bayram mubarek olsun” ifadesinin aynen kullanılması buna örnektir. Boşnakça ayrıca kendine özgü iki yazılış biçimine sahipti. Bunların ilk 'Begovica (ayrıca Bosansika olarak da söylenir) Kiril abecesi; ikincisi ise Arap abecesidir. Bugün, bu iki kullanım da hemen hemen ölmek üzeredir. Çünkü, günümüzde bu kullanımın okur yazar sayısı oldukça azdır. Bugün Boşnakça Latin esaslı alfabesi ile kullanılmaktadır. Din: Rumeli Müslümanlarının çoğunluğu Bektaşi İslam inancına sahiptirler ve Boşnakların çoğu Müslüman olsa da, bazıları Ateizm ,Agnostisizm ve Deizm'e inanır. Bundan dolayı Seküler Hümanizm Dünya Görüşü Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti zamanı boyunca yaygındı. Geçmişte ülkede Bektaşilik (Sufilik)in büyük bir rol oynamasına rağmen, şimdi Bosna-Hersek’te çoğu Müslüman, İslam'ın Sünni mezhebine bağlıdır.
Köy Düğünleri;Köy düğünleri pazartesi günleri gelinin çeyizlerini sergilemek üzere sermesi ile başlar. Bu arada baklavalar açılır, düğün hazırlıkları sürer. Komşu aileler yardıma koşar, tatlı bir telaşla düğün hazırlığı,yapılır.Köydeki tüm bayanlar, serilen çeyizleri görmek üzere gelin evine uğrar. Perşembe günü damat, birkaç yakınıyla gelir ve çeyizleri kız evinden alır. Bu arada gelinin akrabaları içinde çocuk yaşta olanlar, çeyiz sandığının üzerine oturur ve damattan bahşiş almadan kalkmaz. Resmi nikâh ve dini nikâh düğünden önce yapılır. Dini nikâh mübarek kabul edilen perşembeyi cumaya bağlayan gece kıyılması tercih edilir.Cuma namazı vakti, genellikle köy caminde mevlit okutulur. Öğleden sonra her iki tarafta düğün hazırlıkları alabildiğine hareketlenir. Cumartesi günü kına gecesi yapılır. Kız evine kınaya giden erkek tarafından, gelinin eltisi ve görümcesi, dış kapıda ayak sürer ve içeri girmek için nazlanır. İçeri girmeleri için gelinin yakınları adeta yalvarırlar. Görümce ve elti, meyve, kahve ve baklava ister. Bu istekler hiç kırılmaz. Hatta eskiden ayakkabılarını da sildirirlermiş. Üstelik silindikçe ayakkabılar batırılır, adeta kız evine eziyet ederlermiş. Bir süre devam eden bu ayak sürüme, en son gelin kızın gelip eltisine ve görümcesine hoş geldiniz demeleriyle sona erer ve bunun ardından kına için eğlenceler başlardı.Kına gecesinde bir Balkan Türküsü olan “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” gelin ağlatma türküsü olarak söylenir Kına yakılırken gelinin ayak sürüdüğü görülür, damadın yakınları elini açması dil dökerler. Gelin ancak kayınvalidesinden ya da görümcesinden bir hediye alınca (çoğunlukla bir çeyrek altın) elini açar.Kına gecesinin bitiminde ya da bazen sonuna doğru hem kız tarafından hem de erkek tarafından erkekler, hep beraber toplanıp kolo denilen geleneği yerine getirirler. Bu geleneğe göre, aralarında köyün sayılan kişilerinin de bulunduğu bu kişiler, geleneksel Boşnak kolo müziği eşliğinde halka biçiminde saatin ters yönünde dönerek geleneksel oyunları oynarlar. Boşnak eğlencelerinde armonikalar eşliğinde çaçak, rijetko, ruzmarin, vrti kolo, jusufe, pajduşka, zet kolo(damat), uzicko, şote gibi oyunlar oynanır. Hava şartları müsaade ederse neredeyse sabahın ilk ışıklarına kadar eğlence sürer. Eğlence sırasında genellikle alkol (rakı, roze –Erik Rakısı, pivo ve soko kurutulmuş et) alınır ve havaya silah sıkılır.Pazar günü erkek evinde başlayan düğün, ikindi üzerine kadar sürer. Konuklara etli kazan pilavı, pita, börek, çorba (eskiden genellikle begova çorba), kuru fasulye ya da nohut gibi bir sulu yemek ile ayrandan oluşan sofralar kurulur, ikramlar yapılır. Düğünün her türlü organizasyonunu, damadın evli, orta yaşlarda ve becerikli bir akrabası yapar, buna düğün kâhyası denir.Düğün sırasında güvey tıraşı denen bir gelenek yerine getirilir. Buna göre, damat, herkesin görebileceği ortalık bir yere oturtulur. Bir berber tarafından sakal tıraşı yapılır. Bir taraftan davullar çalar. Düğünde bulunanlar damada para asarlar. Bu paralar, önceden yapılan anlaşmaya göre damatta kalabileceği gibi berbere bahşiş olarak da verilebilir. Güvey tıraşının sonlarına doğru damadın arkadaşları oyna kalkarlar. Birkaç tur döndükten sonra damadı da kaldırırlar ve hep birlikte birkaç tur daha oynarlar.İkindi üzeri damat tarafında düğün biter. Büyükçe bir konvoy oluşturulur. Bu konvoylar artık motorlu taşıtlardan oluşsa da eskiden binek hayvanları kullanılırdı. Eskiden gelin alıcıya giden kadınlar beyaz yaşmak örtünürler ve sırtlarına beyaz yatak çarşafları geçirerek giderlermiş. Gelin alıcıya katılanlara birer mendil dağıtılır. Şimdilerde mendilden çok arabaların aynalarına renkli kurdeleler bağlanmaktadır.Gelin alayı kız evine varınca burada genellikle erkek tarafına bir takım zorluklar çıkartılır. Gelinin erkek kardeşleri kızı uzun süre içeride tutarlar, davulcular sabırsızlıkla tempolu biçimde çalarlar. Erkek tarafından geline verilmek üzere bir bahşiş istenir, bunun pazarlıkları yapılır. Erkek tarafı alttan alır, ancak birinci dereceden olmayan bazı akraba ve komşular kız tarafı ile tatlı tatlı münakaşa ederek süreci çabuklaştırmaya çalışırlar.Bu sırada gelinin yakınları, bir ağaca önceden astıkları yumurtanın vurularak kırılmasını ister. Genellikle ilk teşebbüsü damat yapar. Birkaç teşebbüsten sonra damada diğer yakınları da eşlik etmeye başlar. Kız tarafı, yumurta kırılıncaya kadar gelini vermez. Şimdilerde daha çok Ankara Fevziye’de civarında yaygın biçimde yapılan bu gelenek, son yıllarda unutulmaya yüz tutmuş, uygulanan yerlerde ise sadece bir şakalaşma vesilesi haline gelmiştir. Çünkü ağaca asılı yumurtayı kıracak kadar iyi nişan alabilen pek kimse de kalmamıştır.Gelin alayı, kız evinden dönüşte mutlaka farklı bir güzergâh kullanır. Yol boyunca gelin arabasının önü bahşiş isteyen çocuklarca sık sık kesilir. Yol boyunca mutlaka bir çayın üzerinden geçilir, mendil atılır. Gelin alıcılar, erkek evine yaklaşınca herkes araçlarından iner ve davul – zurna eşliğinde oynayarak ve biraz da ağırdan alarak eve kadar gelinir. Bu arada artık akşam olmak üzeredir.Gelin eve girerken koltuk altına bir kuran-ı kerim verilir. Gelin, evin duvarına bir parça yağ sürer, bir cam bardağı kırar. Gelinin üzerine bereketli olsun diye pirinç atılır. Eskiden eve girerken gelinin duvağını gül dalı ile kaynanası açarmış.Gelin içeri girince düğün dağılır, yalnızca çok yakın akrabalar ve damadın arkadaşları kalır. Kadınlar gelinle, erkekler damatla akşam yemeği yerler.Gelin odasına alınır. Bir erkek ceketinin üzerine üç kere oturtulup kaldırılır. Kucağına anası babası sağ bir erkek çocuk oturtulur. Gelin içine bozuk para sokulmuş bir elmayı kucağındaki çocuğa hediye eder.Akşam namazından sonra damadın yakınları, damadı biraz sırtına vurarak sertçe gelinin bulunduğu odaya iteklerler. İçeride, gelin ve damat, kız tarafından gönderilmiş baklavadan birkaç diş yedikten sonra ikişer rekât namaz kılar.Gelin, ertesi sabah, erkenden damadın küçük erkek kardeşiyle birlikte yakınlardaki bir çeşmeye ya da pınara gider. Burada doldurulan bir testi su, geri dönüşte azar azar dökülerek getirilir. Gelin, kendisine eşlik eden kayınbiraderine bir mendil hediye eder.
Nişan Adetleri:Söz yüzükleri takıldıktan kısa bir süre sonra nişan hazırlıkları başlar. Nişan öncesi gençler aile büyükleri tarafından çarşıya götürülür. Her iki taraf da karşılıklı olarak birbirlerine giyecek alırlar. Kızın aldıkları oğlan evine oğlanın aldıkları kız evine götürülür. Daha sonra alınan kıyafetler, karşı tarafın birinci derece akrabalarına birer hediye (çoğunlukla kılık kıyafet türünden) eklenerek bohçalanır. Aracılar vasıtasıyla karşı tarafa gönderilir.Nişana erkek tarafı kutular dolusu lokum ve bisküvi ile çerez götürür. Konu komşu ve akrabalar davet edilir. Misafirler neşe içinde sohbet ederler. Ailelerden tahsil ve yaş yönünden sayılan bir kişi kısa bir konuşma yaparak nişan yüzüklerini keser.Son yıllarda nişan töreninin düğün gibi bir eğlence ile yapılması geleneği yerleşmiştir. Nişanlanan çiftler, son yıllara kadar sadece bayram günleri el öpmek için birlikte gezebilir, bu geziler sırasında gelin adayının bir bayan yakını da yanlarında refakat ederdi. Son yıllarda bu konuda aileler yumuşamışlardır. Yine nişanı takip eden ilk bayram günü karşılıklı birer nişan hediyesi götürme geleneği de vardır.Eskiden nişanlı kalma süresi oldukça uzun sürerdi. Genellikle erkekler askere gitmeden nişanlanır, iki yıl civarında süren askerlikten sonra makul bir süre içinde düğün yapılırdı.
Boşnak Kına Gecesi ve Düğün Gelenekleri

Boşnak larda bayanlarda föklorik giyim
Kına gecesi: Kına yakmaya başlamadan önce, şarkılar eşliğinde genç kızlar ve oğlan çocukları gelinin etrafında mumlarla dönerler. Gelin kızın başına kırmızı duvak örtülüyor, bu duvağın altından gelin aynaya bakıtırılır, kına yakılırken. Bu sayede gelinin kerameti ve bereketini aynaya yansıttığına inanılır. Kına yakma işlemi bitince ayna çıkartılılır ve genç kızlar da aynaya bakarak bir çeşit gelinin bereketini üzerlerine alırlar.* Kına gecesinde gelin Boşnak yöresel kıyafeti olan Dimija (şalvar) giyer. Kınada evlenecek kıza damat ve ailesi tarafından hediye edilen , diktirilen bu kıyafetler teker teker giydirilir ve gelin tanımayanlara bir nevi tanıtılır. Yengeler, çeşit çeşit kıyafet değiştiren gelini misafirlere gösterirler, misafirler de beğendiklerini ifade etmek için alkışlar.Erkek çocuk (damat) merakından ötürü kızın baba evinde kaldığı son akşam (yani kına gecesi akşamı), evin küçük erkek çocuğu ile uyutulur. Bunlar de genellikle erkek yeğenler olur. Böylelikle ilk çocuğunun erkek olacağına inanlılır.Gelin evden çıkarken yapılan merasime 'prstenovanje' denir. Bu merasim 'prtenski djever' tarafından yapılır. Prstenski djever, damadın en yakınlarından biri olur genellikle, çoğu zaman da erkek kardeş veya kuzenlerden biri seçilir. Prstenski djever'in önemli bir fonksiyonu vardır evlene çift için. Evlenecek olan kişilerin hem en zor hem de en güzel günlerinde hep yanında olacak şekilde güçlü bir bağ kurulur kendisi ile. Prstenski djever, evlenen kızın eşinden sonra danışabileceği, birçok konuda yaslanabileceği ilk kişidir. Bir çeşit sosyal güvence olarak düşünülebilir bana göre. Prstenovanje merasimi sırasında, prstenski djever geline bir yüzük ve bir ayakkabı hediye eder. Yüzük, genç kızın baba evinden çıkacağı sırada parmağına takılır ve ayakkabısı giydirilir ve üç kere kendi etrafında döndürülür. Genç kız ise, damada hazırlanan bohça ile eşit özende ve değerde bir bohçayı Prstenki djevere hediye eder. Benim üç kere döndürülme ile ilgili kendi kişisel yorumum; bugüne kadar babanın evinde, bu bu ailenin bir ferdi olarak yaşadın, artık sen bizim ailemizin bir ferdisin, mesajını verdiği inanılır.**
Düğün günü:Bir başka görüşe göre; “Prstenski djever” kına gecesinde değil düğün günü svatove(düğün alayı)olarak gidilip kız baba evinden alınacağı zaman yapılır.Svatovalara gidilmeden önce damadın evinin önüne svirac(çalgıcı) gelir harmonikayla bir çaçak rijetko çalar damadın yakınları da oynarlar böylece etraftakilere gelin alındığını ima edilir. Ayrıca kız(gelin) evine gidilince de svirac gelir ve kızı alıp çıktıktan sonra arzuya göre bir iki kolo oynanır Düğün alayı kız evine girer daha sonra hemen bir limonata servisi yapılır,bu esnada gelin salona getirilir düğün alayının önüne gelmeden görümcelerinden biri ya da yoksa erkeğin bayan bir yakını Prstenski djeverin önünden başlayarak gelinin ayaklarına kadar bir kumaş serer gelin bu kumaşı toplayarak gelir ve salonun orta yerinde durur prstenski djever gelinin yanına gelerek hediye edeceği yüzüğü çıkarır gelin ellerini birleştirir ve parmaklarını aralık bırakır prstenski djever yüzüğü 3 kez parmakların üstünde tur attırır ve 3.turun sonunda gelinin parmağına takar,akabinde yanuında getirdiği ayakkabıları geline giydirir ve gelini belinden tutarak 3 kez hafif kaldırır daha sonra da 3 kez etrafında döndürülür son olarakta başından aşağıya şeker kuru yemiş(fındık beyaz leblebi)ve bozuk para döker. Gelin yerine geçer ve boş bardakları toplar en sonunda dışarı çıkarma işlemi gelir gelinin erkek kardeşlerinden ya da kuzenlerinden bir çift gelini dışarı arabaya götürür gelin arabaya bindirilirken yemişşeker ve para tekrar dökülür oradanda düğün salonuna gidilir.***
DVORENJA:Gelin ,evlendikten bir süre sonra kayınvalidesi (svekırva), varsa görümce ve diğer eltileriyle beraber önce ailenin büyüklerine ziyarete gider tabi bu ziyarete gelin şalvarlarını(dimija) giyerek gider. Bu ziyaretlerle erkek tarafının ve kızın aile büyükleri ziyaret edilir. Gelinin hamaratı gösterilir.Ziyaretler süresince tüm servisleri gelin(snaha) yapar ve salonun bir köşesinde ya ayakta bekletilir ya da ev sahibinin verdiği bir sandalyeye oturur bunada dvorejna denir.
 
FOLKLÖR
Boşnak folkloru, 15’nci yüzyıla tarihlenen uzun bir geleneğe sahiptir. Boşnak kültüründeki pek çok unsur gibi onların folklorları Slavik karışımı ve Doğu etkisindedir. Tipik olarak 19’ncu yüzyıldan önce yer alır. Slavik yapısının tam olmaması ve Doğu etkisi ve tarzının yoğunluğu da, Boşnakların kökenleri hususunda yapılan çalışmaların bazılarının, onların Slav grubunun dışına taşımaları sonucunu doğurmuştur.Boşnak folklöründe pöpuler karaekter düzenbaz kahraman görülür. Muhtemelen ilkinin en meşhur örneği Nasreddin Hoca, yerel folklor Boşnak kompozisyonunda çeşitli fıkralara sahiptir. Diğer düzenbazlar akıllı bilge adamı içerir. Sözde, bir yerel memur yere yapılacak olan bir kilise için onun bir hayvan derisinden büyük olmamasını talep etmekteydi. Bilge adam, o zaman hayvan derisini ince şerit hâlinde keser ve onu toprağın üzerine bir kilisenin yapılmasına elverişli olacak şekilde dizerek kilise için bir sınır oluşturur. Akerdion, Cumbuz, Mızıka, Davul, Zurna Jump to: navigation, search, A string instrument (or stringed instrument ) is a musical instrument that produces sound by means of vibrating strings. Gitar, keman, viyola, viyolonsel, kontrbas, banjo, mandolin, ukulele, klavsen ve arp. Bu aletler Boşnak lar tarafından çalınmaktadır.
 
YEMEKLER
Düzce’ yi sakin bir denizi andırır çünkü sabahları sis olur, yükseklerde Kardüz yaylasında kar olur ki bu eski telefon direk boyundadır, peşinden kuvvetli lodos eser tehlikeli olur çatıları uçururdu ve kar kalmazdı,işte bu tepelerden Boşnaklar bu kar ları getırır çünkü Düzce yazın çok sıcak olurdu bu karlardan soğuk limonata yaparlardı ilk limonatayı Düzceye Boşnaklar getirmiştir. Boşnak böreği, Yoğurtlu mostar köftesi, Boşnak tatlısı, İncir tatlısı, İsli sucuk, Kaymacına, Göbek tatlı(nohutlu kapçık) Domatesli muhacir yemeği, Cevapi, İsli et, Kuru etli bulgur pilavı, Soka, Mantiye, Pleskaviça, Boşnak bufteği, Nohutlu pırasa, Boşnak pilavı, Mantı, İzlivaça, Mahluta, Biber turşusu, Pilavlı buftek, Şişte et, Kabaklı Boşnak böreği gibi çeşitli yemekleride mevcuttur.
Kaynak:Bu konu yada mesaj "www.forumfokurtu.com" sitesine aittir.
 
TÜRKİYE’DE BOŞNAK’LARIN BULUNDUKLARI YERLER
Adana 
Ceyhan
Hamidiye
 
Kırklareli
Merkez
Dereköy
Adana 
Ceyhan
Hamitbey
 
Kırklareli
Merkez
İnece
Adana 
Ceyhan
Mercimek
 
Kırklareli 
Merkez
Kavakdere
Adana 
Ceyhan
Nalbantoğlu
 
Kırklareli
Merkez
Kavaklı
Adana 
Yumurtalık
Hamzalı
 
Kırklareli
Merkez
Kocahıdır
Adana 
Yüreğir
Çiçekli
 
Kırklareli
Merkez
Kuzulu
Adana 
Yüreğir
Ünlüce
 
Kırklareli
Merkez
Ulukonak
Afyon
Emirdağ
Karayatak
 
Kırklareli 
Merkez
Yoğuntaş
Afyon
Sandıklı
Alacami
 
Kırklareli
Demirköy
Balaban
Amasya 
Gümüşhacıköy
Maden
 
Kırklareli
Demirköy
Gökyaka
Ankara
Kızılcahamam
Yukarıkise
 
Kırklareli
Demirköy
Hamdibey
Ankara
Haymana
Kesikkavak
 
Kırklareli
Demirköy
İğneada
Ankara 
Nallıhan 
Tekirler
 
Kırklareli
Kofçaz
Taştepe
Ankara 
Polatlı 
Avşar
 
Kırklareli
Pınarhisar
Cevizköy
Ankara
Polatlı 
Çimenceğiz
 
Kırklareli
Pınarhisar
Yenice
Ankara
Polatlı 
Karapınar
 
Kırklareli
Vize
Aksicim
Ankara
Polatlı 
Ördekgölü
 
Kırklareli
Vize
Balkaya
Ankara
Yenimahalle
Fevziye
 
Kırklareli
Vize
Evrencik
Antalya
Akseki
Çimi
 
Kırklareli
Vize
Hasbuğa
Antalya
Elmalı
Zümrütova
 
Kocaeli
Karamürsel
Akçit
Aydın 
İncirliova
Beyköy
 
Kocaeli
Karamürsel
Hayrıye
Aydın 
Söke
Güllübahçe
 
Kocaeli
Karamürsel
İhsaniye
Balıkesir 
Ayvalık
Küçükköy
 
Kocaeli
Karamürsel
İnebeyli
Balıkesir 
Ayvalık
Sarımsaklı
 
Kocaeli
Karamürsel
Karapınar
Balıkesir 
Burhaniye
Çoruk
 
Kocaeli
Karamürsel
Semetler
Balıkesir 
Edremit
Bostancı
 
Kocaeli
Karamürsel
Oluklu
Balıkesir 
Erdek
Balıklı
 
Kocaeli
Karamürsel
Tahtalı
Balıkesir 
Erdek
Harmanlı
 
Kocaeli
Karamürsel
Taşağıl
Balıkesir 
Erdek
Ocaklar
 
Kocaeli
Karamürsel
Yalakdere
Balıkesir 
Gömeç
Hacıosman
 
Kocaeli
Karamürsel
Valideköprü
Balıkesir 
Gömeç
Karaağaç
 
Kütahya 
Merkez
Akköprü
Balıkesir 
Havran
Büyükdere
 
Kütahya 
Merkez 
Çayca
Balıkesir 
Sındırgı 
Işıklar
 
Kütahya 
Merkez
Parmakören
Balıkesir 
Susurluk 
Alibey
 
Kütahya 
Tavşanlı
Beke
Balıkesir 
Susurluk 
Demirkapı
 
Manisa
Merkez
Karaağaçlı
Balıkesir 
Susurluk 
Ömerköy
 
Manisa
Merkez
Sancaklıbozköy
Bursa
İnegöl
Esenköy
 
Manisa
Merkez
Sancaklıçeşmebaşı
Bursa
İnegöl
Fındıklı
 
Manisa
Merkez
Sancaklıiğdecik
Bursa
İnegöl
İnayet
 
Manisa
Merkez
Sancaklıkayadibi
Bursa
İnegöl
Lütfiye
 
Manisa
Merkez
Sancaklıuzunçınar
Bursa
İnegöl
Mesruriye
 
Manisa
Merkez
Selimşahlar
Bursa
İnegöl
Tuzla
 
Manisa
Akhisar
Beyoba
Bursa
Karacabey
Fevzipaşa
 
Manisa
Akhisar
Sazoba
Bursa 
Kestel
Turanköy
 
Manisa 
Saruhanlı
Burhaniye
Bursa
Orhangazi 
Cihanköy
 
Manisa
Saruhanlı
İshakçelebi
Bursa 
Orhangazi 
Yeniköy
 
Manisa
Saruhanlı
Kumkuyucak
Çanakkale 
Biga
Kalafat
 
Manisa
Saruhanlı
Lütfiye
Çanakkale
Biga
Kanlıkışık
 
Manisa
Saruhanlı 
Nuriye
Çanakkale 
Gökçeada
Tepeköy
 
Manisa
Saruhanlı
Tiyenli
Çanakkale
Lapseki
Çataltepe
 
Manisa
Turgutlu
Derbent
Çanakkale
Lapseki
Nusretiye
 
Manisa
Turgutlu
Irlamaz
Edirne 
Merkez
Bosna
 
Manisa
Turgutlu
Urganlı
Edirne 
Havsa 
Bostanlı
 
Niğde
Merkez
Aktaş
Edirne 
Havsa 
Köseömer
 
Niğde
Merkez
Hasaköy
Edirne 
Keşan
Yeniceçiftlik
 
Niğde
Merkez
Konaklı
Edirne 
Süleoğlu 
Akardere
 
Niğde
Merkez
Kumluca
Edirne 
Uzunköprü
Çakmak
 
Niğde
Merkez
Uluağaç
Edirne 
Uzunköprü
Sipahi
 
Niğde 
Ulukışla
Madenköy
Elazığ
Merkez
Akçakiraz
 
Ordu
Fatsa
Mağazalarbaşı
Elazığ
Merkez
Yurtbaşı
 
Osmaniye 
Düziçi 
Pirsultanlı
Elazığ
Merkez
Yazıkonak
 
Rize
Merkez
Kasarcılar
Erzincan
Merkez
Yaylabaşı
 
Sakarya
Merkez
Aralık
Erzincan
Çayırlı
Balıklı
 
Sakarya
Merkez
Çaykışla
Erzincan 
Çayırlı
Çataksu
 
Sakarya
Merkez
Erenler
Erzincan
Çayırlı
Hınzırlı
 
Sakarya
Merkez
Kuruçeşme
Erzincan
Tercan
Beğendik
 
Sakarya
Merkez
Selahiye
Erzincan
Tercan
Çadırkaya
 
Sakarya 
Merkez
Serdivan
Erzincan
Tercan
Muhacir
 
Sakarya 
Merkez 
Yazlık
Eskişehir
Mihallıçık
Lütfiye
 
Sakarya
Akyazı
Batakköy
Eskişehir
Mihallıçık
Uluçayır
 
Sakarya
Akyazı
Kuzuluk
Eskişehir
Mihallıçık
Yaylaköy
 
Sakarya
Ferizli
Değirmencik
Eskişehir
Sivrihisar
Güvemli
 
Sakarya
Karasu
Kurumeşe
Eskişehir
Sivrihisar
Hüdavendigar
 
Sakarya
Kocaali 
Aktaş
Eskişehir
Sivrihisar
Paşakadın
 
Sakarya
Kocaali 
Kestanepınarı
İstanbul
Çatalca
Binkılıç
 
Sakarya
Kocaali 
Küplük
İstanbul 
Silivri
Büyükçavuşlu
 
Sakarya
Kocaali 
Sungut
İstanbul
Silivri
Değirmenköy
 
Sakarya
Pamukova
Oruçlu
İstanbul
Silivri
Seymen
 
Sakarya
Sapanca
Ünlüce
İstanbul
Şile
Yeniköy
 
Sakarya
Söğütlü
Akarca
İzmir 
Aliağa
Çakmaklı
 
Samsun
Bafra
Karpuzlu
İzmir 
Bergama
Kurfallı
 
Samsun
Bafra
Türbe
İzmir 
Bornova
Çiçekli
 
Samsun
Bafra
Osmanbeyli
İzmir 
Bornova
Doğanlar
 
Samsun
Havza
Sofular
İzmir 
Bornova
Gökdere
 
Samsun
Havza
Taşoluk
İzmir 
Bornova
Naldöken
 
Samsun
Vezirköprü
Avdan
İzmir 
Buca
Karaağaç
 
Sivas
Gemerek
Burhanköy
İzmir 
Buca
Kaynaklar
 
Sivas
Gemerek
Dendil
İzmir 
Buca
Kırıklar
 
Sivas
Gemerek
Karagöl
İzmir 
Çeşme
Alaçatı
 
Sivas
Gemerek
Tekmen
İzmir 
Çeşme
Dalyanköy
 
Sivas
Zara
Alişir
İzmir 
Çeşme
Ilıcalar
 
Sivas
Zara
Armutçayırı
İzmir 
Çeşme
Paşalimanı
 
Sivas
Zara
Deredam
İzmir 
Çeşme
Reisdere
 
Sivas
Zara
Dereköy
İzmir 
Çeşme
Şifne
 
Sivas 
Zara 
Kayadibi
İzmir 
Gaziemir
Seydiköy
 
Sivas 
Zara 
Şerefiye
İzmir 
Kemalpaşa
Gökçeyurt
 
Tekirdağ
Malkara
Ballı
İzmir 
Kemalpaşa
Halilbeyli
 
Trabzon 
Dernekpazarı
Akköse
İzmir 
Ödemiş
Karakova
 
Yalova
Merkez
Arabakonağı
İzmir 
Ödemiş
Mescitli
 
Yalova
Merkez
Beşpınar
İzmir 
Ödemiş
Ovakent
 
Yalova
Altınova
Soğuksu
İzmir 
Torbalı
Dağkızılca
 
Yozgat 
Boğazlıyan
Belören
İzmir 
Torbalı 
Doğancılar
 
Yozgat 
Çandır
İğdeli
İzmir 
Torbalı
Tahtalı
 
Yozgat 
Çayıralan
Fahralı
İzmir 
Urla
Nohutalan
 
Yozgat 
Sarıkaya
Babayağmur
İzmir 
Urla
Zeytinalan
 
Yozgat 
Yerköy
Derebağı
Kahramanmaraş
Merkez
Önsen
 
Zonguldak 
Alaplı
Bektaşlı
Karaman
Merkez
Göztepe
 
Zonguldak 
Devrek
Bılık
Karaman
Merkez
Yuvatepe
 
 
 
 
Kayseri
Yeşilhisar
Başköy
 
 
 
 
Kırıkkale 
Karakeçili
Akkoşan
 
 
 
 

DÜZCE ‘DE BOŞNAK’ LARIN BULUNDUĞU YERLER
Merkez:Burhaniye mah., Cedidiye mah.
 
KAYNAK: Boşnak Dünyası http://www.vahdet.com.tr/isdunya/dosya3/0808.html, Derleyen: İbrahim Tuzcu
 

BULGAR GÖÇMENLERİ (MUHACİR) VE KÜLTÜRLERİ
Muhacirlerde kültür
 
TARİHİ: Muhacir, doğduğu, büyüdüğü ve sahip olduğu yerleri çeşitli nedenlerden dolayı terk ederek başka bir bölgeye göç eden kişi demektir. Muhacir ya da Trakya ve Marmara bölgesindeki günlük konuşma dilinde kullanıldığı haliyle “macir”, 1800’lerin sonundan 1980'lere kadar, çeşitli Balkan ülkelerinden Türkiye’ye göçenler için kullanılan bir adlandırmadır. Osmanlı’nın 1300'lü yıllarda başlayan Balkan egemenliği boyunca, Anadolu'dan bu topraklara epey bir göç olmuş ve Balkan coğrafyasında yaşayan diğer halklarla kaynaşan ve zaman içinde, “görüntüde Anadolu - merkezde Balkan” karakteri kazanan yeni bir kimlik ve kültürel oluşum ortaya çıkmıştır. 1878 Berlin Kongresi sonrası, bu topraklardaki Osmanlı egemenliğinin inişe geçmesiyle birlikte, süreç büyük ölçüde tersine dönmüş ve daha çok din -Müslüman olmak- ölçüt alınarak Anadolu’ya kitleler halinde göçlerde ifadesini bulan büyük bir transformasyon yaşanmıştır. Türkiye'ye göç eden muhacirler, doğdukları Balkan topraklarında edindikleri meslekler temel alınarak, Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmiştir (Örneğin, Makedonya’da tütüncülükle ya da bağcılıkla uğraşanların, Anadolu’da da bu mesleklerini sürdürmeleri amacıyla, daha çok tütün ya da üzüm yetiştiriciliği yapılan bölgelere yerleştirilmeleri gibi...) Özellikle Bursa, Balıkesir, Kocaeli, Adapazarı, İstanbul, Manisa, Kütahya, İzmir, Eskişehir, Edirne, Tekirdağ, Kastamonu, Ankara, Çanakkale, İznik ve İnegöl, Balkanlardan yaygın göç alan merkezler olarak öne çıkar. Bu göçler neticesinde Anadolu’ya yerleşen Balkan muhacirleri, yüzyıllar boyu Balkan coğrafyasında edindikleri kültürel birikimleri; tarihlerini, masallarını, yemeklerini ve tabii ki şarkılarını da beraberlerinde getirmişlerdir...Kültürler, inançlar, diller ya da etnik kimlikler bağlamında büyük bir çeşitliliğin yaşandığı bu coğrafyada yaşayan halklar hakkında net bir harita üzerinden konuşabilmek o kadar kolay değil. Zihinlerde genel bir fotoğraf oluşturabilmek adına, Balkanlarda yaşayan Müslüman ve Hıristiyan halklar arasında; Pomak, Boşnak, Torbeş, Şiptar, Makedon, Sırp, Hırvat, Türk, Arnavut, Rum, Toska, Geg ya da Gega, Torlak, Şop, Roman, Ulah, ... sayabiliriz...Osmanlı Devleti takip ettiği siyaset gereği göçü önce desteklememiş hatta önlemeye çalışmıştır. Ancak Rusya ve onun Panslavist akımı altındaki Hıristiyan Balkan Devletleri'nin Türk düşmanı siyaseti savunması sonrası muhacirleri kabul edip topraklarına yerleştirmiştir. Edirne, İstanbul, Aydın, Ankara, Kastamonu ve Hüdavendigar vilayetleri Rumeli göçlerini kitlesel yerleşim merkezleri olmuşlardır.Balkanlar’dan Anadolu’ya toplu göçün, aniden milyonları aşan bir düzeye erişmesinde, ‘93 Harbi’ diye de anılan ünlü 1877-78 Rus Savaşı etkili olmuştur. Aslında Türkleri göçe zorlamada, Avrupa kamuoylarını basın kampanyaları ile tahrik etme oyunu, çok başarılı bir şekilde kullanılmıştır.Olaylar 1875’te Sırpların ayaklandırılmasıyla başlar; arkasından 1876’da Bulgarlar -kendi tarihçilerinin de kabul ettikleri gibi- Rusların hemen yardıma gelecekleri vaadine kanarak, Türklere yönelik toplu bir kıyıma girişirler. 1829’da Edirne’yi almışken Avrupa devletleri tarafından İstanbul’a girmesi engellenen, 1854-56’da İstanbul ve Kudüs’e el koyma hırsları yine Avrupa devletlerince Kırım Savaşı ile önlenen Çarlık Rusyası, bu kez oyununu ters yönden yürütmeyi deniyordu: Osmanlı ordularından önce, yakınları öldürülen Türkler, doğal bir tepkiyle karşı saldırıya geçip intikamlarını almaya yöneldiler. Özellikle Ruslar ve Ermeniler tarafından Kafkaslar’dan kovulup Osmanlı hükümetince bir kısmı Balkanlar’a yerleştirilmiş olan Çerkesler bu konumdaydılar. Sırplar da, Osmanlı ordusuna yenilip Avrupa devletlerinden yardım istemeye giriştiler. Ruslar ise, Bulgarlara yardım etmek yerine, kıtadaki propaganda mekanizmalarını çalıştırıp ‘Türkler Hıristiyanları kesiyor’ kampanyasına hız verdiler:Bulgarların yaptıklarından hiç bahsedilmeyecek; muhtemelen de 1.000 civarındaki ölü sayısı, ilk anda 15.000’e çıkarılacak ve Avrupa basınında, bu rakam sürekli olarak artırılacaktı. Bu taktiğin sonucu olarak, Hıristiyanları ölümden kurtarılması arzusuyla, Rusya’nın Osmanlı devletine savaş ilan etmesi, hoş karşılandı.24 Nişan 1877’de başlayan savaş, Osmanlı ordularının bozgunu sonucu, 10 ay içinde, İstanbul’un Rus ordularınca işgaline yol açtı. Doğu Anadolu’da da Erzurum’a kadar uzanan bölgeye, Ruslar hâkim oldular. Her iki taraftan da Anadolu’ya milyonlarla hesaplanan bir göç dalgası başladı...Tren taşımacılığının Osmanlı ülkesinde henüz ilkel düzeyde olduğu bir dönemde, yürüyerek hayatlarını kurtarmak isteyenlerin cesetleri yol kenarlarını doldurur. Bir ara İstanbul’da 200-300 bin kadar göçmen toplanır ve başta Ayasofya ile Sultanahmet camileri olmak üzere, şehrin her tarafında, muhacirler için geçici barınaklar kurulur. Bulgarlar tarafından doğrudan öldürülenlerin sayısının ise, 261 bini bulduğu hesaplanmıştır. Buna karşılık, çok kötü şartlarda kaçmak durumunda kalan kitlenin en az bir o kadarının da açlık, kötü hava şartları ve salgın hastalıklar yüzünden yollarda can vermiş olduklarını anımsatmak gerekir. Örneğin Edirne’de bulunan 45 bin sığınmacıdan 16 bininin tifüse yakalandığı ve yaşamlarını yitirdikleri bilinmektedir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Erzurum’a kadar uzanan bölge işgal edilirken, yönlendiricilikte, Ermeni güçleri büyük rol oynar. Savaşmadan teslim olan Ardahan’da, 300 asker ve çok daha fazla sivilin, kuralların aksine, topluca öldürülmeleri, aynı şeyin Kars’ta tekrarı, sindirme ve göç ettirme politikasının tasarlandığını gösterir.Nitekim Çerkes, Çeçen, Dağıstanlı ve Abazalar, denizden Trabzon ve Samsun’a, karadan da Çorum hatta Sivas tarafına doğru göç etmişlerdir. Kafkaslar’dan çıkan 1,2 milyon göçmenin 800 bininin Osmanlı ülkesine geldikleri hesaplanmaktadır. Özellikle Çerkeslerin daha önce Anadolu’ya, Suriye’ye ve Balkanlar’a yerleştirildikleri bilinmektedir. İşin ilginci, Ruslar, Çerkeslerin kendilerine aşırı düşman olduklarını bildiklerinden, Bulgarları ayaklanmaya teşvik ettiklerinde, öncelikle Türklerden çok Çerkeslere saldırmalarını planlamışlardı. Türklere nazaran daha az yerleşik ve Rus düşmanlığı daha katı olan Çerkeslerin intikam arayışlarında daha şiddetli davranmaları, olayların başlangıcında, Avrupa basınının Türk aleyhtarı kampanyasının yoğunlaşmasında baş rolü. Muhacir, Türkçe'ye Arapça'dan geçen ve tehcire yani zorunlu göçe uğramış, bir yerden başka bir yere göç ederek gelen kişiler yani göçmenler için kullanılır. Trakya bölgesinde günlük konuşma dilinde "Macır" olarak telaffuz edilen bu kelime, Balkan Savaşları'ndan itibaren 1930'lara kadar Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya gibi Balkan ülkeleriyle Türkiye arasında mübadele ile göçenler için kullanılmaktadır. Bu göçmenler öncelikle Trakya olmak üzere, çoğunlukla Marmara Bölgesi'ne yerleştirilmişlerdir. Yunanistan'dan göçenler genellikle Girit, Midilli ve Selanik civarından göç etmişlerdir. Girit ve diğer Ege Adaları'ndan göçenler kendilerini Muhacir olarak değil, Adalı olarak tanımlarlar. Balkanlardan gelen göçmenler devletten toprak almışlar, ancak varlıklarını ve evlerini geldikleri ülkelerde bırakmışlar, çok büyük emek vererek Türkiye'de yeni düzen kurmaya çalışmışlardır. Balkan halklarında yüzyıllardan beri yerleşmiş olan köy düzeni, ev inşaatı, bahçe düzeni (çiçek) ve tarımsal faaliyetlerde (meyve ve sebze yetiştirme gibi) geleneksel anlayışı Türkiye'ye ilk defa getirmişler ve çalışkanlıkları ile büyük takdir toplamış, önemli bir kısmı birçok alanda ülkenin öncüleri olmuştur. Osmanlı-Rus Savaşı ve Kafkasya Savaşı (19. yüzyıl) sırasında Kafkasya'dan göçenler de Muhacir olarak adlandırılır.1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması gereği Türkiye'deki Hıristiyan Rumlar ile Yunanistan'daki Müslüman Türklerin değiş tokuşu yapılmış, mallarına karşılık mal verilerek mübadele edilmişlerdir.Bulgaristan Türklerinin Yakın Geçm işi ve Bugünü XX. yüzyılın sonlarında, dünyanın özgürlük ve demokrasi yolunda hızla ilerlediği bir dönemde Bulgaristan Türkleri'ne komünist rejim tarafından yapılan insanlık dışı baskı ve zulüm, zorunlu göç sırasında yaşanan insanlık trajedisi, şüphesiz tarihe bir utanç belgesi olarak geçecektir. Bulgaristan Türkleri'nin trajedisi, kendilerine “Bulgaristan Türkleri” dendiği tarihlerde başlar.
1877/78 Doksanüç (Türk-Rus) Harbi olarak bilinen savaş. Rumeli topraklarını yerinden sarsmış, yüzbinlerce Rumeli Türkü'nün trajedisinin ve kitle halinde göçe zorlanmasının bir başlangıcı olmuştur. Doksanüç Harbi neticesi bir BULGARİSTAN DEVLETİ kurulmuştur. Yeni kurulmuş devletin sınırları içerisinde kalan Türklere de “Bulgaristan Türkleri” denilmeye başlanmıştır.Resmî Bulgar kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Bulgaristan'dan Türkiye'ye kitle halinde büyük göçler, şu yıllarda olmuştur:1. 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında: 1 milyon Türk,2. 1911-12 Balkan Savaşı'nda: 440.000 Türk göç elmek mecbûriyetinde bırakılmıştır.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, komünistlerin idarede bulundukları donemde, şu yıllarda büyük göçler olmuştur:
1.1950/51 yıllarında 154 bin Türk,
2.1968/78 yıllarında 120 bin Türk,
3. Mayıs 1989-Mayıs 1990 tarihleri arasında 345.960 kardeşimiz Türkiye'ye göç etmiştir. Zamanın başbakanı 1992 yılında BBC'ye yaptığı açıklamada, ekonomik sebeplerden dolayı da ayrıca 170 bin Türk'ün Türkiye'ye iltica ettiğini bildirmiştir.Görüldüğü gibi Bulgar devletinin kuruluşundan günümüze kadar hükümetler arasındaki anlaşmalar çerçevesinde veya mecburi olarak göçler devam etmektedir.Göç etmek demek, insanın doğup büyüdüğü topraklardan koparılması ve ailelerin parçalanması demektir.Büyük göçlerle ilgili tabloya bakınca, bundan önceki iki büyük göçün de savaşlar sırasında yapıldığı görülür; yani Doksanüç ve Balkan Savaşları'nda. Bulgaristan'daki totaliter idare döneminde ise savaş yok. cephe yok, taraflar arasında bir çarpışma yoktu. Ama Türklere yapılan barbarlık ve canavarlık, savaşlar zamanında yapılandan pek farklı değildi. Misal olarak da 1989 yılı yaz aylarında başlayan ve komünist yöneticiler tarafından “Büyük Gezi” denen “Büyük Göç”ü verebiliriz.
 
KÜLTÜR
Giyim insanın varoluşuyla, öncelikle doğa koşullarından korunmak amacıyla ortaya çıkmış bir olgudur. Geçmişten günümüze çeşitli doğal, toplumsal, etik değerlerin etkisiyle biçim değişiklikleri göstererek bugüne kadar ulaşmıştır.Ancak zamanla biçim farklılıkları gözlenmiştir. Bu çeşitlilikler, ait olduğu toplumun folklorik, sosyo-ekonomik yapısı, yaşanılan coğrafya, kullanılan malzeme, iklim gibi nedenlerle oluşmuştur.
Dünya uygarlığının çok önceki devirlerinde arkaik insanın kendi toplumunda, ait olduğu kabilede sosyal statüsünü belirleyen ve giymek zorunda olduğu giyimi vardır. Aslında bu bir zorunluluktan çok geleneğin insanlara sunmuş olduğu bir yaşam biçimi anlayışıdır. Bu durum sadece üste giyilenler olarak kalmamış, baş süslemelerine de yansımıştır.Geleneksel öğeler içeren bir giyim-kuşam örneği bize, ait olduğu toplulukla ilgili pek çok bilgi sunabilir. Toplumların yerleşik ya da konar-göçer olup olmadıkları, hangi tarihi olayları yaşadıkları ve etnolojik kökenleri konusunda bilgi verirler. Örneğin bir Türkmen ya da Yörük köyüne gidildiğinde kimin sözlü, kimin nişanlı, kimin dul olduğu başlığından, giydiği renklerden anlaşılır.İş ve, özel gün giysileri farklılıklar içerir. Düğün yapılan gelin başı ile gerdek sonrası yapılan başlık farklıdır. Köylerden kasaba pazarına gelindiğinde, kimin köyden olduğu giysilerden anlaşılır.Anadolu'da bugün neredeyse aynı köyün mahalleleri arasında bile farklılık gösteren geleneksel giyim-kuşam anlayışına rastlanmaktadır. Bu yüzden de hiçbir sanat tarihçisi, etnolog, halk bilimcisi, halk oyunları derlemecisi, desinatör "Türkiye'nin ulusal giysileri şudur" dememelidir.Kültür Bakanlığı, Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğünün Halk Bilim Araştırmacılarının yürüttüğü araştırmalar ve çalışmalar sonucunda Anadolu'nun giysiler alanında son derece çeşitlilik içerdiği saptanmıştır.Askerlik, iş gibi nedenlerle yaşadığı çevrenin dışına çıkan erkekler kent kültürüne uyum göstermiştir. Bu nedenle de saha araştırmalarında, erkek giyim-kuşamına ait bulgulara rastlamak zor olmaktadır. Oysa kırsal yaşamda kadın dışa kapalı kalmaktadır. Kendi toplumunun yaşam biçiminde geleneklerine göre giyinir. Süslenme gereksinimlerini gelenekte gördüğü ne ise, o şekilde karşılar. Çocuk giysileri de cinsiyete bağlı olarak belirli bir yaşa kadar özen taşır. Nazar anlayışı başlık ve giysilere takılan nazarlıklarda göze çarpar.Geleneksel yaşamda her kuşak kendinden önceki kuşağı izleyerek bu giyim-kuşam anlayışını, günümüze taşır. Ancak giyim-kuşam anlayışında hiçbir değişimin olmadığını söylemek mümkün değildir. En azından malzeme değişmekte, işçilik eski özenini yitirmekte, yaşanan günün koşulları farklı biçimleri doğurmakta ya da başka modalardan etkileşim gözlemlenmektedir.Kırsal yaşamda kadınlar vakitlerinin büyük bir kısmını çalışarak geçirirler. Bu açıdan bakıldığında günlük yaşam ve iş giysileri farklılıklar gösterir. Ancak özel gün giysileri ve başlıklar düğünler nedeniyle görülür. Anadolu'da bir genç kızın sözlenmesiyle yapılan "baş düzeni" sosyal statüsünü belirler ve evlilik, olgunluk, yaşlılık dönemlerinde bu önemini kesintisiz korur.Kültür Bakanlığı HAGEM, geleneksel giyim-kuşam anlayışında görülen bu farklılığı, Maddi Kültür Şubesi Folklor Araştırmacıları tarafından yapılan araştırmaları yayına dönüştürmektedir. Hergün değişime uğrayan Folklor (Halk Kültürü) öğeleri arasında yeralan ve Maddi Kültür konusu olan giyim-kuşam anlayışı da bu değişimden etkilenmiştir. Kurulduğu 1966 yılından günümüze kadar yapılan saha araştırmalarından elde edilen çok sayıda negatif ve dia-pozitif koleksiyonuyla, Türk Kültüründe önemli bir yere sahip olan HAGEM - İhtisas Arşivi; bu konuda çalışma yapan kişi, kurum ve kuruluşlara bilimsel çalışmalarında yardımcı olmaktadır. Saha araştırmaları sonucunda Bursa, Manisa, Sivas, Aydın, Gaziantep, Çorum illerinden derlenen bilgiler katalog halinde yayınlanmıştır. Bu kataloglarda her ilin farklı özellikler içeren köylerine gidilerek, orijinal giyim-kuşam parçaları, giyim tarzları tesbit edilmiş ve giysilerin 1/1 ölçeğinde dikiş kalıpları çıkartılmış ve bunlar yayınlarda 1/5 ölçeğinde yer almıştır. Bu çalışma çerçevesinde, 25 ilde kıyafet konulu araştırmalar yapılmış ve bunların yayın çalışmaları devam etmektedir.    Göçmelerin yerleştirilmesi, kullanılmayan alanlardaki iskanlarda yeni yer isimleri ortaya çıktığı gibi bazen de eski isimler göçmenlere izafeten değiştirilmiştir. Yeni göçmelerin yerleştirildiği yerlerin bir kısmına İhsaniye, Hayrıye, Lütfıyye bazılarına Padişahlara izafeten Selimiye, Osmaniye, Mamüretül Hamit, Hamidiye, Mecidiye gibi isimler verilmiş, bazı yerlere isegöçmenlerin geldikleri yerlerin isimlerini buralarda da yaşatmalarını sağlamak bakımından Ruscuk, Vidin, Tırnova, Kosova, Taşköprü, Filibeliler gibi adlar verilmiştir.
 
KIYAFETLER
Damat Kiyafeti:   Halk oyunları kıyafetini andırmaktadır. Bu kıyafetin aynısı halk oyunlarımızda kullanılmaktadır. Giyişinin özellikleri: Fes fesin üzerine beyaz tülbentle dolanır. Çizgili gömlek, şalvar ve cepken siyah renkli olup, bunları beyaz kuşak tamamlar. Beyaz kuşağın iki kenarına yöresel peşkirler takılır, kuşak süslenir.
Gelin kiyafeti:   Fes, çember sırmalı, peşkir, çakma sim işlemeli siyah şalvar (pantolon) dan oluşur. Fes kırmızı kumaş üzerine çeşitli takılarla süslenir. Çember türk işi dediğimiz nakışlarla işlidir. İşleme tamamen sim kırmadır. Başa çemberin özelliğini kabetmeden bağlanır. Çakma üzerine giydiği gelinliktir. Bu çakma bugün günümüzde "MİLLİ FÖKLOR KIYAFETİ" olarak benimsenmiştir. Mor ve kırmızı kadife üzerine tamamen simgelerle işli uzun önden açık gelinliktir. Çakmanın etekten görünen kısmını siyah parçaları buzgülü pantolon tamamlar eline peşkir verilir. Köyün düğünü genellikle iki gün iki gece sürmektedir.Düğünün ilk akşamı düğün evinde kadınlar ve genç kızlar türküler söylerler. Gündüz düğün evinde damata; saz ve oynanan oyunlar eşliğinde sakal traşı yapılır. Akşam köy halkı düğün evinin önünde takı merasimi için toplanır. Köy halkı meydana serilen kilimlerin üzerine damat için aldığı mutfak eşyalarını koyar. Köy imamı dua ettikten sonra, gençler damadı türküler eşliğinde köy içinde gezdirirler.Düğünün son günü ise erkek evinden arabaların oluşturduğu konvoy eşliğinde gelin almaya gidilir.
 
YEMEKLER
Köyün kendine özgü yemekleri de vardır. Bunlardan birkaçı dızmana, kırma, sarı burma dır. Köyün kendine özgü tatlısı ise "dizme" dir. Ayrıca köy halkı muhacır somunu denen ekmek yapmaktadır. Fırınlarda pişirilen bu ekmek günlerce bayatlamamakta, tazeliğini
korumaktadır. Muhacir, Sana, Puf, Köbete, Tutmaç, Kabaklı, Çığ, Lozanyalı, Bulgurlu, Tavuklu börek, Oruk kebab, Ekşili yaşni, Çoban kavurma, Etli soğanlı dolma, Pazılı kuzu kapama, Dana rotsa, Kağıtta biftek, Püreli kebap, Boroni, Kıymalı pırasa, Güveçte, Mantar, Mantarlı güveç, Tarhana çorba, Patatesli kebap, Dızman, Kabak pide, Un sarma, Kıkırtma, Pıraslı pide, Kulah pasta, Lahana aşı, Akıtma, Kaçamak, Samsa, Pirinçli pide, Sebzeli, soğan, Muammara, Haydari, Piyaz, Humus, Hörre, İşkembe çorba, Ezme çorba, Buhara pilavı, Örgülü pilavı gibi yemek çeşitlerı vardır.
 
TÜRKİYE’DE BULGAR GÖÇMENLERİ (MUHACİRLER)
1- Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Amasya, Tokat, Çorum
2- Edirne, Tekfurdağı, (Tekirdağ) Gelibolu, Kırkkilise, (Kırklareli) Çanakkale
3- Balıkesir
4- İzmir, Manisa, Aydın, Menteşe
5- Bursa
6- İstanbul, Çatalca, Zonguldak
7- İzmit, Bolu, Bilecik, Eskişehir, Kütahya
8- Antalya, Isparta, Burdur
9- Konya, Niğde, Kayseri, Aksaray, Kırşehir, Adana, Mersin, Silifke, Kozan ve Kahrmaman Maraş
 
DÜZCE’ DE BULUNAN BULGAR GÖÇMENLERİN BULUNDUĞU YERLER
Parentez içindekiler bulgaristandaki köylerini belirtmektedir. genelde aynı köyden gelenler uzun bir süre bg köy isimlerini kullanmışlar.
1. Sarıdere köyü- Gölyaka
2.Kapıcıköy - Düzce
3.Hasanağa köyü - Düzce
4.Taraş köyü -Düzce
5. Bostanlık (fevziye) köyü -Düzce
6. Üçyol (Saduva )köyü - Düzce
7.Taşköprü köyü - Düzce
8.İbrahimağa (selamlar)köyü -Gümüşova
9.Yakabaşı köyü - Gümüşova
10.Çaybükü (Basantı) köyü - Gümüşova
11.Bekirler köyü - Düzce
12. Muradiye mengencik köyü - Düzce
13. Musababa köyü -Düzce
14.Sallar köyü - Düzce
15.Abdal köyü -Düzce
16.Bakraz karaağaç köyü  -Düzce
17. Değirmen başı köyü-  Düzce
18.Akyazı köyü -Konuralp
19.Günbaşı köyü - Düzce
20.Esenli (şavuklu) köyü - Çilimli
21.Tepeköy -Çilimli
22.Pırpır,  - Çilimli
23.Kozluk köyü - Düzce
24.Kuşaçma köyü  -Düzce
25. Ballıca köyü- Düzce
26.Karaköy - Çilimli
27.Vakıf köy -Çilimli
28.İstilli   -Düzce
29.Kemeryanı köyü- Düzce
30 Daglık köyü - Düzce
31 Sarımeşe   -   Cilimli
32-(Sevdibuca) - Cumayeri
33- İhsaniye - Düzce
34- İslahiye -  Düzce
35- Şaziye  -  Düzce
36- Yeşilçimen -Düzce
37- Karaderehasanağa - Düzce
38- Hocaoğlu  - Düzce
39- Fevziye  -  Düzce
 
KAYNAK:Bulgar göçmenleri dereniği,Vikipedi int.sit.Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
ARNAVUT’LAR VE KÜLTÜRLERİ
Arnavutlar’da föklorik giyim kuşam
TARİHİ: Arnavutlar'ın kökeni meselesi, etnologlar arasında hala bir ihtilaf konusudur. Arnavutluk'un (Albania) asıl sakinlerinin bugünkü yurtlarına nereden geldiklerine ilişkin meseleye çözüm olarak birçok varsayım ortaya atılmıştır. Kafkaslar'da 'Albania' adlı başka bir yerin varlığı, 'Albania' adının nereden kaynaklandığının gizemini sürdürmesi ve öte yandan bu ismin, Arnavut halkının kendisince bilinmemesi ve de Arnavutlar'ın Balkan Yarımadası'na gelişine dair tarihin ve efsanelerin ortaya koyduğu somut bir kaydın olmaması Arnavutlar'ın kökeni meselesini çözümü zor bir hale getirmiştir.Fakat, her ne olursa olsun, bugün genel olarak kabul edilmiştir ki Arnavutlar Güneydoğu Avrupa'daki en eski ırktır. Bütün bulgular şuna işaret etmektedir ki Arnavutlar, birbiriyle akraba İlliryalılar, Makedonyalılar* ve Epirotlar tarafından tarihin çeşitli dönemlerinde temsil edilmiş ilk Ari göçmenlerin soyundan gelmektedirler. Çoğu etnolog ve dilbilimcinin kanısına göre, İliryalılar, yarımadanın güney kısmında yerleşik olan ve sınırları İtalya ve Trakya'ya kadar uzanan Helen öncesi Tyrrhenopelasgia halkının çekirdeğini oluşturmuşlardır. İliryalılar daha geniş bir anlamda aynı zamanda Pelasgialıdırlar. Dahası, Yunan yazarlarca "barbar" ve "Helen olmayan" olarak adlandırılan bu akraba ırklardan İliryalılar'ın, Gegler'in yani kuzeyli Arnavutlar'ın ataları, Epirotlar'ın ise Tosklar'ın yani güneyli Arnavutlar'ın ataları olduklarına inanılmaktadır. Bu genel kanı, Strabo'nun İliryalılar ve Epirotlar arasında sınır oluşturduğunu belirttiği Via Egnatia ya da Egitana'ya ilişkin ifadesinin pratikte bugün Gegler'i ve Tosklar'ı ayıran Shkumbini ırmağının akışına karşılık gelmesinden doğmuştur. Aynı coğrafyacı, Epirotlar'ın aynı zamanda Pelasgialı olarak adlandırıldıklarını ifade etmiştir. Bugün bile anısı çağdaş Arnavutlarca Tanrı'ya verilen isim "Zot" olarak kalan Pelasgialı Zeus'a antik çağların en ünlü kahininin olduğu yer Dodona'da tapılmıştır. Herodot'a göre bu kutsal yerin civarına Pelasgia denilmekteydi.Dahası, etnologların bu bulguları kendilerini gururla Balkan Yarımadası'nın asıl sakinlerinin torunları olarak gören yerlilerin bozulmamış olan gelenekleriyle desteklenmektedir. Onlar, bu sebeple, bu topraklar üzerindeki asıl hakkın kendilerinde olduğunu düşünmektedirler. Aynı zamanda bu geleneklerin gücüyledir ki Arnavutlar, diğer Balkan uluslarını fazlasıyla kendilerinin olanı sahiplenmiş yabancılar olarak görmektedir. Bu sebepledir ki Arnavutlar ve komşuları arasında yüzyıllar boyunca süregelen sınır savaşları olmuştur.Bugünkü Slav kökenli Makedonyalılar değil.Anadoluya bilinen ilk Arnavut göçleri Arnavutluğun ve Arnavut'ların yaşadıkları diğer bölgelerin (eski Yugoslavya ve Makedonya) Osmanlı idaresine geçmesiyle başlamıştır. Bu bölgelerdeki Arnavutların 15. yy dan itibaren edebiyat ve askeri açıdan eğitim ve ekonomik yönlerden ve İslamın kalası olan Anadolu topraklarına göçlerini başlatmıştır 15 yy dan öncede devşirme amaçlı Arnavut prensleri Anadolu’ya getirilmiştir.Daha evvelde Bizans içinde görev yapan paralı Arnavut askerler vardı fakat bunlar çok küçük bir kitleydi esas büyük göçler Osmanlının Balkanları idaresi altına almasından sonra başlamaktaydı.Türkiye’ye ilk göç eden ve gelen Arnavut'lar Osmanlı saraylarına gelen ve paşalıktan saray muhafızlığına kadar bir çok görevde bulunan Arnavutlardır, bunlar aileleriyle gelmişlerdir.Ve ilk olarak Fatih sultan Mehmet döneminde getirilen Arnavutların büyük bir kısımı İstanbul'un Arnavutköy adıyla bilinen semtine yerleştirilmiştir. yine aynı dönemde Karadenizde Rize ,Samsun ve Trabzon gibi şehirlerede birçok Arnavut iskan ettirilmiştir. Osmanlı bünyesinde görev alan ve İstanbulda iskanlı 60.000 Arnavut vardı ve bilindiği gibi en çok devlet adamı (paşa ve vezir ) çıkaran etnik grup %60 ile Arnavut'lardır.Osmanlı’da sadrazamlık makamına 215 kişi geldi. Bunlardan 35’i Arnavut’tu. Bir baktığımız zaman, Türk dilinin en büyük üstadı Şemsettin Sami'nin Arnavut asıllı olduğunu görüyoruz. Türkiye'de büyük yankıları, etkileri olan Jöntürk Hareketinin ideologları arasında, Arnavut asıllı Osmanlı aydını İbrahim Temo'yu görüyoruz. Ulusal Kurtuluş Savaşımızı simgeleştiren, İstiklal Marşımızın ozanı olarak Arnavut asıllı Mehmet Akif Ersoy'u görüyoruz. Yine Osmanlı tarihinde baktığımız zaman, en uç noktada, Budin Kalesini, Budin Vilayetini koruyan, 70 yaşın üzerinde, elinde kılıçla düşmana teslim olmadan şehit olan son Budin Valimiz Arnavut asıllı Abdurrahman Abdi Paşayı görüyoruz. Hatta, Balkan Harbinin sonlarında Selanik'i savunan son vali olarak da, yine, Arnavut asıllı Tahsin Paşayı görüyoruz. Evet Arnavutların Osmanlı idari kadrolarının içinde bulunmalarının haricinde ekonomik nedenlerle(Arnavutluğun dağlık oluşu ve tarıma elverişli olmamasından) veyahut tahsil amacıylada Anadolu’ya bu dönemlerde bir çok Arnavut gelmiştir. Bu göçler balkan savaşı ve 1. dünya harbinden sonra Arnavutluk dışında Sırbistan ve Makedonya bölgelerinde yaşayan Arnavutların Anadolu’ya göç etmeleriyle ve 2. dünya savaşından sonra sosyalist Slavların zulmünden kaçmak için Türkiye'ye göç etmeleriyle devam etmiştir . Yugoslavya'da Türkçe konuşan azınlığın %70 ini Arnavutlar oluşturmaktadır.Arnavutların büyük bir kısmına Türkiye'ye zorunlu göç yaptırılmasının en büyük sebebi de Balkanlarda kendilerini müslümanlıkla eş gördükleri ve Sosyal konumlarını düzeltmek için Türkçe'yi benimsiyen Arnavutların kendilerini Türk olarak sunmalarıdır . Fakat bu,beklediklerinin tersine Türkiye'ye göçe zorlanmalarına neden olmuştur. Son yapılan göçler dayanarak 1965 te yapılan bir araştırmada Türkiye'de 535520 Arnavut tespit edilmiştir. Son gelen Arnavutların dağılım ve yerleştirilmesi ise batı ve orta anadolu ağırlıklı Türkiye'nin çeşitli İllerini kapsamaktadır. Samsun, Tokat, Yozgat, İstanbul, Bursa, İzmir, Ankara, Sakarya gibi illere yerleştirilmişlerdir. bu yerler arasında Arnavutça konuşanların büyük bir çoğunluğunu İstanbuldakiler oluşturmaktadır. Ve ayrıca Adana, Amasya,Kayseri,Elazığ ve Kahramanmaraş gibi illerde de geneli 100.000 nin altındaki köylük bölgelerde yaşamaktaymışlar. Yozgat'ta yaşayan toplulukların genel nüfus sayımında kayıtlara geçmediği de bu dönemlerde gözlenmiştir.Türkiye’ye son göçlerde gelen Arnavutların bu kadar farklı bölgelere dağıtılmaları ve yerleştirilmelerindeki en büyük nedenlerden biride Arnavutlar'da klanlara dayalı geniş sülalelerin birbirleriyle 700 seneyi aşan kan davalarının bulunması ve bunun Türkiyede devam etmesini önlemek amaçı ve boşalan Ermeni ve Rum köylerinin boş kalmasını önlemek olarak sayabiliriz. Türkiyedeki Arnavutların sayısını kesin olarak tahmin etmek çok güçtür çoğunluk olarakta zaten bu ayrımın yapılamsını istemezler ama tahmini olan 5 milyon civarında Arnavutun halen dillerini unutsalar bile varlığını sürdürdüğüdür. Sadece Türkiye'de değil Osmanlı İmparatorluğu döneminde, hemen hemen, imparatorluğun her bölgesinde, çeşitli kademelerde asker olarak, mülkî idare amiri olarak, hukuk adamı olarak görev almışlardır. Onların, bugün, bütün Ortadoğu ülkelerinde, Afrika ülkelerinde kalıntıları olan Arnavut kolonilerini görüyoruz; onlarla, sık sık, Libya'nın, Mısır'ın Arnavut kökenli bir diplomatı olarak, Suriye'nin Arnavut kökenli bakanı, başbakanı olarak, Suudî Arabistan'ın Arnavut kökenli işadamı olarak karşılaşıyoruz. Bu Arnavut kolonilerinin, hemen hemen hepsi Türkiye'ye bağlıdır, Türkiye'ye sevgiyle bakar, hemen hemen hepsinin Türkiye'de akrabaları vardır.
Arnavutların Göçlerinin Sebepleri [:İlk büyük göç Osmanlının Balkanlara hakim olmasıyla hiristiyan Arnavutların İtalyadaki adıyla arbereşlerin(Arnavutça:Arberesh) İtalyaya ve Ukrayna’ya yapılan göçleridir. Bu göçlerin sebebi müslüman bir devletin hakimiyeti altında yaşamak istememelerinden kaynaklanmaktadır. Daha sonraki göçlerin esas sebebi Balkan savaşlarında Osmanlının Balkanlardan çekilmesi ve müslüman toplulukların savunmasız kalmasıyla Sırpların,Bulgarların,Yunanlıların daha fazla toprak kazanmak için Arnavutların tarihi sınırları içinde kabul ettikleri yoğun yaşadıkları yerler olan Kosova, Makedonya, Karadağ ve Çamerya(yanya) bölgelerini ele geçirmeleri ve buralarda yaşayan halkın zor kullanarak şiddet, zulümle ve baskıyla yerlerinden zorla göç ettirilmeleri sonucunda olmuştur. Özellikle balkan harbinden sonra Arnavutların yoğun yaşadığı yer olan Toplica şehrinde Sırplar tarafından büyük bir katliam yapılarak tamamı Arnavut olan bir şehir etnik temizlik yapılarak bugün bir tek Arnavut yaşamamaktadır. Daha sonraki ikinci büyük soykırım 1945'te Yunanlılar tarafından Çameryada uygulanmıştır. Tarihimizin yakın dönemlerindede Bosna ve Kosova’da tekrar bu soykırım hareketlerinin gerek Arnavutlara gerekse diğer müslüman topluluklara uygulandığını görmekteyiz. ayrıca son olarak 1945 yılında Yugoslavya devletinin Makedonyada,Arnavutların nüfusunun Makedonlardan fazla olmasının engellemek için bilinçli bir göç politikası oluşturmuştur.
Kaynak::www.albanian.com
Çeviri: Agron (Arnavut Forumu Üyesi)
Arnavutların dünyadaki dağılımları:Avrupa’da 2 milyondan fazla Arnavut bulunmaktadır. Arnavutların Avrupa’da bulunduğu ülkeler Arnavutluk, Kosova, Karadağ, Makedonya, Yunanistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya, Romanya, Birleşik Krallık, Almanya, İsviçre, İsveç, Avusturya, Fransa ve Türkiye’dir.Türkiye'de kaç Arnavut olduğu konusunda kesin bilgi yoktur, ama gayrı resmi olarak bu sayının 200.000 - 1.300.000 arasında olduğunu tahmin edilmektedir Ancak bu nüfusun ne kadarının Arnavut kimliğini benimsediği belirsizdir. Ethnologue web sitesi, 1965 sayımına göre Türkiye'deki Arnavutların sayısını 200.000 olarak belirtmektedir . Arnavutların çeşitli tarihlerde Türkiye’ye büyük göçleri olmuştur.Bunlar genele balkanlardaki karışıklıklar zamanında olmuştur. 1877-78 yılında meydana gelen Osmanlı-Rus savaşında ya da daha önceden göçler olduğu bildirilmekteysede herhangi bir tarihi kaynak bulunmamaktadır.Bilinen en büyük göçün 1912 Osmanlı Balkan harbiden sonra olduğu tarihi kaynaklarda belirtilmektedi.Osmanlının bu savaşta yenilmesinden sonra Sırpların kontolüne geçen Kosova’dan büyük bir göç yaşanmıştır.Daha sonraki ikinci büyük göç 1924 yılında Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi kapsamında Türkiye'ye Güney Epir'den ve Ege Makedonyası'ndan gönderilen Arnavutlar'dan oluşmaktadır,Balkanlardaki karışıklıklar ve Yugoslavyanın özellikle müslüman topluluklara uyguladığı baskılar devam ettiği için II. Dünya Savaşı sonrası Yugoslavya'dan (bugünkü Kosova ve Kuzey Batı Makedonya) göçler devam etmiştir. 1945'ten günümüze kadar hala artan ve azalan oranlarda göçler yaşanmaktadır. Türkiye'deki Arnavutlar'ın çok büyük bir kısmı Sünni mezhebindendir, çok az bir kısmı da Bektaşi inancına sahiptir.Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşanın iktidarı döneminden kalma Arnavutlar da vardır
Kaynak: www.facebook.com/group.php?gid=47008921246
 
KÜLTÜR
Arnavut dili: Arnavut dili Arnavut’çadır ve Hint-Avrupa dil ailesinden Avrupa koluna mensuptur. Ancak bu dil ailesi içinde kendinden başka dalı olmayan tek dildir. Arnavutça köken olarak antik Pelasg dilinden gelmektedir. Arnavutça Toska Şivesi ve Gega Şivesi olmak üzere iki büyük şiveye ayrılır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça, Farsça ve Türkçede bulunan bazı kelimeler Arnavut’çaya yerleşmiştir ancak Enver Hoca (Arnavutça: Enver Hoxha) döneminde öz Arnavutça politikası doğrultusunda sözkonusu yabancı kelimeler Arnavutçadan çıkarılmıştır.
Arnavutların dini : Sosyalist Enver Paşa yönetiminden önce hemen hemen hepsi müslüman olan Arnavutların rejimden sonra kimlik bunalımı yaşamasıyla hristiyanlığa ggeçişler olmuştur. Arnavutluk'ta ki Arnavutların %70 i müslüman, %10 u hristiyan, %20 si ise ateistir. Kosova, Makedonya ve Türkiye'de ki Arnavutların çoğusu müslümandır, hristiyanları azınlıktadır.
Arnavut kültürü : Genel anlamıyla Arnavutlar ataerkil ve tutucu bir milletir. Arnavut kültüründe kıdem ve saygı esastır. Bu nedenle yaşlılara büyük bir saygı vardır. Sülaledeki ya da ailedeki en yaşlı insan reis olarak kabul edilir ve sözlerinden dışarı çıkılmaz.. Doğum, evlenme gibi önemli günlerde yapılan törenlerde sıkı bir disiplin ve seremoni dikkat çeker.Kulturel benzesmelereden yola cikarak Balkan halklarinin etnik gruplarina ulasmaya calisirsak corba oluruz.
 
KIYAFET
Geleneklerimizde giyim kuşam: Dünyanın neresinde olursa olsun her toplum, sahip olduğu kendi öz kültürünü ve yaşama biçimini hayatının her bölümünde yansıtmıştır. Giyinme insanlık tarihinde soğuk ve sıcaktan korunma gibi doğal nedenlerle başlamış, daha sonra zamanla halkın yaşama biçimini kattığı folklorik giyinme tarzı ortaya çıkmıştır. Şu anda sanayi çağındayız ve çevre şartları gereği günlük giyim kuşam tarzımız değişmiştir. Fakat folklorik anlam taşıyan giyim geleneğimizi gelecek kuşaklara aktarmak, Arnavut halkının kültürel kimliğini yaşatma açısından çok önemli buluyorum.Bizim toplumumuzda folklorik özellikler taşıyan giyinme tarzına çeşitli törenlerde, özel günlerde ve halk oyunlarımızda rastlıyoruz. Bir milletin, tarihi boyunca ortaya koyduğu eserlerin hepsine kültür denir. Her şey zaman içinde işlenir, gelişir ve güzelleşir.
Erkek giyim: Erkek giyiminde sadelik hakimdir. Süsleme amacıyla sade motifler kullanılmış; cepken (yelek) sırtlarına ve pantolon olarak kullanılan tırçe’lere işlemeler yapılmıştır.
1-Kep, 2-Cepken (Yelek), 3-Mintan (Gömlek), 4-Kuşak, 5-Tırçe(Pantolon), 6-Çorap, 7-Tozluk, 8-Çarık
Kadın giyim: Daha zengin görünümlü ve çeşitlidir. Genç kızlarımız başlarına Kep; evli kadınlarımız ise Şamiye takarlar. Kadınlar yeleklerin içine Kmayşe denilen gömlekleri giyerler. Şalvar kadın giyiminin vazgeçilmez parçasıdır. Üsküp Yöresinde şalvar giyilir. Kosova yöresinde ise etek giyilir. Eteğin önüne önlük bağlanır. Yün önlüklerde kilim desenleri vardır. Genellikle bele Kolon denilen gümüş kemer takılır ve altın veya gümüş ibrişimlerle süslenir. Ayağa papuç giyilir.Merasimlerde dikkat çeken giyimdeki ihtişamdır. Eskiden gelinlik olarak giyilen şalvarlar bugün hemen her kadının merasimler de giyilmek üzere sakladığı giyecektir 1-Kep - Şamiye, 2-Kmayşe (Mintan), 3-Yelek, 4-Şalvar, 5-Kolon (Kemer) 6- Papuç.
 
FOLKLÖR VE DANSLARI
Arnavut föklorü.. Teskhoto oro denen oyun Turkler tarafindan da "Agir oro" veya " Düz oro" yakin bir benzeri ise "sefte oro" adiyla oynanir. Arnavutlar davul ve zurnayi Turklerden ogrendigine gore buna Arnavut veya Torbes oyunu demek Türk oyunu demek kadar imkansizdir. Hepsinin bir adimi muhakkak katilmistir içine 10 asirdir.Ayrıca Arnavut ve Debreli Arnavut kiyafetleri cizim olarak harika olmakla beraber musluman kiyafeti degiller. Bu cok basit bir ayrımdir. Debre ye gittiginide gormussunuzdur. Musluman Arnavutlarin kafasindaki siyah değil beyaz yuvarlak keçedir. Eğer kafadaki sapka siyah ve dik ise Hiristiyan’dir. Yuvarlak ve çoğunlukla beyaz ise müslumandır.
Torbesler bahsinde resimlerle Torbesler başlığını acarsanız aynı şekilde oradaki bazı Torbes koylerinde çekilmiş eski resimlerde de siyah başlıklı olanlarin Hiristiyan olduklarinı görürsünuz. Müzik kültürümüzde enstrüman olarak;
1-Akordion, 2-Daire (Def), 3-Dümbelek (Darbuka), 4-Kaval, 5-Keteli (iki telden yapılmış bağlama, 6-Klarnet, yer almaktadır.
Arnavut oyunları: Pembe, Köprilinka, Südrinka, Oda metavan, Çoba, Çaçak, Payduşka, Karadağ, Dimka
Rumeli türküleri: Alişimin Kaşları Kara, Kırmızı Gülün Adı Var, Vardar Ovası, Gostivar, Deryalar, Bulut Gelir Seher İle, Ramizem, Arda Boyları, Kalk Gelin Hanım, Yandı Kumanova, Debreli Hasan
Arnavut düğünü Formun Üstü cok renkli bir seramonidir. ortalama bes gun surer. ilk gun ceyiz getirilir. ikinci gun ceyiz serilir. ceyiz serme gununde temenna ritueli yapılır, 'oy kosava, nanayime' esliginde. ucuncu gun kına gecesidir. gelin hanım bu gece ortalam bes altı kez kıyafet degistirir. aynı gece erkekler, evin onünde, Bursa icin atıcılardan gelen calgıcılarla eglenti yaparlar. bu eglentide erkekler kadın kılıgına girip yarısırlar. hatta bir kova sıcak su bir kova soguk su konulur horanın orta yerine. damat dayanıklı mı degil mi o olculur. kadınlar ise kınada bol bol aglarlar. dugun sabah başlar evin onunde. gelin almaya gidilir, bir suru arabayla. her arabada oyalı havlular olur. gelin alınır, bu bile eglencelidir. gelin saklanır, damat gelinin arkadaslarına para vermeden gelini cıkartamaz. gelin eve gelir carsaflar esliginde. carsafların ustune altın, yoksa para, para da yoksa pirinc atılır. ev bereketli olsun diye. cam kırılır, ugursuzluklar tuz parca olsun diye. hora tepilir yeni cift neseli olsun diye.dugun ertesi mevlut okutulur, kayınvalide tum esi dostu cagırır. gelinim annemin ak sutu gibi beyaz der. burda bekaret vurgulanır. gelin herkesin elini oper, yeni hayatına başlar. Bu yazdıklarım hala uygulanıyor, dilerim hic yozlasmaz. gayet guzeldir yeni cift icin, her anı ozeldir ayrıca. ozel ve anlamlı. halay eksik olmaz, oy kosoves şarkısı mutlaka çalınır ama ramo ramo sevgilim de es geçilmez  Bu adetlerimiz diğer kültürlerle benzerlik göstermektedir. Ben burada sadece diğer kültürlerden farklı olan adetlerimizden söz edeceğim. Söz kesimini takip eden ilk Pazar günü “PETLA” yapılır ve davetlilere şeker ve yoğurtlu olarak ikram eder.Nişan töreni yapılmaz. Nişan yüzüğü erkek tarafı tarafından kız evine gidilerek gelin adayına takılır. Damat kız evine gitmez. Düğünlerimizde Cumartesi gecesi ve Pazar günü müzik ve folklor eğlenceleri düzenlenir. Pazartesi sabahı ekmek pişirilir ve içine para konur. Parayı bulana bahşiş verilir. Düğünü izleyen Çarşamba günü gelin ile damat kız evine gider. Pazar günü erkek tarafı ailenin ileri gelenleriyle birlikte kız tarafına “Damat Yemeği”ne gider. Damat içerideyken ona çeşitli şakalar yapılır. Çaya tuz katma, ayakkabısını saklama, değiştirme veya içine su doldurma gibi. Ertesi Pazar da kız tarafı erkek tarafına yemeğe gelir.
YEMEKLER
Arnavutluk mutfağı; Akdeniz ve Balkan mutfaklarının bir sentezi niteliğindedir. Tarihsel arka plan ile sıkı bir bağ içerisinde gelişmiştir. Bu açıdan Yunan, İtalyan ve Osmanlı etkisini görebilmek mümkündür. Arnavut mutfağında ana öğün öğle yemeğidir. Salatalar, domates, salatalık, taze yeşil biber gibi taze sebzeler ile zeytin, zeytin yağı ve tuz sıklıkla kullanılmaktadır. Dıraç, Avlonya ve Sarandë gibi kıyı kentlerinde ise deniz mahsulleri mutfağı gelişmiştir. Arnavutlar sebze yemeklerinin yerine et yemekleri ile hamur işi türündeki yemekleri yapar ve yerler. Patates bile bütün olarak haşlanıp yenir. Pırasa sebzesi de ancak hamur işi ile yani börekte (pite) yenir.
Et yemekleri içinde Arnavut ciğeri meşhurdur. Kuru Fasulye yemeği acılı olur. Çara adını verdiğimiz Arnavut Biberi katılır.Miş Oriz” adını verdiğmiz etli pirinç pilavı da meşhur olup, bu yemek fırında pişirilir. Undan Çul ve Bagirdan gibi yemekler yapılır. Tırhan yemeği de meşhurdur. Ekmekler küçük küçük doğranır, tarhana çorbası tepsiyle dökülür (tepsi seviyesine kadar) üzerine kızgın tereyağı gezdirilir. Hamur işi yiyecekler hem zengin hem de çeşitlidir bunları şöyle sıralayabiliriz Pırasa Böreği (pitesi) Pet me Praz, Pet me Ciz (Ekşimikli Pide), Pet me Muşknaye (Ciğerli Pide) Haymali Pite, Gırklan Pite, Purpeç, Fliye, Krelon, Mantı, Samsa (Sarımsaklı-Yoğurtlu) Birde yemek kültürümüz içerisinde PETLA’nın yeri başkadır. Söz kesme âdeti içinde yer almaktadır. Söz kesilip mendil veya bohça alınınca ilk Pazar günü erkek tarafı lokma denilen “PETLA” yapar ve tüm davetlilere yoğurt ve şekerle birlikte ikram eder.
Tatlılara gelince; tatlı çeşitlerimizden KAYMAÇİN yeni doğum yapmış ineğin ilk sütü ile yapılan Kerem Kramel denilen bir tatlıdır. Sütlaç vazgeçilmez bir tatlımızdır. Bir baklava çeşidi olan ALEGİN, su ve pirinçle yapılan ZERDE’yi saymamız mümkündür. Arnavut Ciğeri, Tatlısı, İskodrası, Çullaması, Elbasan tavası, Salatası, Böreği, Ciğerkebabı, Püreli ciğeri, Arnavut ciğerli pirinç pilavı,Yahnisi, Balkabaklı böreği, Pırasalı böreği, Hindi ciğerigibi yemek çeşitleri de bulunmaktadır.
 
TÜRKİYE’DE ARNAVUT’LARIN BULUNDUKLARI YERLER
İstanbul, İzmir, Adana, Ankara, Sakarya, Bursa, Yozgat, Samsun, Kahramanmaraş, Elazığ, Düzce, Amasya
 
DÜZCE’ DE ARNAVUT’LARIN BULUNDUĞU YERLER
Merkez: Cedidiye mah., Çay mah., Çakırlar mah.
KAYNAK:www.lezzetlli.com, Arnavut Kardeşliği Kültür ve Dayanışma Derneği Balkan Dernekleri net, Vikipedi net, Derleyen: İbrahim Tuzcu
 
ROMAN’LAR VE KÜLTÜRÜ
a228 Romanlar Kimdir? Tarihi Soyu Hakkında Bilgiler
Roman’ larda bayan föklorik giyim
TARİHİ: Avrupa'nın muhtelif yerlerinde, İran, Belücistan v.b. gibi, Asya memleketlerinde, Mısır'da, şimali Afrika'da ve Amerika'da yaşayıp, lisanları, yaşayışları, bedeni ve ruhi vasıfları ile diğer milletlerden ayrı bulunan, ekseriya gezici bir kavme verilen adlardan Türkiye'de kullanılanıdır. Bu kavmin muhtelif isimleri başlıca iki menşe'e irca edilebilir. Bazıları Çingene ve bazıları da egyptus ("kıpti") kelimesi ile alakadar görürler; fakat bundan başka da Hind dilinde toyeng (musikişinas, dansöz) kelimesi ile veya athinganus (Athos, Aynoros) rum keşişleri ile alakadar bulanlar veyahut brahman kitaplarında paryalara verilen çandala adının muharref bir şekli telakki edenler vardır. Çingenelerin lisanslarını hindlilerinki ile mukayese etmek suretiyle, onlar ile akrabalıkları açık bir şekilde isbat olunduktan sonra, vaktiyle İndüs sahillerinde yaşayan çangar veya zingar denilen halkın adını taşıdıklarını ve kendilerinin de onlardan geldiği hemen umumiyetle kabul edilmiştir. Çingenelerin Balkan milletlerinde, orta Avrupa ve İtalya'da adları Türkçedeki Çingene kelimesinin muhtelif şekilleridir: ciganin (bulg.) (ciganu rumen ve buradan macar. cigany ve daha sonra çekceden çinkan), zigeuner (alm.) zingari (ital.) cingano (venedik.) ve tsigane (frns.). Diğer taraftan, Çingenelerin Mısır'dan neş'et ettiği farz ve kabul edilerek bunlara kıpti denilmiştir ki, gipsy (ingil.) agypciano (eski ispanyol.), gitano (bugünkü ispanyol.), gitane (frns.) kelimeleri bundan gelir. Fransızların bunlara ilk defa Bohemya'dan geldikleri ve çek krallarından aldıkları müruriye ile bazı hakları tanıyan ve sikaları gösterdiklerinden dolayı, bohemien, holandalıların ise, evvela Macaristan'dan geldikleri için, ungern ve sonra, Danimarka ve İsveç de olduğu gibi, tatar oldukları zannı ile tatern veya tötern yahut putperesliklerine işaretle, heidenen demeleri, Çingenelerin ne kadar muhtelif adlar ile anıldıklarını gösterir. (Şark memleketlerindeki adları ve menşeleri için bk. mad. LULİ ve ZOT). Bunlardan başka halk arasında, teklifsizce, Türkiye'de pırpırı, kara-oğlan Finlandiya'da mustalöinen ("kara"), Macaristan'da faraonepe ("firavun kavmi ve firavun oğulları"), Yunanistan'da zapari, şark ermenileri arasında boşa denilir. Fakat Çingeneler kendilerine rom ("insan") bazan da kalo ("kara") derler.Bir kısım Çingeneler memleketlerinin küçük Mısır denilen yer olduğunu ve bu memleketin fazla kalabalık ve geçimi dar olması dolayısı ile hicrete mecbur kaldıklarını söylemişlerdir. Küçük Mısır, Strassburg kronikçisi (XVI.asır sonu) Specklin'e atfen Batailard'ın söylediğine göre, Epir'dir. Diğer taraftan Thököly İmre'nin katibi Komaromi Janos'e göre, XVII. asır sonlarında İzmit civarına küçük Mısır tesmiye edilmektedir ki, Çingeneler de, belki uzun bir müddet burada ikametten sonra, Avrupa'ya buradan geçip dağılmışlardı. Çingenelerin Mısır'dan çıktığı, daha İsviçre'de ilk defa görüldükten bir sırada (1419), Bern kronikçisi Justinger Konrad tarafından ileri sürülmüşse de, aradan iki asır geçtikten sonra bile, bu meseleyi ilmi bir şekilde ve dil mukayesesi suretiyle Almanya'da Bonaventura Vulkanis (ölm. 1614), isbata çalışıyordu ki, sonradan bir çokları bu tezi müdafaa etmişlerdir. Çingenelerin menşe'lerinden uzun uzadıya bahseden Evliya Çelebi "kavm-i kababete" dediği ve "kavm-i amalikanın" inkirazından sonra Mısır'da, Firavun'un bu kavimden olduğunu ve uzun müddet hakimiyet kurduklarını bildirdiği Çingene kavminin asıl vatanını Mısır'a bağlamakta ve bunların Firavunlar zamanından beri Rumeli'ye, bilhassa Gümülcine'ye geldiklerini ve "Mısır hakkı için ve Gümülcine'miz hakkı için" diye yemin etmek suretiyle, asıl vatanları ile o zamanki vatanlarını işaret ettiklerini kaydeder.Bizans kroniklerine göre, 835'te Kilikya'da Anazarbas (Aynzarba, Anavarza) şehrinde bir Çingene grupunun mevcudiyeti anlaşılmaktadır. X.-XIV. asırlarda bir çok Çingene grupları İran tarafından gelerek, Suriye üzerinde veya bir müddet Bizans arazisi üzerinde kaldıktan sonra, Mısır ve şimali Afrika ya geçtiler ki daha sonra buradan İspanya ve Avrupa'ya da yayıldılar. Daha ehemmiyetli gruplar Frygia, Bithynia ve Hellespontus'tan geçerek, Balkanlara ve oradan Avrupa'ya dağılmışlardır. öyle görülüyor ki, balkan yarım adasının mühtelif yerlerinde ve bilhassa Peleponez'de, birkaç asır kalmışlardır. Bir çok yerde, bilhare Mora rumları arasındaki dahili harpler zamanında veya osmanlı fütuhatı esnasında yıkılan ve mısırlı diye zikredilenlerin Çingenelere ait olduğu muhakkak bulunan Giftocastron adındaki kale harabelerinin mevcudiyeti bunu gösterir. Korfu adasına ait vesikalarda XVI. asır içinde Çingeneler sık-sık bahis mevzuu idiler.Yunanistan'dan buraya göçerek 1326'da frank baronlarının hizmetinde bulundukları kaydedildiği gibi, 1370'ta, yerli vassal olarak, adları geçer. Bu adada, 1396'da Anjou hanedanından venediklilere intikal ettiği vakit, bir foedum acingarum ("Çingene cemaati") bulunuyordu. Daha sonra XV. asırda bir bizans şairi. Mazaris, Peleponez'de yerleşen 7 milletten birinin de Kıptiler yani Çingeneler olduğunu kaydettiği gibi, yine bu asır içinde Mora'dan geçen seyyahlar Modon şehri yanında birçok Çingeneler yaşadığını söylerler. Sırp kralı Stephan Duşan 1348'de Çingenelere bir manastır vermişti. 1370'te Eflak'a geçen Çingenelerden 40 aileye 1387'de voyvoda Mırcea'nın yer verdiğini görüyoruz. Yine bu asrın sonlarında Erdel'e de göçmüşlerdi. Almanya'da ilk defa 1417'de görünen Çingenelerden, Alberto Krantius Saxonia adlı eserinde uzun-uzadıya bahseder ve bunlara da grande banda der. Çingeneler 1427'de Fransa'da 1433'te İtalya'da görünmüşler ve bundan sonra düğer Avrupa memleketlerine de yayılmışlardır. Bunlar İngiltere'ye XIV. asırda geçmişlerdir. Amerika'ya münferit surette muhaceretleri XIX. asırdadır. Çingeneler, Avrupa'da ilk göründükleri vakit iyi karşılandılar. XV. asrın sonlarında Papanın himayesini temin ettikleri gibi, her memlekette hükümdarlar ve prensler trafından ihsanlar, imtiyazlar ve hediyeler aldılar. Fakat çok geçmeden bunun bir aksülameli oldu ve hemen her yerde, bilhassa Türklere, casusluk yaptıkları suçu yüklenerek, takiplere ve tazyiklere maruz kaldılar. XVI.-XVIII. asırlarda Çingeneler hakkında, çok defa ölüm cezasını da ihtiva eden, şiddetli karar ve hükümler verildi. En büyük itham mevzuu büyü yapmak, çocuk çalmak ve insan eti yemek suçları idi. Habis ırk olarak, her yerde tel'in ediliyorlardı. İngiltere, Fransa ve Lehistan'da XVI. asırda, Çingenelerin imhası hakkında, resmi makamlarca tedbirler alındı. Bunun neticesi olarak, Fransa'da, ancak küçük bir Çingene grupu, Basklar arasında kalabildi. Lehistan'da ve İngiltere'de, kıral dedikleri reislerinin idaresinde, pek güçlükle ve mütemadiyen azalmak suretiyle yaşayabildiler. Çingenelere karşı girişilen bu imha hareketlerine XVII. asırda İsveç'te, Danimarka'da, uzun müddet kilise ve hükümet makamları tarafından İtalya'da, XVIII. asırda Avusturya ve Rusya'da devam edildi. Nisbeten daha az tazyik gördükleri yer Eflak ile Macaristan'dı. Maamafih Eflak'da da esir sınıfına mensuptular. Hür vatandaşların haiz oldukları haklardan mahrum idiler. XVIII. asır nihayetinden itibaren, Çingenelerin iskanları hususunda bütün Avrupa'da alınan tedbir ve kararlar sayesinde, vaziyetleri iyileşmeğe başladı ve bazı şartlar altında serbestçe hareket edip, bir takım sanatlar ile de meşgul olabildiler.Çingeneler her yerde voyvoda, çeribaşı, kıral v.s. namlarını taşıyan reislerin idaresi altında, Çingene çergesi denilen çadırlarda göçebe hayatı yaşarlar. Reisleri idare ettiği Çingene kabilesinin hakimidir. Çingeneler bulundukları memleketin kanunlarına ve içinde yaşadıkları milletin lisan, din ve adetlerine kolaylıkla alışırlar. Bununla beraber, kendilerine mahsus vasıfları her yerde muhafaza etmişlerdir. Bütün Çingeneler lisan, bedn yapısı, ahlak ve adet, yaşayış bakımından, birbirine benzerler. Göçebe Çingeneler bir nevi mader şahi aile şeklini muhafaza ederler. Evlenen Çingene erkeği, kız tarafının mensup bulunduğu kabileye girer. Doğan çocuk o kabilenin malı sayılır. Erkek kadından, çadır, çadır eşyası, araba, at v.s. gibi, "Drohoma" ister. kabilenin en ihtiyar kadını Çingene adetlerinin muhafazasına dikkat eder ve her kese nasihat verir. Bir Çingene için en büyük ceza, kabilesinden tard edilmektir. Çingenelerin kişlak ve yazlıkları vardır. Kışlaktan nişana doğru ayrılır ve yayladan da teşrin I. ortasında dönerler. Kışlakları hemen daima aynı yerdedir. Köylerin haricinde, ekseriya bir su başında çadırlarını kurarlar. Çingeneler bulundukları memleketin dinini kolaylıka fakat zahiren kabul ederler. İsmen islam veya hıristiyan olurlar. Avrupa'da kilise, Çingenelri hıristiyan yapmak için, çok çalışmışsa da, onlar kendi din ve hüviyetlerini muhafaza da sebat ve taasup göstermişler ve zahiren vaftizi kabul etmekle beraber, kalben kendi dini an'anelerine bağlı kalmışlardır. Müslüman olanlar camiye gittikleri ve hatta bazan imamları dahi bulunduğu halde, Evliya Çelebi'ye göre, "kafirler ile kızıl yumurta, müslümanlar ile kurban bayramı ve yahudiler ile kamış bayramları" yapmışlardır. Çingeneler hemen her yerde kalaycılık, bakırcılık, sepetçilik, at canbazlığı ve kerpiç dökücülüğü gibi işler yaparlar; Mmafig,h avrupa'da ilk göründükleri zaman bu işler ile uğraştıklarına dair bir kayıt yoktur. Kadınları falcılık yapar veya ilaçlık ot toplayıp, satarlar. Çingeneler yerleşmeğe başladıklarından beri bulundukları memleket halkları ile az çok karışmışlardır. Hatta bugünkü Çingenelerin büyük bir kısmının asıl Çingeneler ile yerli halkın karışmasından hsıl olduğu ileri sürülmektedir. Yerleşik hayata geçen Çingeneler köylerin kenarlarında ayrı bir mahalllede ikamet ederler. Bunlar arasında, bilhassa Macaristan ve Romanya'da, kuvvetli musikişinaslar yetişmişti. Çingenelerin kıyafetleri, hemen her yerde, mahalli adetlere uygundur. Ancak kadınları göz alıcı renklerden hoşlanırlar. Bütün dünyada 4.000.000 kadar Çingene olduğu tahmin edilmektedir ki, bunun 1.000.000'u Romanya'dadır.
Kimler çingenedir?
Çingene adı altında toplanan bütün büyük etnik grupların listesi (Sınıflandırma bizzat Çingeneler tarafından yapılmış ve uzmanlar tarafından da kabul edilmiştir)
“Çingene kanı taşıdığını iddia eden üç ana grup bulunmaktadır: Kaldera, Gitano ve Manuşlar.
1. Kaldera Çingeneleri : Yalnız kendilerinin gerçek Çingeneler olduğunu iddia ederler. Adlarından da anlaşıldığı üzere, çoğu kazancılıkla uğraşmaktadır. Rumence’de kazanın adı caldera’dır. Önce Balkan Yarımadası’ndan çıkmışlar, sonra Orta Avrupa’dan Fransa’ya geçip beş kola ayrılmışlardır.
Lovariler : Macaristan’da uzun süre yaşadıklarından dolayı, Fransa’da Macar adıyla çağrılırlar.
b. Boybalar : Transilvanya’dan gelmişlerdir ve savaştan önce, evcilleştirilmiş hayvanlarla gösteri yapan Çingeneler’in çoğunluğunu oluşturmaktaydılar.
c. Luri ya da Luliler : Bugün de Firdevsî’nin anmış olduğu Hint kavminin adını taşırlar.
d. Çurariler : Diğer Kaldera Çingeneleri’nden ayrı olarak yaşarlar. Vaktiyle at alıp satan Çurariler, bugün kullanılmış araba alım satımıyla uğraşmaktadır.
e. Turko-Amerikalılar : Avrupa’ya gelmeden önce, Türkiye'den Amerika Birleşik devletleri’ne göç etmiş oldukları için kendilerine bu isim verilmektedir.
2. Gitanolar: Kendilerine yalnızca İspanya, Portekız, Kuzey Afrika ve Güney Fransa’da rastlamak mümkündür. Dış görünüşleri, lehçeleri ve gelenekleriyle Kalderalılar’dan ayrılırlar. Kendi içlerinde İspanyol ya da Endülüslüler ve Katalonyalılar diye ayrılırlar.
3. Manuşlar: Orta Avrupa’daki Çingeneler’dir. Muhtemelen İndus kıyılarından geldikleri için, kendilerine Sinti de denmektedir. Üç alt gruba ayrılırlar.
3.a. Valsikanlar ya da Fransız Sintileri: Pazarcılık yapar ve sirklerde çalışırlar.
3.b. Gaygikanlar ya da Alman, Alsalsı Sintiler : Bunlar çoğu kez, Çingene olmayan, ancak aynı gelenek ve göreneklere göre yaşayan Avrupalı göçebelerle karıştırılmaktadır.
3.c. Piemontesliler ya da İtalyan Sintileri :
Örneğin: İtalya’nın tanınmış ailelerinden Buglioneler bu gruba girmektedir.Bu üç grubun dışında İngiltere, İrlanda ve İskoçya’da yaşayan Gypsieler, Kaldera, Manuş ve Tinkerler’e benzerler. Bunlar gezginci kazancılardır ve Çingene asıllı olup olmadıkları kesin değildir.Bütün bu ayrımlar elbette keyfidir. Bu gruplardan her biri yalnız kendilerinin gerçek Çingene olduğunu iddia eder ve diğer grupları kendilerinden aşağı görür. Her grubun kendi lehçesi, kendi yasaları ve gelenekleri bulunmaktadır. Ancak, Çingene kavimleri konusunda her bir grubun kendine özgü bir sınıflandırma tasarımına sahip olması çok daha önemlidir.Kendi kavimlerinin mensupları dışındaki insanları nitelendirmek için, genellikle onların meslekleri belirtilir. İşte böylece Ursariler, yani ayı oynatıcılarından söz edilir. Örnek olarak, Romanya’daki değişik Çingene gruplarının bir listesi verilmektedir. Bu isimler, oldukça farklı bir lonca oluşturan Laieşi ve Ursari Çingenelerince kullanılmaktadır:
Blidariler, ahşap mutfak araç gereci yapıp satar.
Chivutseler, bunların karıları badanacıdır ve dolayısıyla oturdukları evlerin dış cephelerini her yıl yeniden boyamakla görevlidirler.
Ciobatoriler, ayakkabı yapımı ve onarımıyla uğraşırlar.
Costorariler, kalaycıdır.
Ghilabariler, çalgıcıdırlar.
Lautariler, çalgıcı ve lüt yapımcısıdırlar.
Ligurariler, ahşap ve araç gereçler yapıp satarlar.
Meshteri Lacatuşiler, çilingirdirler.
Rudariler, ahşap araç ve gereç yaparlar.
Salaboriler, duvarcıdırlar.
Vatraşiler, çiftçi ve bahçıvandırlar.
Zltariler, ırmak kıyılarında altın ararlar.
Bu liste henüz tam değildir. Popp Serboianu, on dört ayrı Rumen Çingene grubundan söz etmektedir. Ancak bunlar da yine listenin tamamı değildir.”
(Hermann Berger, Çingene Mitolojisi)
Çingenlerin adı ve vatanı
“Daha başka birçok dilde benzer biçimlerde söylenen (Almanca) Zigeuner sözcüğü (Macarca Czigány, Rumence Cigánu, Fransızca Tsigane, İtalyanca Zingaro, Türkçe Çingene v.b.) bugüne kadar kesin olarak açıklanamamıştır.
(1) Aynı sıklıkta kullanılan (Almanca) Ägypter kavramı (İspanyolca gitanos, İngilizce gypsies, Yunanca gifti, Arnavutça Evgit v.b), Çingeneler’in Avrupa’da ilk kez ortaya çıktıkları sıradaki kendi beyanlarına dayanır.Çingeneler kendilerine Rom, dişil Romni, dillerine ise Romani der. Bir cins isim olan bu sözcük ‘adam, insan’ anlamına gelmekte olup, bugün hâlâ Hindistan’da rastlanan düşük bir kastın adı olan Sanskritçe Domba sözcüğünden türetilmiştir. (Hindu dilinde domb, dişil domnï, Pencapça dũm v.b.). Ayrıca Manuš (< Skt. mãnuşa ‘insan’), Sende, Sinde(
2) (belki de < Skt. Saindhava ‘eski Hint eyaleti olan Sindh’den gelme) ve Kalo (siyah) sözcükleri de kullanılmaktadır. (
3) Kuzey Almanya ve İskandinavya’da, Çingeneler’e yer yer bugün de Tatern (Tatarlar) denmektedir. Çingeneler’in vatanı konusunda uzun bir süre yalnızca tuhaf tuhaf tahminler ortalarda dolaştıktan sonra, 18.yy.’ın sonuna doğru, dillerinden hareketle onların vatanının Hindistan olduğu kesin bir biçimde saptanabilmiştir.
(4) Romani’nin temelinde, Hint-Ari dillerinin (Hindu dili, Racastanca) merkez grubu içinde yer alan –ve bugüne kadar hep iddia edildiği üzere Kuzeybatı Hindistan’da yerleşik olmayan- bir Orta Hindistan lehçesi yatmaktadır.
(5) Bu lehçenin gramer yapısı tümüyle Hint-Ari dillerine özgü özellikler, ses bilgisi ise M.Ö. 300 yılında kağıda dökülmüş olan Pali’de dahi artık rastlanmayan tuhaf eskilikler içermektedir. Böylesine eski bir tarihte göç ettikleri varsayımından daha çok, burada yerel eksikliklerin söz konusu olduğundan yola çıkmak gerekir. Yazılı dillerin geliştiği durumlarda da, bu eskilikler ücra bölgelerde muhafaza edilmiştir. Günümüzde, Romani çok sayıda lehçe ve ağza ayrılmış bulunmaktadır.Hintçe’nin konuşulduğu bölgeden ayrılış tarihi konusunda yalnızca belirsiz tahminlerde bulunulabilir. Firdevsî’nin Şeyhnamesi’nde (yaklaşık M.S. 1000), betimlemeye göre Çingeneler’e çok benzeyen göçer bir kavim olan Luriler’den söz edilmesi, terim olarak bir ante quem olsa gerek. Buna göre Luriler, M.S. 420 yılında 12 bin kişiyle Hindistan’ı terk etmiş ve daha sonra başka yolculuklara çıkmışlardır.
(6) Çingeneler’in Avrupa’ya ve oradan da Yeni Dünya’ya yayılmaları 15. yüzyılın başlarında erçekleşmiştir.
Bu konudaki ilk belgeler 1416 yılına ait olup, yer Transilvanya’da Kronstadt’dır. Takip eden yıllarda, pek çok Avrupa kentine ait Kroniklerde, kendilerine Hıristiyan hacı süsü veren ve Mısır’dan geldiklerini iddia eden Çingene gruplarının ziyaretinden bahsedilmektedir.Bu dolaysız tarihi belgelerin öncesinde, Çingeneler’in göç yolları hakkında bize Romani’nin temel söz varlığı bazı bilgiler vermektedir. Bu dilde bulunan Yunanca sözcüklerin oranı oldukça çoktur; ayrıca Farsça ve Ermenice’den de çok sayıda sözcük geçmiştir. Romani’ye benzer dilleri olan Çingene kavimlerine,
bugün Ermenistan da rastlamak mumkundur
KAYNAK: GusinapsE; 27-04-2006 @ 03:26.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Çingeneler
Hukuki vaziyetleri. XVI. asrın başlarından itibaren, Rumeli'deki Çingeneleri, askeri maksatlar ile vücuda getirilen diğer bazı teşekküller gibi, bir teşkilata bağlı görüyoruz. Mekezi Kırkkilise olan ve Eski Hisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu, Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu mıntıkalarını ihtiva eden bir Çingene livası ihdas eedilmiş ve Çingeneler vaktiyle Anadolu'da vücuda getirilip, sonradan Rumeli'ye de naklonunan müsellem teşkilatına sokulmuştu. Yine Rumeli'de mevcut Çirmen, Kızılca ve Vize müsellemlerinden ayrı bir liva olan Çingene müsellemleri de 938 (1531)'de, diğerleri gibi, 3-4 müsellem ile 9-12 yamaktan mürekkep ocaklar halinde tahrir edilmişti ki, müsellemleri, seferlerde yamaklarından avarız-ı divaniye karşılığı olarak, 50'şer akçe harçlık alıp, nöbetle iştirak ederlerdi. Sefer olmadığı zaman, hiç bir şey almazlar ve hizmete alınan nöbetli müsellem de o senenin agnam vergisini (adet) vermezdi. Müsellemlere ayrıca birer çiftlik mikdarı yer tahsis edilmişti. Çiftliğin hasılatını sefere giden alır, nöbetli olmayanlar da, yamaklar gibi 50'şer akçe harçlığı ve öşürlerini "eşen müselleme" verirlerdi. Bazan zaruret halinde, üçü veya dördü de hizmete alındığı takdirde, çiftlik hasılatını ve yamakların 50'şer akçe harçlığını aralarında mütesaviyen taksim ederlerdi. Çingene müsellemlerinin de vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri idi. Müsellemlerin başında çeribaşıları (seraskeran) olan tımarlı sipahileri bulunuyordu ki, tahrir defterlerinde bunların statüleri (kanun-i seraskeran-ı liva-i çingane) ayrıca tesbit edilmişti. Buna göre, timarlarında olan göçebelerin resimleri "resm-i haymane" olarak, kendilerinindir. Buna mukabil sancak beyinin haslarında sakin olan göçebelerin vergileri çingane livasının sancak beyine aitti. Çeribaşı, timarındaki cürüm ve cinayet resmi ile 'arus (gerdek) resminin yarı hasılatını alır, yarısı ise, sancak beyine verilirdi. Fakat badihava resimleri tabir olunan vergiler (yuva, kaçkon v.s. resimleri) tamamen çeribaşınındı. Böyle bir timarda Böyle bir timarda bulunup da yürük, tatar, canbaz gibi askeri ve yağcı, küreci gibi mali ve iktisadi sınıflara mensup olanlardan ziraat ile meşgul ve çiftlik tutan kimseler, birinciler 12, ikinciler 20 akçe olmak üzere, resm-i çiftlerini çeribaşıya verirlerdi.Bu livanın çeribaşıları Çingene olmayıp, bilakis öteden beri timarlu sipahileri sınıfına mensup beyzade ve sipahizadedir. Bunların timarları livanın muhtelıf mıntakalarında olup, kendileri de bir veya birkaç nahiyenin müsellemlerini sefere sevkederdi. Mesela 938'de çingane livasının bir timarlu sipahisi Yanbolu'da muhtelif köylerde 11.463 akçe varidatlı bir timara ve kızılağaç Yeniçe'sinde bir köyde 1555 akçe varidatlı ayrı bir timara sahiptir ve kendisi seferde bu iki yerden başka Keşan, Malkara, Gümülcüne v.s. gibi yerlerin müsellemlerini de idaresi altına almaktadır. Diger taraftan çingane livası timarlıları arasında dergah-ı ali çavuşlarından ve serkürekcilerinden bazılarının da bulunduğu görülmektedir. Hatta bu tarihte Rumeli kethüdası Hüsam Bey’in, 963/1555'te Rüstem paşa’nın ve serhazinedar Piri Ağa'nın bu sancak teşkilatı arasında hasları vardı.
Çingane livası sancak beyine gelince, bazen çingane müsellemleri zabiti, bazen Kırkkilise sancağı müsellemleri beyi denilen bu,, mirliva-i çingane", aynı zamanda, Vize yürükleri subaşı ve Vize müsellemleri zabitidir ve ekseriya, çingane sancağını yazan defter eminleri bunları Vize müsellemleri ve bazan da Vize yürükleri ile birlikte kaydetmişlerdir. Gerek sancak beyi, gerek çericibaşıları, has ve timarlarından, yukarıya bahsettiğimizden maada diğer bazı aynı ve nakdi vergilerde alırlardı. Mahallin hususiyetine göre, çeşit ve miktarları değişen bu vergiler arasında, mesela, buğday, arpa, yulaf, burçak, nohud, bakla gibileri bulunduğu gibi, öşr-i kovan (bal vergisi), öşr-i bağ, öşr-i bostan, öşr-i ketan, resm-i asiyabi (değirmen vergisi), resm-i ağıl v. b. nevinden olanları vardır.
Müsellenlere tahsis edilen çiftlikler veya bu çiftliklerin bir kısmını teşkil eden zeminler, mezraalar bazen, muhtelif tahrirlerde başka başka müsellemlere ocak yazıldıkları için, bir ihtilaf mevzuu olmakta ve meselenin halli ait olduğu mıntaka kadısına bırakıldığı gibi, çeribaşılara tımar olarak verilen köylerede müdahale yapıldığı vaki idi.Murad III. devrinden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi, Çingene teşkilatı da bozulmağa başladı. 987/1579’de, İran harbi sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen Çingane müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden, vazifelerine gidememiş ve Çingeneleri yola getirmek hususunda Kırkkilise, Hayrabolu ve Babaeski kadılarına emir ve hükümler gönderilmesine mecburiyet hasıl olmuştu. Diğer taraftan devlet ve saray ricalinin yolsuzlukları cümlesinden olarak, sipahi tımarları ve hatta zeametler Çingenelere tevcih edilmeğe başlandı. Nihayet, XVII. asır başında, umumiyetle yayalar ve müsellemler gibi, çingane müsellemleri de kaldırılmış ve mukataaya bağlanmıştır. 1032 (1622)'de Rumeli Çingenelerinin cizye ve ispençlerinin (bir nevi şahsi vergi) kıptiyan nezareti muhasebesi kaleminden iltizam suretiyle ve mukataa şeklinde Sipahi-zadelerden İbrahim Bey'e tevcih edildiğini görüyoruz ki, 1555'teki çingane livası hasları, timarları ve ocakları hasılatı yekunu (6.244.462 akçe) bu tarihteki mukataa icmalidir. Bu mikdardan ne kadarının hangi vazife sahiplerine saliyane, mevacip veya ocaklık olarak verildiğini bildiğimiz gibi ne kadarının Sultan Ahmed camiine, Edirne'deki Sultan Beyazıd evkafına veya Edirne'deki hassa cerrahları ile Hassa suyolcularına v.s.ye tahsis olunduğunu tesbit edebilmekteyiz.Rumeli çinganeleri, mukataaya bağlandıktan sonra da, hususi durumlarını muhafaza etmişlerdi. Diğer reayanın ödediği avarız-ı divaniye ve diğer resimlerden muaf (taife-i kıptiyan kadimden mafruz al- kalem ve maktu al-kıdem serbest) tutuluyor, buna karşılık maktu olarak senede müsellem olanlarından 655'er akçe alınıyor, fakat cizye talep olunmuyordu. Hıristiyan olanlardan ise 730 akçe alınıyordu. XVII. asrın sonlarına doğru kıptiyan mukataasına serhad Çingenelerinin de (kıptiyan-ı serhadluyan) 830.000 akçe maktu'a ve cizye ile dahil oldukları görülmekte ve Serez, Ohri, Filibe, Niğbolu, Silistre ve Prezerin gibi yerlerdekilere de teşmil olunmaktadır. Bu sırada cizye veren Çingenelere, Balkan yarım adasının her tarafında, bilhassa, Elbasan ve Avlonya gibi Arnavutluk taraflarında ve Üsküp, Vulçetrin, Preştine havalisinde, Mora, İnebahtı ve Karlıeli'nde, Ege adalarından bir çoğunda rastlanmakta idi. Çingane mukataasına, bu sırada, Anadolu'da İzmit ve Bursa'nın da dahil olduğunu görüyoruz. D'Ohsson'un, Anadolu'daki kıptiler hakkında sarih olmayan kaydı buna telmih olsa gerektir.Çingenelerin vergisi, Avusturya harpleri yüzünden devletin fazlaca para sıkıntısı çektiği bir sırada, Mustafa II.'nın ilk saltanat senesinde (1106=1695) hayli arttırıldı. O zamana kadar 45.000 kuruşa toptan verilen bu mukataanın, bundan sonra, hıristiyanlara tatbik edildiği şekilde, evrak ile cibayet olunmasında miriye çok fayda te'mini düşünülerek, Rumeli ve Anadolu'daki Çingenelerin yekunu 45.000 kişi (erkek ve büyük) ve bunlardan 10.000'i islam ve 35.000'i hıristiyan olduğu tahmin edilmiş, müslümanlarına 5, hıristiyanlarına 6 kuruş tayin olunarak, hasıl olan 260.000 kuruşun parça parça, diğer havass-ı humayun mukataaları gibi, talibine satılması ferman olunmuştu (krş. Raşid, Tarih, II, 328 v.d.). Buna göre XVIII. asrın birinci yarısında, cizye ve maktuaların cibayeti yer yer muhtelif şahıslara havale edilmekte olduğu için bundan sonra Çingenelerin mali mükellefiyetleri, bazan da suistimaller ile, artmış, bunun neticesi olarak, Çingenelerin birer suretle cizye ve maktua resmi ödemekten kaçındıkları ve bazı kimselerin de bunları himaye ettikleri görülmüştür (krş. Başvekalet arşivi, İbnülemin, dahiliye, tarih 1116, 1136, nr. 2516, 2622). Muhtelif yer ve zamanlarda devam eden bu gibi hallerin önüne geçmek maksadı ile, 1155 (1742)'te, padişahın yıllık masrafına tahsisen hassa bazirgan başısına ocaklık tayin edilen İstanbul, Edirne, Çirmen ve Kocaeli sancakları dahilindeki Çingenelerin cizye ve maktuaları ile miri mallarının tahsiline kadı, mütesellim, voyvoda, selatin evkafı zabitleri v.s. taraflarından mümaneat gösterilmemesi hakkında alakadarlara divan tarafından emir ve hükümler gönderilmesine mecburiyet görülmüştü. Bazı yerlerdeki çingane cizye ve maktualarının saray mensuplarına ocaklık suretiyle verilmesi keyfiyeti XIX. asır başlarında da henüz cari bir usuldü. Halbuki, vukua gelen harpler dolayısiyle, Çingeneler, yaşayışları itibariyle de kolaylık görerek, sık sık yer değiştiriyor ve mukataa mültezimleri ile ocaklık sahiplerini müşkül mevkie ve ehemmiyetli zarara sokuyorlardı. Böyle bir zaruretin de sevki iledir ki, tanzimattan sonra bir taraftan Çingenelerin tahrirleri ile iskanları cihetine gidilmiş, diğer taraftan da vergilerinin cibayetinde daha başka esaslar aranmıştır. Öyle görünüyor ki, Çingenelerin tesbit ve ve tahrirleri yolunda yapılan teşebbüsler, imparatorluğun en uzak mıntıkalarında bile başarı ile neticelenmiş, mesela doğu Anadolu'da, Diyarbekir, Beşiri, Çapakçur, Midyat, Mardin havalisindeki müslüman Çingeneler ayrı ayrı tesbit edildiği gibi, Bosna'da da iskan şekilleri ile kimseye zarar ve ziyanları olmamak üzere, mürur nizamına tevfikan vakit ve mevsiminde göçüp gitmeleri te'min olunmuştur.
Romanlar veya halk arasındaki tabirle Çingeneler Hindistan'ın Pencap-Sind nehir havzası boyunca Pakistan ve Afganistan'ın içinde bulunduğu bölgelerden 1050 civarında İran ve Anadolu üzerinden dünyaya yayılmış Hint-Avrupa kökenli halkın adıdır.Türkiye'deki Romanların kökeni, Bizans döneminde yaşamış Atsinganoi ya da Athinganoi adı verilen gruplara dayanmaktadır. Modern Türkiye'nin Roman nüfusu, üç ana dilsel grup olan Romanlar, Domlar ve Lolardan oluşmaktadır. Bu üç grup da farklı kültürleri yaşatmaktadırlar. Türkiye Romanları, dini inanışlar bakımından da çeşitlilik göstermektedir. Sünni, Şii ve Yezidi Romanlar bulunmaktadı. Tüm dünyadaki Roman nüfusunun 15 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. En büyük Roman nüfusa sahip ülkeler Balkan ülkeleridir. Amerika Birleşik Devletleri, Eski Sovyetler Birliği, Batı Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika yine Romanların yoğun olarak bulundukları bölgelerdir. Bazı ülkelerden örnekler vermek gerekirse Bulgaristan'da 400.000-800.000, Çek Cumhuriyeti'nde 12.000-220.000, Yunanistan'da 200.000-350.000 Roman yaşamaktadır. Türkiye'deki Romanların sayısı ise oldukça tartışmalı bir konudur. Türkiye'deki Roman nüfusun, 500.000 civarında olduğunu belirten kaynaklar olduğu gibi, 2 Milyon ve 5 Milyon rakamlarını telaffuz eden kaynaklar da bulunmaktadır.
1505′te ilk kezİrlanda‘da, 1514′te de İngiltere‘de nüfus kayıtlarına geçirildiler. Aynı tarihlerde, Avrupa’nın birçok ülkesinde gezgin çalgıcı vefalcılardan oluşan bazı göçebe toplulukların kayıtlarına rastlanır. GünümüzdeRomanlar dünyanın dört bir yanına dağılmış olarak yaşarlar. Büyük bölümü Avrupa‘nın güney kesiminde toplanmıştır. 19.yyüzyılın sonlarına doğru Kuzey Amerika‘ya da göç etmişlerdir. Romanlar yaşadıkları her ülkede değişik adlarla anılırlar.Romanlar, dünyanın en renkli göçebe topluluklarından biridir. Türkiye’de yoğun olarak yaşadıkları yerlerin başında Trakya’da, Çanakkale, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, Düzce ve İstanbul gelir.
Romanlar insanlık ailesinin ayrılmaz bir parçasını oluştururlar. En gerçek ve doğru manasıyla Romanlar göçebe zanaatçı ataların çocuklarıdır. Tarihin en eski zamanlarından beri kimi insan grupları; tarım veya hayvancılıkla geçinmişlerdir. Romanlar ise çeşitli nedenlerden dolayı göçebe zanaatçılıkla yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Romanların ataları; sepet, elek, metal eşya, kalay vs gibi ürün ve hizmetleri meydana getirerek bunları tarım ve hayvancılıkla geçinen diğer toplumlara satmışlardır. Bu sebeple diğer toplumlar gibi hayvan sürülerine ve geniş topraklara sahip olmadığından göçebe zanaatçılıktan başka bir geçim imkânı bulamamışlardır. Aslında Romanlar ile Roman olmayanları birbirinden ayıran yegane fark budur. Sanıldığı gibi romanları diğer insanlardan ten rengi, ırksal özellikler ya da dil ayırmaz. Esmer romanlar kadar beyaz tenli ya da sarışın Romanlar da vardır. Farklı ırklara mensup Roman grupları da vardır. Farklı diller konuşan Roman grupları da vardır. Ama tüm Romanların ortak özelliği atalarının binlerce yıl boyunca göçebe zanaatçılıkla geçinmiş olmalarıdır. Bugün birey olarak bir Roman hangi mesleği yapıyor olursa olsun, insanlığın ilk zamanlarında atalarının göçebe zanaatçı olması onun da Roman toplumuna ait olduğunu gösterir.Romanlar‘ın büyük bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuştur. İlk olarak 19. yüzyılda Avrupa’da, sayıları 10-100 aile arasında değişen Çingene toplulukları şefler seçmeye başladı.Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan göçebe insanları çağrıştırır. Oysa Romanlar’ın çok azı günümüzde göçebedir. Bazıları kendi istekleriyle göçebeliği bırakmış, yaşadıkları ülkenin yaşam biçimini benimsemişlerdir. Roman olmayanlarla evlenen Romanlar da vardır. Bazı ülkelerde de yerleşik yaşama zorlanmışlardır. Soykırıma uğramışlardır.Yarı göçebe, yarı yerleşik bir topluluğun sayımının yapılması güç olduğu için Romanlar’ın kesin nüfusu bilinmemektedir. Bununla birlikte bugün dünyada 3-4 milyon dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’de ise 980.000 dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir.Nişan 1971‘de, Romanlar’ın sorunlarını tartışmak üzere Londra yakınlarında ilk Uluslararası Roman Kongresi toplanmış olup bu kongreye atfen, 1990′dan itibaren 8 Nişan Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmaktadır.Romanlar Üç Ana Grupta Toplanırlar.Yayıldıkları coğrafyaya göre Roman halkı göçebe zanaatçılar olarak tek başlık altında toplanabilir. Bununla birlikte tarih boyunca üç ana kola bölünmüşlerdir.
1. Kalderaşlar a. Lovariler b. Boyhalar c. Luriler d. Çurariler 2. Gitanolar 3. Manuşlar  a. Valsikanlar b.Pimontesiler c. Gaygikanlar
Romanlar Nasıl Yaşarlar?
Eskiden göçebe yaşamlarına uygun işler yaparlardı.Kadınlar falcılık yapar, dilenir ya da dans ederdi.Erkekler ise çalgı çalar, kap kacak lehimciliği, kalaycılık, hayvan ticareti, hayvan eğiticiliği gibi işlerle uğraşırlardı. Geçmişte atlarla çekilen arabalarla yapılan göçlerde artık kamyon ya da karavanlar kullanılmaktadır. Eski uğraşlarının yerini ise,meyve toplama, asfalt dökme, kullanılmış araba ticareti, sirklerde hayvan bakıcılığı ya da eğiticiliği, hurda maden ve antika eşya alım satımı gibi işler almış olmakla birlikte özellikle Türkiye’ de ve diğer birçok dünya ülkesinde yerleşik hayata geçmiş olanlar diğer meslek dallaryla ilgilmiş olup başka türlü mesleklerde edinmişlerdir.
Dünya üzerinde Gipsy Kings, Goran Bregoviç Türkiye de ise, Safiye Ayla, Selim Sesler, Serkan Çağrı, Hüsnü Şenlendirici gibi birçok Roman müzik, dans ve sinemasanatlarını zenginleştirecek katkılarda bulunmuşlardır. Bazı ünlü İspanyol gitaristler ve flamenko dansçıları Roman ya da yarı Roman’dırlar. Romencenin yazılı bir dil olmayışı yüzünden edebiyat yapıtları yoktur. Romanlar’ın göçebe yaşamları yerleşik toplumlarınkinden çok farklıdır. Bu yüzden çoğu zaman, yerel halk tarafından hırsızlık, büyücülük, çocuk kaçırma gibi eylemlerle suçlanmışlardır.1554′teİngiltere’de Roman olduğu söylenen herhangi bir kişinin asılması işten bile değildi. Hemen hiçbir yerde istenmeyen Romanlar, birçok ülkeden sürülmelerine karşın, bir süre sonra bu ülkelere geri dönmeyi başarırlardı. II. Dünya Savaşı‘ndaYahudiler gibi Romanlar da Almanlar tarafından büyük bir kıyıma uğratıldılar. 200.000 -800.000 arasında Roman çoluk çocuk aşağı ırktan oldukları gerekçesiyleMacaristan, Polonya ve Çekoslovakya’daki Nazi kamplarında yok edilmiş bu katliam Roman halkı tarafından porajmos “parçalanmak” olarak adlandırılmıştı. Günümüzde de Romanlar yaşadıkları bütün ülkelerde ayrımcılığa tabi tutulmaktadır. Bu yüzden de birçok ünlü roman kimliğini gizlemek durumunda kalmıştır. Ama bazıları kendilerini internet yoluyla tanıtmaktan bile çekinmezler Bugün Romanlar başta işçi sınıfı olmak üzere tüm modern sınıfların birer eklentisi haline gelmişlerdir. Halkla kaynaşmışlardır. Romanların kültürlerini yaşayıp yaşatmaları onlara ırkçıkla yaklaşmayı gerektirmez. Yazık ki hemen tüm toplumumuz bu hataya düşmektedir. Tabi kapitalist devlet uygulamaları da bir başka hatayı içeriyordu. Nerelerde Yaşıyorlar?
Romanlar, dünyanın en renkli göçebe topluluklarından biridir. Büyük bölümü yerleşik hayata geçmiştir.Romanlar‘ın büyük bölümü gelenek, göreneklerini ve topluluklarının yönetim biçimlerini korumuştur. İlk olarak 19. yüzyılda Avrupa’da, sayıları 10-100 aile arasında değişen Çingene toplulukları şefler seçmeye başladı.Roman sözcüğü yerleşik düzeni olmayan göçebe insanları çağrıştırmaktaysa da günümüzde Romanlar’ın çok azı göçebedir. Bazıları kendi istekleriyle göçebeliği bırakmış, yaşadıkları ülkenin yaşam biçimini benimsemişlerdir. Roman olmayanlarla evlenen Romanlara da artık rastlanmakta olup pek çok ülkede yerleşik yaşamaya zorlanmışlardır. Yarı göçebe, yarı yerleşik bir topluluğun sayımının yapılması güç olduğu için Romanlar‘ın kesin nüfusu bilinmemektedir. Bununla birlikte tüm dünyada 4-5 milyon dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir. DilleriRomani Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran kolundan olup Sanskritçeyle benzerlikler göstermektedir Çingeneler kendilerine Romderler Rom, Çingenece’de (Romani dili) erkek ya da koca anlamına gelir Bu dilin, eski ve artık ölü bir Hint dili olan Sanskritçeden (diğer Hint dilleri gibi) türediğinden sanılmaktadır Bununla birlikte sözcük dağarcığında Yunanca, Türkçe ve Farsça sözcükler de vardır Anayurtlarının Hindistan olduğu sanılmakla birlikte, Çingenelerin kökeni hâlâ tartışma konusudur Tarihleri ile ilgili kayıt yoktur Çoğu, yaşadıkları ülkenin dilini konuşur Çingenece ile yaşadıkları yörede konuşulan dilin karışımı bir lehçe konuşanlar da vardır Örneğin, Fransa’dakilerin bir bölümü ve Almanya’daki Çingeneler Romani ve Almanca karışımı bir dil konuşurlar İngiltere ve Fransa’dakilerin başka bir bölümünün ise İspanyolca ile karışık bir lehçesi vardır Bundan dolayı Çingene dili konuşulduğu yerlere göre farklılıklar gösterir.
KAYNAK: Pınar Yıldız / on5yirmi5.com
 
DİLLER
Romani, Çingance, Yerli dili, Dinler: Romanipen, Hiristıyanlık, İslam, Yaşadıkları bölge dini, İlgili etnık guruplar: Hint Avrupalı özellıkle Güney Asyalılar
 
FOKLÖR ve DANSLARI
Eskiden göçebe bir hayat sürmeleri, daha çok müzisyenlik ve el sanatları (zanaatkârlık) yoluyla geçimlerini sağlamaları, Çingenelerin karakteristik özelliklerinden. Zanaatkârlığı, esnaflık olarak nitelendiren Çingenelere göre, kalaycı, sepetçi, elekçi, demirci, pazarcı, çiçekçi, bohçacı... Çingeneler de “esnaf” olduğu gibi, müzisyenler de “esnaf” Çingene kategorisinde.
Çingeneler ve Müzik Toplulukları: Çingenelerden oluşan müzik toplulukları, kitapta beş ana grupta değerlendirilmekte: İnce Saz Takımları, Davul-Zurna Takımları, Caz Takımları, Konser-Stüdyo Takımları ve Kadın Müzisyenler.
Çingeneler ve Kanto
Latince, “cantus”, İtalyanca, “canto” kelimelerinden gelen kanto; keman, klarinet, bateri, trombon, trampet gibi Batılı enstrümanlar ve Batılı şarkı söyleme teknikleriyle birlikte, melodisinde tamamen yerli unsurları kullanmış bir müzik türü. Kantoların, İstanbul’daki orta sınıf halkın yerelle bağ kurmada bir araç olduğunu söyleyen Melih Duygulu, kanto repertuvarına damgasını vuran Çingene Kantolarına değinmeden geçmemiş.
Çingeneler ve Arabesk: Türkiye’deki modernleşme hareketlerinin ve bunun sonrasında oluşan kentleşme sürecinin ürünü biçiminde ele alınan arabesk, şehre özgüdür ve ülkedeki müzik gelenekleriyle sıkı bağlar kurmakla beraber, modern toplumsal koşulların da yarattığı yeni bir müziktir.1960’li ve ’70’li yıllarda arabesk müzik ile tanışan toplumun, bu müziğe yoğun bir ilgi gösterdiği bilinmektedir. İlk zamanlar, dinleyici kitlesi, köyden kente göçen topluluklar iken, arabesk, toplumsal koşulların getirdiği bir ürün olarak daha geniş bir kitle tarafından da kucaklanmıştır. Giderek artan dinleyici kitlenin taleplerini karşılayacak daha geniş bir müzisyen kadro ihtiyacı doğmuştur.  Zira arabesk müzikte, bağlama gibi kırsalın sesini yansıtan çalgıların yanı sıra, keman, klarnet, kanun, ud, bas ve darbuka daima olagelmiştir. Bu çalgıların ustaları da, kentin kenar mahallelerinde yaşayan Çingene müzisyenlerdir.
Müzikal Yapı: Çingene şarkılarındaki müzikal yapı; ezgilerin kurguları, makamın sağladığı olanaklar ve ritmin belirlediği eksen üzerinden kurgulanır ve eserin bütünündeki sesler, tanıdık olmakla birlikte, net sesler değildir. Yani eserin notalarının tümünde düz, net diyapozon sesleri değil, bir sarhoşun yalpalamalarını andırır esnemelerle dolu sesler vardır. Ancak bu tür esnemeler, ezginin temel yörüngesinden çıkılacağı anlamına da gelmez.Çingene şarkılarını oluşturan ezgiler, genellikle bir oktavı geçmeyen ses genişliğine sahiptir ve şarkıların ses örgüsü, geleneksel makamların dizileri ve seyir karakteri ile uyumludur. Kullanılan makamlar, hicaz, nikriz, karcığar, uşşak, buselik, segah, saba makamları olmakla birlikte, şarkı icralarındaki yorumlar, daha çok bu makamların genel karakterlerini anımsatacak “çeşni”ler niteliğindedir.Duygulu’nun, Türkiye’de Çingene Müziği / Batı Grubu Romanlarında Müzik Kültürü adlı kitabında, hicaz makamı, Çingene şarkılarının temel makamı olarak karşımıza çıkar. Hicaz’ın kendisi kadar, uzzâl ya da hümayun makamları ya da hicaz öğesi içeren diğer makamlar, ses örgüsü içinde sık duyulan makamlardan. Duygulu’ya göre, hicaz, hem “mikro-tonal” sistemde hem de “tampere” sistemde icrası kolay bir makamdır. Hicaz makamının hüzünlü yapısı yanında, hicaz makamı ile örülü eserler, uygun bir seyir ve ritim eşliğinde icra edilirse eser, “neşeli” bir karaktere de bürünebilir. Dolayısıyla, hicaz, Çingene ruhunun tüm özelliklerini bünyesinde barındıran bir makamdır ve Çingene müziğinde bu makama yönelik özel bir ilgi ve yatkınlık söz konusudur.Çingenelerin kendi müziklerinde hicaz makamını kullanmaları ya da diğer makamların aralarında hicaz çeşniler yapmaları, Çingene olmayan müzisyenler tarafından da fark edilmiş ve Çingene şarkılarına öykünerek yaptıkları bestelerinde, hicaz çeşnisini ezgilerin pek çok yerine serpiştirerek kullanmışlardır. Böylelikle Çingene müziğinin karakterine daha çok yaklaşmışlardır. Çingenelerin müziklerinde, müziğin temel iki yapı taşı olan melodi ve ritmin özgün biçimde kullanıldığı bir gerçektir ve Çingene şarkıları 9 süreli usûlün 2+2+2+3 karakteriyle o kadar özdeşleşmiştir ki, bu kalıp, literatüre de “Roman ritmi” olarak girmiştir.9 süreli usûlün farklı düzüm şekilleri de vardır ki, Ege zeybeklerinde görülen 3+2+2+2 kalıbı, Çingeneler tarafından sıkça kullanılan kalıplardan. 9 süreli Çingene ritimlerinin en yaygını, “tulum” ritimleri. “gordel” ya da “pancar” olarak adlandırılan diğer ritimler de 9 süreli ritimlerden. 9 süreli bir başka ritim, “ağır Roman” adıyla anılıyor. Daha çok Marmara bölgesi ile Ege’nin kuzey kesimlerinde yaygın olarak kullanılan bu usûldeki “ağır” sözcüğü, yalnızca tempo bakımından diğerlerinden düşük çalınacağı anlamına gelmemekte; aynı zamanda iç ritim örgüsü bakımından da farklılıklar göstermekte. “karşılama”ların usûl yapısı, Roman ritimleriyle aynı karakteri taşıyor. Özellikle Edirne, Kırklareli, Tekirdağ bölgelerinin meşhuru olan karşılama havalarında, Çingene müziğinin ritmik karakterleri kullanılmakta. “Çiftetelli”  ise Çingeneler arasındaki özel repertuvarın en önemli şarkılarındandır. Çiftetellinin, Çingeneler tarafından icra edilen pek çok farklı türünün bulunması bu kültür içindeki önemine işaret. İstanbul Çingeneleri, 2 ya da 4 süreli düz ritmik vuruşlar şeklinde karşımıza çıkan ritimlere “karaçi” adını da vermekteler.
Çingene Müzisyenlerin Kullandıkları Çalgılar: Güncel/kitlesel müzik zevkleri doğrultusunda değişen çalgı kullanımlarında Çingene müzisyen için sınır olmadığı açık. Dolayısıyla Çingenelerin kullandıkları çalgılar, dönemlere göre değişen farklılıklar gösteriyor. Bu kitabı, Çingene müziğinde geçmişten günümüze hangi çalgıların kullanıldığını, zaman içinde değişen enstrüman tercihlerinin nedenlerini ve icra tekniklerini merak edenler için de önermek mümkün. Çeşde, çöğür, rebab, nahura, santur, çeng gibi enstrümanlarla bu kitapta ilk kez karşılaşabilirsiniz. Mesela, vurmalıların en yaygını davul. Ege ve Trakya’da zurna ile ikili oluşturan davulun sayısı, zurna sayısına bağlı olarak artabiliyor. Darbuka ve dümbelek ise, “ince saz” takımının ritim aletleri olmuşlar. Bakır ve pirinç gibi madenlerle, üstü sırlı topraktan yapılan çömlek darbukaların yerini, bugün alüminyum pik dökümden yapılan darbukalar almış. Darbukalara plastik film (cam deri) gerilmesi de son yıllara özgü. Çingene müzisyenlerin darbuka icralarında karşımıza çıkan teknikler arasında biri var ki, bu çalış tarzında 20-25 cm uzunluğunda bir çubuk kullanılıyor. Bu icra tarzı, ciddi bir ustalık gösterisi ve Çingene olmayanların (Baroların ve Gacoların çubuk darbukada ustalık sergilemeleri neredeyse imkânsız. Çingene müzisyenler için çubuk darbuka çalabilmek çok ciddi bir meziyet. Çubuk darbuka icrasında öylesine yüksek bir ses çıkıyor ki, çubuk darbuka ya çok geniş meydanlı halk konserlerinde ya da konserlerin “perkusyon-davul sololu dinleme havaları” bölümünde çalınıyor.Def, en fazla benimsenen vurmalı çalgılardan. Elekçi Çingenelerin kalbur kasnağından yaptıkları defler pek makbul. Def, Çanakkale’den, Muğla ve Antalya’ya kadar uzanan bir yörede, özellikle Çingene kadınlar tarafından zilli ve zilsiz olarak çalınmakta. Çingenelerin vurmalı çalgılar ailesinde, çiftenara ya da nakkare adıyla anılan bir çalgının yanı sıra zil, zilli maşa ya da çalpara adı verilen vurmalılar da mevcut; ama bugün bunlara pek rastlanmamakta..Çingenelerin icrada en yüksek seviyeye çıktıkları nefesli çalgı, zurnadır. Ege ve Trakya’da, “kaba” tabir edilen büyük boy zurnalar da kullanılır. Eski dönemlerin üflemeli/nefesli sazlarından zurnanın yerini 70-80 yıldan bu yana klarnetin aldığı görülmekle birlikte bugün ise klarnetin yerini, saksofon veya trompet gibi üflemeliler alacak gibi… Bugün çingeneler arasında sıklıkla kullanılan telli çalgılar, kitapta sırasıyla, cümbüş, ud ve kanun olarak verilmiş. Cümbüş, gür sesi ile, ince saz takımlarında iki işlevi yerine getiriyor: Ezgiyi çalmak ve mızrapla bütün teller taranarak ritmik kalıbı sürekli tekrarlamak. Cümbüş, çoğunlukla, şarkı okuyucu Çingeneler tarafından tercih ediliyor. Müzisyen, şarkısını okurken mızrapla tüm telleri sıyırarak, ritmik kalıplarla vurgular yapıyor ki, buna “ritim atmak” ya da “ritme dem tutmak” adı verilmekte. Ud, boğuk sesi ve düşük volümü ile, bugün pek rağbet görmezken, keman ve viyola da, yaygın olarak kullanılan enstrümanlardan. Neticede hangi çalgıyı çalarlarsa çalsınlar, Çingene müzisyenin bunu kendi ıslûbuyla örtüştürdüğü de bir gerçek!

YEMEKLERİ
Pirinçli bulgur pilavı, Pilavı, Kebabı, Çorbası, Yahnisi, Yumurtası, Avukma,
 
TÜRKİYE’DEKİ ROMAN’LAR
Tekirdağ: 27.700,Tekirdağ Romanları (Çingeneleri) geçimlerini çalgıcılık, müzisyenlik, hamallık, ayakkabı boyacılığı ve kadınların gündelikçiliği, tuğla fabrikasında tuğla dizme işleriyle sağlamaktadır. Çorlu ve Lüleburgazdakiler ise müzisyenlik, hamallık, cambazlık (hayvan ticareti), inşaat işçiliği, tombalacılık ve kadınlar da temizlikçilikle hayatlarını kazanmaktadır.
Kırklareli: 6.000, Müzisyenlik, arabacılık, pazarcılık, hamallık, gündelikcilik ve temizlikçilik ve hurdacılık Kırklareli Romanlarının genel geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.
Edirne: 50.300,Edirne şehir merkezinde yaşayanlar genelde geçimlerini arabacılık, hurdacılık, pazarcılıkla sağlarken, kadınlar da gündelikcilik ve temizlik işleriyle aile ekonomisine katkıda bulunmaktadır. Keşan'ın Yukarı Zaferiye Mahallesi’ndeki meskun olanların tamamına yakını ise geçimlerini müzisyenlikle sağlamaktadırlar. Diğerleri ise geçimlerini çeltik işçiliği, inşaatlarda beton dökücülüğü, hamallık, arabacılık, kurbağa ve sümüklüböcek toplayıcılığı, hurdacılık, kağıt toplama, boyacılık ve simitcilik gibi değişik alanlardan sağlamaktadırlar. Uzunköprü'dekiler ise hurdacılık, kalaycılık, ve sepetçilik yaparak hayatlarını kazanmaktadırlar.
Çanakkale: 5.800,Geçim; genellikle müzisyenlik, hamallık, pazarcılık, esnaflık, manavlık, seyyar satıcılık, at arabacılığı, boyacılık, badanacılık, temizlikçilik ve simitçilikten sağlanmaktadır.
Balıkesir: 14. 500,Balıkesir çingeneleri geçimlerini müzisyenlik başta olmak üzere, hamallık, boyacılık, badanacılık, seyyar satıcılık, temizlikçilik ve simit satıcılığı gibi mesleklerden temin etmektedirler. Edremit’tekilerin çok az bir kısmı devlet dairelerinde işçi ve memur olarak çalışmaktadır.
Bursa: 26.570, Bursa il sınırları içerisinde yaşayan çingenelerin ekserisi geçimini müzisyenlikten sağlamaktadır. Bunun yanısıra erkekler küçük el sanatları, hamallık, gazino işletmeciliği, hayvan alım satım işleri (cambazlık) işportacılık, dilencilik, hurda ve çöp toplayıcılığı, kalaycılık, sepetçilik, tefecilik ve nadiren de hırsızlıktan geçimlerini temin etmektedir. Kadınlar da genellikle temizlikçilik, bohçacılık, falcılık, ve dilencilik başta olmak üzere nadiren hırsızlık, hayat kadınlarının ayak işlerini görme ve çocuklarına bakma gibi işlerle hayatlarını kazanmaktadırlar. Çocuklar ise genellikle simit satma, ayakkabı boyama, yankesicilik ve dilencilikle ev ekonomisine katkıda bulunmaktadır.
Adapazarı: 6.000, Müzisyenlik, hamallık, boyacılık, işçilik, bohçacılık, hurdacılık, kağıt ve çöp toplayıcılığı, seyyar satıcılık, temizlikçilik ve dilencilik gibi meslekler Adapazar’lı çingenelerin ana geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.
İzmit: 3.000,İzmit çingeneleri geçimlerini müzisyenlik, çalgıcılık, hamallık, ayakkabı boyacılığı bohçacılık ve hurda toplayıcılığıyla sağlamaktadır.
İzmir: 45.000,İzmir çingenelerin geçim kaynakları; müzisyenlik, hamallık, pazarcılık, manavlık, at arabacılığı, sepetçilik, boyacılık, badanacılık, hurdacılık, çöp ve kağıt toplayıcılığı, işportacılık, ayakkabı boyacılığı, simit satıcılığı, temizlikçilikten oluşmaktadır. Ayrıca yankesicilik, hırsızlık ve dilencilikten geçinmeye çalışanları da mevcuttur.
Manisa: 3.000, Akhisar çingeneleri geçimlerini ziraatçilik başta olmak üzere, hasat zamanında pamuk tarlalarında gündelikçiliğin yanısıra bohçacılık, çalgıcılık, müzisyenlik ve çok azı da sepetçilikle sağlamaktadırlar.
Denizli: 500, Denizli çingenelerinin ana geçim kaynagı müzisyenlik olmakla beraber, erkekler kahvehane ve lokal işletmeciliği yaparken, kadınlar da tarlalarda gündelikçiliğe gitmektedir.
Aydın: 5.400, Aydın Merkez çingeneleri geçimlerini sepetçilikle başta olmak üzere seyyar satıcılık, hamallık ve temizlikçilikten sağlamaktadır. Nazilli'dekiler ise müzisyenlikle ve dansözlükle hayatlarını  kazanmaktadırlar.
Muğla: 12.550, Fethiye ve Ortaca çingeneleri bohçacılık, sepetçilik ve düğünlerde çalgıcılık müzisyenlik yaparak geçimlerini sağlarken, Dibekderesi'ndekiler ise sadece müzisyenlikle geçinmektedirler. Milas ve Bodrum civarındaki yerli halkın düğün ve eğlenceleri bunlar tarafından yapılmaktadır.
Ankara: 13.700, Ankara merkezdeki çingeneleri geçimlerini hırsızlık, dilencilik, bohçacılık, taş bağlama*, falcılık, zercilik (kuyumculardan grup halinde altın çalma işi) ve muskacılıktan sağlamaktadır. Nadir de olsa bunlar arasında kalaycılık, sırımcılık, elekçilik ve sepetçilik yapanları da var. Ayrıca gece kuluplerinde bunlardan çok sayıda müzisyenlik yapanları da mevcuttur. Altındağ ve Hamamönü civarında nalburiyelik yapanların çoğunun Çankırı'dan gelme çingeneler olduğu söyleniyor.
Konya: 5.600,Konya çingenelerini geçimlerini genellikle müzisyenlik, çalgıcılık, bohçacılık, sepetçilik ve elekçilikle temin etmektedirler.
Çankırı: 2.000, Bunlar elekçi olarak biliniyorlar. Bunlardan nalburiyelik yapanlar vardır, ancak daha ziyade pazarlamacılıkla geçiniyorlar. Ayrıca inci-boncuk, iğne ve yüzük satıcılığı yapanları da var. Ekonomik durumları oldukça iyi. Hırsızlık olayının bunlar arasında vuku bulmadığı bildiriliyor. Bunların pek çoğu yerli halkla entegre olmuş ve çingeneliğini unutmuştur. Çocuklarını büyük ölçüde okutuyorlar.
Eskişehir: 20.000, Bunların büyük çoğunluğunun ekonomik durumu çok iyi; lüks arabalara biniyor, cep telefonu kullanıyorlar. Yerleşim düzenleri de, Türkiye genelindeki çingenelere nazaran daha düzgün ve planlı. Özellikle 71 Evlerdeki çingenelerin tamamı müstakil, imar planlı dubleks bahçeli evlere sahiptir. Bunların geçimlerini büyük ölçüde günü birlik pazarlamacılık ve büyük dolandırıcılıkla sağladıkları söylenmektedir. Ayrıca müzisyenlik ve pavyon işciliğinin yanısıra at arabacılığı, bohçacılık yapanları var. Işıklar Mahallesi'ndekilerin yerli halkla büyük ölçüde kaynaştıkları müşahede edilmiştir. "Tırnakçı" adıyla anılanlarının yankesicilik ve vurgunculukta mahir oldukları söylenmektedir.
Kayseri: 3.000, Bohçacılık başta olmak üzere yankesicilik ve hırsızlık Kayseri çingenelerinin ana geçim kaynaklarını oluşturmaktadır.
Kırşehir: 600,Başlıca geçim kaynakları çalgıcılık, çengicilik ve bohçacılıktır.
Sivas : 2.000, Bunlar "Poşa" olarak bilinmektedir. Geçimlerini bohçacılık ve çalgıcılıkla sağlıyorlar.
Hatay: 1.400, Bunların bir kısmı geçimlerini hurdacılık ve demircilikle kazanırken, bir kısmı ise incik boncuk ve yüzük satıcılığı, cambazlık ve müzisyenlikle sağlamaktadır. Ayrıca horoz döğüştürme de onların kazanç yollarından biridir.
Osmaniye: 3.000, Osmaniye çingeneleri cambazlık (hayvan ticareti), pazarcılık, hamallık, bohçacılık, ticaret ve müzisyenlikten geçimlerini temin ederken, bir kısmı da hayatlarını yankesicilik ve hırsızlıktan kazanmaktadır.
Adana: 8.000,Geçim bohçacılık, hamallık, hurda ve demircilik, çöp ve kağıt toplayıcılığı, seyyar satıcılık, sepetçilik, müzisyenlik ve dilencilikten sağlanmaktadır. Ayrıca yankesicilik ve hırsızlıkla geçinme yolunu seçenler de mevcuttur. Bilhassa Conoların bu işle ugraştıkları, çetitli Televizyon programlarıyla da kamuoyuna duyurulmuştur*
Antalya: 9.000,Antalya çingenelerinin ana geçim kaynaklarının başında müzisyenlik, çalgıcılık ve sepetçilik gelmektedir. Bunların yanısıra onlar hurdacılık, tablacılık, ayakkabı boyacılığı ve badanacılık, çöp ve kağıt toplayıcılığıyla da geçimlerini kazanmaktadır. Kumluca çingenelerinin büyük çoğunluğu sele ve sepetçilikle geçinmektedir. Akçay Beldesi çingeneleri ise geçimlerini sepetçilik, çalgıcılık ve bohçacıktan temin etmektedir. Çok eskiden bunlar arasında ağaç oyma sanatçılığı yapanları da olmuştur. Bu sebeple bunlara "tahtacı" da denmektedir. Aslında "Tahtacı" tabiri genellikle yörükler için kullanılmaktadır. Fakat burada yaşayan esmer vatandaşların da çingene yerine "tahtacı" ismini benimsedikleri ve kendilerini böyle adlandırdıkları müşahede edilmiştir.
Çorum: 2.000, Elekçilik ve kalaycılık başta olmak üzere maşa, mandal, incik-boncuk ve yüzük satıcılığıyla geçinmektedirler.
Tokat: 1.400, Başlıca geçim kaynakları bohçacılık, elekçilik ve dilencilikten oluşmaktadır. Eskiden söğüt dallarından sepet yapma işiyle de uğraşırlarmış. Günümüzde bu meslek terkedilmiş.
Samsun: 5.000, Bunlar geçimlerini çocuklar ayakkabı boyacılığı, kadınlar evlerde temizlik işleri, erkeklerde taksi ve dolmuş duraklarında simsarlık ve taksicilik, tıkanan lağımları açma işi, tuvalet işletmeciliği yapıyorlar. Buna rağmen ikamet ettiği evler lüks olup, ekonomik seviyeleri iyi görünmektedir. Bunlarda müzisyenlik mesleğinin icra edildiğine şahit olunmamıştır. Çarşamba'dakiler ise geçimlerini daha ziyade sümüklüböcek ve kurba toplayarak sağlamaktadırlar.
Zonguldak: 5.000, Karadeniz Bölgesi'nde çingenelerin en fazla olduğu il Zonguldak'tır. Başlıca geçim kaynakları; kaçak madencilik, taş kömürü trenlerinden dökülen kömürleri toplayarak satma ve hurdacılıktır.
Ordu: 620, Bunlar geçimlerini bohçacılık, evlerde temizlikçilik, tefecilik, dilencilik ve az da olsa gayrımeşru işlerden sağlıyorlar.
Trabzon: 1.000, Genellikle erkekler inşaat işçiliği, hamallık, çocuklar ayakkabı boyacılığı ve kadınlar ise temizlikçilikle geçimlerini temin etmektedirler.
Artvin: 1.700, Artvin il sınırları içerisinde yaşayan çingeneler "Poşa" olarak isimlendirilmektedir. Bunların en belirgin meslekleri bohçacılık ve pazarlamacılıktır. Arhavi Poşaları ise geçimlerini genellikle belediyede ve zengin esnafın yanında temizlikçi işçi olarak çalışarak sağlamaktadır.
Bayburt: 200, Geçim genel olarak elekçilik ve bohçacılıkla sağlanmaktadır.
Erzurum: 7.400, Bunlardan Şenkaya ve Olur’daki poşalar tam yerleşik hayata geçtikleri için büyük ölçüde çingeneliği terketmişlerdir. Bağcılık ve hayvancılık başta olmak üzere kalaycılık, elekçilik ve sepetçilik de geçim kaynaklarını oluşturmaktadır. Göç sezonunda dışardan (Sakarya, İzmit ve Erzincan) gelen çingeneler ise genel olarak bohçacılıkla uğraşmaktadır. Erzurum Merkez'de oturan "Şıhbızınlılar" ise geçimleri genellikle gayrımeşru işlerden kazanmaktadırlar. Bilhassa genelev işleticiliği başta olmak üzere, hırsızlık ve gasp da bunların geçim kaynağını oluşturmaktadır. Bazıları da at araba taşımacılığı ve esnaflık yapmaktadır.
Erzincan: 2.000, Bunlar geçimlerini at arabacılığı, ayakkabı boyacılığı ve bohçacılık ve pazarlamacılıkla sağlıyorlar. Burada Poşalar çoğunluktadır. Yerli halk bunlardan Alevi itikadına mensup olanlarına "Çingene", Sünni itikada mensup olanlara ise "Poşa" demektedir.
Van: 2.000,Bunlar Mıtırp olarak anılmakta ve geçimlerini müzisyenlikle temin etmektedirler. Özellikle de davul ve zurna bunların baş müzik aletleridir. Ticaretle uğraşan ve çok zengin olanlarının olduğu da söylenmektedir.
Malatya: 2.500,Esas merkezlerinin Malatya olduğunu söyleyen "Melikan" veya "Melikli Aşireti" Türkiye'de dağınık olarak göçmen bir şekilde yaşamaktadır. Kendi ifadelerine göre Adana, İskenderun, Gaziantep, Kayseri, Konya ve Konya Ereğli'de bunların akrabaları bulunuyor. Bunların başlıca geçim kaynağı horoz (Hint horozu) döğüşüdür. Bunun yanısıra pazarlamacılık da yapmaktadırlar.
Elazığ: 1.000, Elazığ'da meskun çingeneler, yarı yerleşik bir hayat yaşamakta ve baharla birlikte göçe başlamaktadır. Bunların ana geçim kaynakları bohçacılık, pazarlamacılık ve dilenciliktir.
Kahramanmaraş: 3.000 Kendilerini "Kahraman Maraş Aşireti" olarak takdim eden bu insanlar yarı göçer bir hayat yaşamakta ve geçimlerini pazarlamacılık, bohçacılık, dilencilik’ le temin etmektedirler.
Gaziantep: 2.500,Yarı göçer olarak yaşayan ve kendilerini "Nizip Aşireti" olarak tanıtan bu insanların ana geçim kaynağı hurdacılık, naylon sele-sepet satıcılığı ve çalgıcılıktır.
Düzce: Kalaycılık Hurdacılık Müzisyenlik, Pazarcılık
Türkiye'de ise 750.000 dolayında Roman olduğu tahmin edilmektedir.
Türkiye'de yoğun olarak yaşadıkları yerlerin başında özellikle İstanbul ve Adana olmak üzere, Tekirdağ, Çanakkale, İzmir, Edirne, Bursa, Kırklareli, Antalya (Zeytinköy), Adapazarı, İzmit, Düzce gelir. Özellikle İstanbul'un Sulukule ve Kasımpaşa romanları meşhurdur ayrıca Çayırbaşı romanlarıda azınsanmayacak kadar çok tanınır. İzmir'de ise Konak ve Torbalı yakınlarında bulunan Ayrancılar'da ve Karşıyaka yakınlarında bulunan Örnekköy'de romanların nüfusu fazladır. (Adana/Ceyhan) (ılgaz/tosya Kastamonu) (İzmir) (Aydın) (Bergama Aydın) (Çorum (Tekirdağ) (Van,) (Diyarbakır) (Ardahan Kars) (Ilgın, Konya) (Erzurum (Artvin), (Konya) (Espiye, Eynesil Giresun) (Sürmene Maçka. Akçabat Trabzon) (İkızdere Rize) (Tunceli (Birecik. Urfa) (Amasya), (Samsun-Bafra) (Dörtyol, Hatay) Kahramanmaraş) (Gölbaşı, Bala, Şereflikoçhisar-Ankara)  (Edirne) (Hakkari)
Bu bölgelerdede az da olsa Romanlar yaşamaktadır
KAYNAK:www.cafeturc.com/subpage.aspx?pid=7&aid=44,
Sayısal veriler turkiyecingeneleri.8m.com sitesinden alınmıştır..
 
DÜZCE ‘DEKİ ROMAN’LAR
Merkez:Sinirci,Çay,Çamköy,Soğanlı
Kaynak:İbrahim Tuzcu,
 
KÜRT’LER VE KÜLTÜR’LERİ
Kürtler’ de bayan föklorik giyim
TARİHİ: Orta Doğu'nun yerlilerinden olup doğuda Zagros dağlarından batıda Toros dağlarına, güneyde Hemrin dağlarından kuzeyde Kars-Erzurum platolarına kadar uzanan, Kürdistan olarak anılan coğrafî bölgede yoğun şekilde yaşayan tahminen yaklaşık 20–25 veya 20–30milyon kişiden oluşan ve Hint-Avrupa dili konuşan halklardan biri olan etnik grup. Köken ve Antik çağlardan Orta Çağ sonlarına Kürtler Kürtlerin kökenine dair birçok sav ortaya atılmıştır. Bazısı bilimsel bazısı ise bilimsel olmayan dayanakları kaynak gösteren bu savlar oldukça çeşitlidir ve Kürtlerin kökeni Asurlulardan Gürcü’lere kadar birçok farklı topluluk ve medeniyete atfedilmiştir. Med İmparatorluğunu gösteren bir harita.Genel kabul gören köken İranî olsa da Kürt topluluklarının homojen bir yapıdan uzak olduğu ve linguistik bütünlüklerinin ötesinde, etnik anlamda çok çeşitli olduğu, tanınmış Kürdolog Vladimir Minorsky dahil birçok bilim adamı tarafından kabul edilmektedir. Bununla birlikte tarihte kökenlerinin Arabî olduğunu savunan Kürt toplulukları da olmuştur. Müslüman bazı tarihçiler Kürtlerin kökenini Perslere dayandırırlar; bundaki en büyük dayanaklardan biri Şahname'de de geçen Demirci Kawa Efsanesidir. Birçok Kürt, kökenlerini Medlere atfetmiştir nitekim Medler ile Kürtler arasında ne coğrafî ne de dilbilimsel bir ayrımdan söz edebilmeyi olanaklı kılacak kanıt ve temel bulunmamakta, aksine olası bir ilişkiye dair dilbilimsel ve coğrafî kanıtlar bulunmaktadır; örneğin her ne kadar Med dili örneği sayısı az olsa da eldeki bulgularla yapılan araştırmalar Med dilinin antik Pers dili ile olan ilişkisinin çağdaş Kürtçenin çağdaş Pers dili ile olan ilişkisiyle aynı olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte Medler hakkında pek az şey bilinmektedir ve akademik anlamda Medler-Kürtler bağlantısının genel kabul gördüğü söylenemez Kürtler, Medlerin dışında kendilerini Urartular ve Neo-Babilliler ile de ilişkilendirmişlerdir Zagros Dağlarının uzaydan görünümü.Kürt sözcüğü tarih boyunca Persler ve Araplar tarafından sıklıkla herhangi bir etnik vurgu veya anlam içermeksizin göçebe anlamında kullanılmıştır ve bunun bir sonucu olarak tarihte Kürt olarak anılmış bazı toplulukların etnik anlamda Kürt olup olmadıkları tartışılmıştır; örneğin İslam tarihçilerinin eserlerinde söz edilen ve Fars Kürtleri olarak anılan, güney ve güneybatı İran'da yaşamış olan bazı toplulukların Kürt olmadığı, bu bölgelerde yaşayan göçebe topluluklar olduğu çeşitli dilbilimsel kanıtlar eşliğinde ortaya atılmıştır.Tüm bunlar sebebiyle Kürtlerin kökeni ve ilk dönemlerine dair kesin bilgilerden ve net bir tarihten söz etmek mümkün değildir; genel kanı Kürtlerin Doğu'dan Batı'ya Zagros dağlarına doğru göçen kuzeybatı İranlı toplulukların bölgedeki İranî olmayan yerli halklarla birleşmesi ile oluştuğudur. Böylece, Arapların ve İslam ordularının bölgenin fethine başladığı dönemde, Kürt olarak anılan topluluk oldukça heterojendi; yerli halklardan, Sami halklara ve bazı Ermeni topluluklarına kadar, İranîleştirilmiş birçok farklı halktan oluşuyordu. Bölgeye yapılan İslam akınları ve bölgenin İslam devletine dahil olmasından sonraki dönemde, Kürtlerin rolü ve yeri hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur. İslam akınları sonrası Kürtler özellikle siyaşı ve sosyal arenada yükselişe geçmişler ve dönemin siyaşı olaylarında önemli bir rol oynamışlardır. Bu dönemde ilk kez Kürtler üzerine araştırma yapan ve ayrıntılı bilgiler veren iki önemli yazar Mesûdî ve İstahrî'dir. İki yazar da farklı Kürt aşiretlerinin bulundukları şehirlere göre çetelesini çıkarmışlardır ki bu Kürt tarihi için önemli bir bilgidir. İstahrî, Fars'taki Kürt bölgelerinden ve aşiretlerinden ayrıntılı bir biçimde bahsetmiştir; yaklaşık olarak 1107 tarihli olan Farsname'de ise Fars'taki en büyük Kürt topluluğunun Fars ordusuyla birlikte İslam akınlarına karşı savaştığını, büyük oranda yok olduğunu, kalanların ise Müslüman olduğunu belirtir. Sayılarının 500.000'i bulduğuna inanılan bu büyük topluluğun tamamının yok olduğu çağdaş kaynaklarca olası bulunmasa da bu büyük topluluğun (ve kalanların) diğer gruplarla birleşmesi vb. sosyal değişikliklerin olası olduğu düşünülmektedir. Nitekim Fars'taki bu toplulukların Kürt olup olmadıkları da tartışmalıdır.Kürtlerin o dönemde çoğunlukta yaşadığı bölgelerin istilası ve ele geçirilmesi sonrasında, el-Zavzan'daki Kürt yönetimi 640 yılında haraç karşılığında özerk bir yönetim olmayı garanti altına almış, diğer birçok bölgelerde, örneğin Fars'ta, Kürtler Perslerle birlikte Arap ordularına karşı savaşmış, bu dönem içerisinde İslam Devleti kontrolündeki birçok farklı merkezde de, örneğin Basra gibi, ayaklanmışlardır. Kürtlerin yönetim karşıtı tutumları Emeviler ve Abbasiler döneminde de devam etmiş, örneğin 685 yılında Emeviler döneminde, Kürtlere karşı savaşması amacıyla bir vali atanmış, fakat atamayı yapan dönemin Emevi liderinin kısa bir zaman dilimi içerisindeki ölümü, bu hedefin gerçekleşmesine mani olmuş, bir başka seferde Kürtlerin 708 yılında Fars'ı talan etmeleri sonucu Haccac tarafından cezalandırıldıkları kaydedilmiştir; Abbasiler dönemindeyse, 764'te Ermenistan'ın Hazarlarca istilası çeşitli ayaklanmalara yol açmış, Kürt ayaklanmaları artan şiddetlerde devam etmiş, birçok Kürt Azerbaycan taraflarına göçmüştür, bu nedenle de, bu dönem bazı büyük Kürt aşiretlerinin yükselişine sahne olmuştur. Örneğin daha sonra Eyyubîlerin çıkacağı aile soyu olan Ravvadîlerden Muhammed Şaddad bin Kartu Tebriz ve çevresinde bağımsız vali olmuştur ki o dönemde bu bölgelerde (kuzey batı İran) çeşitli bağımsız valilikler ortaya çıkmıştır.Zaman içinde büyük Kürt aşiretleriyle yönetim arasında çeşitli yakınlaşmalar da olmuştur; örneğin Hasnaviler'in başı olan, Kürt liderlerinden Bedir bin Hasanveyh dönemin Abbasi halifesi tarafından Nasrüddin unvanına lâyık görülmüştür; nitekim Bedir bin Hasanveyh halkın eğitimine verdiği önem gibi hususlardan dolayı genel olarak sevilmiş ve övülmüş liderlerden olmuşturDiyarbakır merkezli bir Kürt hanedanı olan Mervaniler tarafından 11. yüzyılda, Dicle Nehri üzerine yapılmış köprü Diyarbakır'ın Silvan yolu üzerindedir.Bölgedeki güçlü Büveyhoğulları'nın emirlerinden Ruknüddevle'nin hükumdarlığında Kürtlerle gelişen ilişkiler, halefi Adudüddevle döneminde değişmiş, Adudüddevle'nin hükümdarlığındaki ayaklanmalar şiddetli bir şekilde bastırılmış, Kürtlere karşı çeşitli seferler düzenlenmiştir. Büveyhoğulları ile ilişkisi bulunan Mervaniler de bu çağın önemli Kürt güçlerindendir; Doğu Anadolu'da önemli fetihler yapmış olan Mervaniler Diyarbakır merkezliydiler.Kürtler bölgedeki önemlerini 6. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar uzun bir süre korumuşlardır. Öyle ki 11. yüzyılın başlarında hâlâ Kürtlere karşı seferler vs. rastlanır. Bununla birlikte, bölgedeki Kürt grupların rolü ve önemi Türk ve Moğol istilalarıyla zayıflamıştır; nitekim bu istilalar başladığında Kürt kuvvetleri yıllardır süregelen iç ve dış çatışmalardan büyük oranda zarar görmüş bir haldeydiler.Oğuzların bölgeye girişiyle birlikte, Oğuzlar ile bölgedeki, arasında Kürtlerin de bulunduğu diğer halklar arasında çatışmalar meydana gelmiştir. Oğuzlar bölgede ilerlerken, Hasnaviler'in de çöküşü gerçekleşmiş, Annaziler yükselişe geçmiştir. Selçuk Beyi Tuğrul'un bölgeye saldırmasıyla Annaziler de sonunda Selçukluların hâkimiyetine girmiştir. Selçukluların yükselişi, Malazgirt'teki başarıları sonrası Ermenistan'ın da hâkimiyetlerine açılması, bölgedeki Kürt topluluklarının ve hanedanların çöküşüne yol açmış, Kürt toplulukların yerini Türk toplulukları almaya başlamıştır Sonraki dönemlerde Selçukluların Kürt topluluklara karşı çeşitli saldırıları olsa da, Kürt ve Arapların zaman zaman Selçuklu ordusuyla askerî harekâtlarda yer aldıkları da bilinmektedir. Tarihî kaynaklarda bu dönemlerde Kürtlerin adı sıklıkla Suriye ve çevresindeki bölgede geçmektedir; nitekim Selçuklu döneminin en önemli olaylarından birisi de Kürdistan isminin ilk kez Selçuklularca ortaya atılması, Selçuklu sultanı Sencer'in hâkimiyetinde resmî Kürdistan eyaletinin ortaya çıkmasıdırSuriye, Halep'te bulunan bir Eyyubi sarayının kalıntıları.Bazı Atabeylerin, özellikle de Atabey İmameddin Zengi'nin fetihleri ve gerek Kürtlere karşı gerek Kürtlerle birlikte giriştiği çatışmalar Kürt tarihi ve coğrafyanın şekillenmesinde önemli bir yer tutmuş, genel olarak bölgedeki Türkler ile Kürtlerin ilişkileri gelecek dönemlerde sıcaklığını ve önemini korumuştur. Nitekim, Kürt kökenli olduğu sağlam kanıtlara dayanan Eyyûbî hanedanlığı ortaya çıktığında ve zaman içerisinde köklü Türk toplulukları Eyyûbî tebasına dahil olsalar da kendi topraklarında hükmetmeye devam etmişlerdir; Zengîlerin Musul'daki hâkimiyeti buna örnek gösterilebilir. Özellikle Mısır ve Suriye'de aktif olan Eyyûbîlerin ordusunun çoğunluğu Türklerden oluşmaktaydı. Bu durum hanedanlığın Kürt kimliğini azaltmasa da hanedanlıkla Kürt grupların her daim ortak yolda yürüdükleri de söylenemez, hanedanın tarihi boyunca çeşitli önemli noktalarda bazı Kürt gruplarının hanedana karşı çıktığı da bilinmektedir; örneğin kendisi de Kürt kökenli olan Selahaddin'in tahta çıkmasına çeşitli Kürt gruplar karşı çıkmıştı Kuzey Afrika, Arabistan, Suriye ve Mezopotamya'daki önemli ve birçoğu başarılı fetihler sonrasında hâkimiyetini genişleten Eyyûbîler, Selahaddin'in ölümünden sonra hanedanlığın merkezî bir yönetimden uzak olan farklı özerk bölgeleri tek bir sultanlık altında birleştiren sistemi sonucu sorunlar yaşanmış, saltanat kavgaları baş göstermiş, farklı güçlerin ortaya çıkışı, örneğin Harezmşahların doğudaki yükselişi, daha sonra Yemen'in kaybedilmesi, Mısır-Suriye yönetimsel ihtilafı ve ayrışması gibi durumlar sonucu hanedanlığın gücü ve etkisi gittikçe azalmış, Memlüklerin yükselişi ve Mısır'ın düşmesiyle hanedanlık çöküşe geçmiştir.13. yüzyıl boyunca Kürt toplulukları açısından en önemli gelişme, Orta Doğu'daki diğer topluluklar için olduğu gibi, Moğol istilalarıydı. Nitekim Harezmşahların lideri Celaleddin Harezmşah'ın Moğollardan kaçtığı Diyarbakır'da, tahminlere göre büyük olasılıkla bir Kürt tarafından 1231'de öldürülmesinden sonra Moğollar Diyarbakır ve Ahlat'ı talan edip yıkmışlardır. Diyarbakır daha sonra 1252'de tekrar talan edilirken, Şahrizur 1245'te istila edilerek yıkılmış, Erbil ise bu dönem boyunca üç kez istila edilmiştir Kürtler genel olarak Moğollara karşı durmuş, sıklıkla Memlüklerin yanında yer almış, Moğollara karşı direniş hareketinde rol almışlardır. Nitekim Memlük sultanı Baybars'ın ordusunda Türk ve Arapların yanı sıra Kürtlerin olduğu da bilinmektedir. Her ne kadar Moğol İlhanlılar yönetimi altında Kürtlerden pek bahsedilmese de, Moğolların Kürdistan bölgesini 13. yüzyılın ilk yarısında fethettikleri ve yönetimleri altına aldıkları, özellikle Erbil'de yıllar boyu ihtilafın sürdüğü ve sık sık Kürtler dahil olmak üzere şehirdeki etnik grupları da içine alan ayaklanmaların, katliamların ve genel olarak sorunların yaşandığı, bölgenin genel durumunun Selçuklu yönetimindeki durumuna göre gerilediği bilinmektedir. Yine bu dönemde bölgenin başkenti Bahar'dan Çemçemal'e taşınmıştır Moğollar sonrasında Kürtlerin yaşadığı bölgeler farklı Türk toplulukları, beylikleri arasında ihtilaf meselesi olmuş, bu topluluklar zaman zaman Kürtlerle birlikte çalışırken, zaman zaman Kürtlere karşı politikalar izlemişlerdir. Bu toplulukların içerisinde Kürtlerin özellikle Diyarbakır merkezli Akkoyunlular ile olumsuz ilişkileri olmuş, birçok kaynağa göre "Akkoyunlular sistematik bir şekilde önemli Kürt aşiretlerini ortadan kaldırmışlardır. Türklerin Irak'a ilk girişleri Hicri 54 (Miladi 674) tarihlerine kadar uzanmaktadır. Emevî Halifesi Muaviye tarafından Horasan'a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad 20.000 kişilik ordusu ile Ceyhun Nehri'ni geçerek, Buhara'ya yönelir. Beykenti de geçen komutan Ubeydullah'ın Buhara'ya yaptığı saldırılar karşısında, Buhara prensesi Hatun1 emrindeki Türk kuvvetleri ile şiddetli çarpışmalardan sonra sulh yapmak zorunda kalır. Böylece Ubeydullah sulhtan sonra, yanına aldığı Türk askerlerini Irak'a götürerek, Basra'ya yerleştirir. Tarihi kaynaklar, Basra'ya yerleştirilen Türk askerlerinin 2000 kişi kadar olduklarını ve bunların ok atmakta pek mahir bulunduklarını, bu semte de Buhariyye denildiğini kaydeder. Bu Türk okçularından, Yemame'de asî Arap bedevîlerinin bastırılmasında yararlanıldığı biliniyor. Basra'da Ubeydullah bin Ziyad'ın gözde adamlarından biri olan Reşidü't-Türkî2 adındaki mevlasının da, Basra'ya yerleştirilen Türkler arasından yükseldiği şüphesizdir. Horasan ve Mâverâünnehir'de fetihlere girişen İslam ordularına katılan Türk beyleri (prensleri, soyluları veya asilzâdeleri), daha Emevîler döneminde orduda önemli görevler almaya başlamışlardı. Türklerin üstün savaş yetenekleri ve ok atmaktaki maharetleri, İslam kumandanlarının dikkatini çekmiş ve onları ordularına almalarına yol açmıştır. Böylece Türkler, henüz okçuluk sanatını bilmeyen Arap askerlerine bu hususta eğitim yaptırıyorlardı.Hicrî 132 (Milâdî 749) yılında Yezid bin Ömer bin Hübeyra, birkaç ay kuşatmadan sonra, Ebu Cafer el-Mansur'a Vasıt şehrinde teslim olduğu zaman, yanında 2300 Buharalı Türk askeri bulunuyordu. Horasan Valisi Abdullah bin Tahir, halifenin emri üzerine Türkistan'ın çeşitli şehirlerinde her yıl Irak'a 2000 Türk savaşçısı gönderiyordu. Hicrî 138 (Milâdî 755) yılında ise, Horasan valiliğinde bulunan Fazl bin Yahya el-Bermekî, Abbasî ordusunda hizmete alınmak üzere 20.000 Türk savaşçısını Irak'a gönderdi.Türklerin Irak'a gelişlerinin, Abbasî döneminde ve özellikle Halife Me'mun ve halefi Halife Mu'tasım'ın iktidarları sırasında meydana gelen bir takım siyasî gelişmelerden dolayı daha da sıklaştığını görüyoruz. Halife Me'mun'un tahta oturmasında büyük rol oynayan Türkler, Bağdat'a yerleştirilmişlerdi. Abbasîlere cephe alan Şii Araplara karşı hilafet makamını savunmak için, Türklere dayanmaktan başka bir çare bulamayan Me'mun, Türkistan'dan Türk askerinden oluşan yeni kuvvetleri hilafet merkezi olan Bağdat'a getirtiyordu.Halife Mu'tasım zamanında Türklerin Abbasî ordusuna alınmaları işlemine daha fazla önem verildi. Böylece Suğd, Fergana, Esruşene ve Taşkent bölgelerinden gelen deneyimli Türk subayları, halifenin Hassa ordusuna alınıyordu. Hicrî 211 (Milâdî 836) yılında Mu'tasım'ın emriyle Türk kumandanı Aşnas tarafından Türk hassa askeri için Samerra şehri kuruldu. 70 bin mevcutlu olan Samerra, böylece yarım yüzyıl (836-884) kadar hilafet merkezi olmuştur. Mu'tasım'dan sonra Türklerin sayıları ve nüfuzları arttığı gibi, bu durum, Türkistan'ın da hızla Müslümanlaşmasında büyük rol oynamıştır.Hilafet ordusunda, özellikle Mu'tasım, Vasık ve Mütevekkil'in halifelik dönemlerinde (840-860) Türk kumandanlarının nüfuzu gittikçe artmıştır. Bu dönemin Türk komutanları arasında adları geçen Afşın, Aşnas, Büyük Boğa, Küçük Boğa, Vasıf ve Hakan, devlet yönetimini ellerine almışlardır. Bu komutanlardan Büyük Boğa Mu'tasım'dan başka beş halifenin hizmetinde bulunmuş, devletin iç güvenliğini sarsan kargaşaların bastırılmasında ve Bizans'a karşı yapılan akınlarda başarılı komutan olarak büyük yararlıklar göstermiştir. Bunun gibi Afşın da bazı isyanların bastırılmasında ve Bizanslıların Ankara yakınlarındaki yenilgisinde önemli rol oynamıştır. Abbasîler arasında Türklerin durumu bir çok Arap şair ve tarihçisinin dikkatini çekmiştir. Türklerin özellikle yüksek ahlak ve fazilet sahibi insanlar oldukları,10 dil ve soylarına aşırı derecede bağlı bulundukları, Arapça ve Farsça öğrenmekle beraber, gururlarına yediremedikleri için, yalnız Türkçe konuştukları, başka dil bilmemekle de öğündükleri, bu arada yiğitlik, şefkat, mertlik ve kahramanlıklarına karşı duyulan hayranlıklar, bir çok kaynakta dile getirilmiştir. Türk askerlerinin üstün meziyetlerinin kaybolmamasına, bizzat halifeler özen göstermişler ve onların sadece Türk kızları ile evlenmelerine izin vermişlerdir. Ayrıca Türklerin, öz yurtlarında alışageldikleri gelenek ve göreneklerinin bozulmamasına da dikkat edilmiştir.Annesi Türk olan Mu'tasım, çocukluğundan beri yanında Türkleri bulundurur ve Türk gelenek ve göreneklerini çok severdi. Türklerin yiğitlik ve bağlılıklarını yakından bildiği için, halife olunca da, maiyetindeki Türk askerlerinin sayılarını arttırmağa çalışıyordu. Özel hayatında da Türk ananelerine göre davranan Mu'tasım'ın, Türklerden meydana getirdiği hassa askerleri, kıyafet bakımından da diğer askerlerden farklı ve gösterişli idi.Böylece inşa ettirilen Samerra, Türklerin etnik kökenli unsurlarla karışmalarına engel olacak şekilde planlanmıştı. Halifenin taşındığı bu yeni şehir, öyle bir şekilde düzenlenmişti ki, kendi yurtlarında komşu olan Türk boyları, burada da aynı düzende yerleştirilmişlerdi. Abbasî ordusundaki Türkler için inşa edilen Samerra'da, sanat tarihçileri ve arkeologlar tarafından yapılan incelemelerde, ister mimarî, ister fresko ve süsleme gibi dekorasyon elemanları açısından Türk etkisinin açıkça görüldüğü ortaya çıkarılmıştır.Halifeler, Türk cengâverlerinin Bizanslılarla olan çarpışmalarda kazandıkları zaferleri yüceltiyorlar ve onlara daha fazla sarılmağa çalışıyorlardı. Şii Deylemlerle Türk askerleri arasında başlıyan çekişmeler karşısında halifeler Türklerin tarafını tutuyor ve onların Bağdat'ta Sünniliği savunan en güçlü unsur olduklarından, yetkilerini arttırmak yolundaki isteklerini yerine getirmeğe mecbur kalıyorlardı.908 yılında Halife Muktedir, Emirü'l-Ümera unvanı ile Türk komutanı Munis'e geniş idarî yetkiler vererek, saltanatı fiilen bırakmış oldu. Bundan sonra Türk komutanlarının kendi aralarında baş gösteren rekabetler, diğer yandan Emirü'l-Ümeralık üzerine Şii Deylemlerle olan çekişmeler, halifelerin de bu rekabet ve çekişmeleri körüklemek için entrikalara girişmeleri, Abbasî İmparatorluğu'nun itibarını iyice sarsmağa başlamış ve merkez Bağdat'a bağlı valiler de, bu karışıklıklardan yararlanarak yer yer bağımsızlıklarını ilan etmek yoluna gitmişlerdi. Halife Razi, Vasıt valisi Muhammed bin Raik'a 936 yılında Emirü'l-Ümeralık payesini vererek, bütün devlet yönetimini ona bırakmaktan başka, adının da hutbelerde kendi adı ile birlikte okunmasına izin vermek zorunda kaldı.Bu sırada İran'dan askerleri ile birlikte kaçan Türk komutanı Beckem, Bağdat'ta halifeye başvurmuştu. Aralarında Tozun, Yaruk ve Muhammed Yınal gibi değerli Türk komutanları da bulunan Beckem'in askerlerini Emirü'l-Ümera Muhammed bin Raik karşıladı ve onları Vasıt'taki ordusuna aldı. Birlikte getirdiği askerin komutanı olarak tayin olunan Beckem, 936 yılında isyan çıkaran Ahvaz Valisi Ebu Abdullah el-Beridi üzerine yürüdü. Büveyhilerden yardım gören Beridi'yi iki defa mağlup etti ise de, başarı kazanamayan Beckem Vasıt'a döndü. Daha önce de değindiğimiz gibi, Emirü'l-Ümeralık için yapılan çekişmeler devam etmiş ve Beckem de, Emirü'l-Ümera Raik'i düşürmek için Vezir Ebu Ali bin Mukla ile anlaşmıştı. Bunu öğrenen Raik, Vezir Mukla'yı hapsetti ve az sonra vezir öldü.Daha sonra eski düşmanı olan Beridi'yi kazanmaya çalışan Raik, Beridi'nin Beckem'e yenildiğini görünce, Beckem'in tarafını tutmak zorunda kaldı ve bütün teşebbüsleri boşa gitti. Bu başarısı üzerine, Eylül 938 tarihinde Bağdat'a giren Beckem, Raik'in yerine halife tarafından Emüri'l-Ümera tayin olundu. Beckem, ilk iş olarak, vergi vermeyen ve hükümete karşı direnen Hamdanîlere boyun eğdirmek için Musul üzerine yürüdü. Bunu fırsat bilen Raik'in, 2000 kişinin başında aniden Bağdat'ta görünmesi üzerine, 938'de Hamdanoğlu Hasan ile sulh yapan Beckem, tekrar Bağdat'a dönmek zorunda kaldı. Raik ile Beckem arasındaki anlaşmazlık, barış yolu ile giderildi ve Raik'a Harran, Urfa ve Kinnasrin ile yukarı Fırat havalisi ve sınır kaleleri verildi. Böylece bir çok önemli ve hilafet merkezini yıpratan çekişmeleri nisbeten durduran Beckem'e yalnız Büveyh oğlullarından gelecek tehlikelere karşı bir takım önlemler almak işi kalıyordu. Bunun için Beridi'nin Sus'a gönderdiği ordu, Büveyhilerin komutanı Mu'izzü'd-devle tarafından mağlup edilememiş ise de, yardımına gelen Ruknü'd-devle sayesinde Vasıt'a karşı yürüyen Büveyh ordusu tarafından şehrin bir kısmı işgal edilmişti. Bu esnada yardımcı birliklerle yetişen Beckem, Büveyhîleri püskürttü ve Ruknü'd-devle'yi çekilmek zorunda bıraktı.Savaşı devam ettirmek için yeni planlar ve hazırlıklar yapıldığı sıralarda Beridi, bütün iktidarı elinde bulundurmak için entrikalar çevirmeğe girişince, 940'ta görevden alındı. Az sonra Halife Razi öldü ve yerine geçen Muttaki, Beckem'in Emirü'l-Ümeralık görevini devam ettirdi. Beckem de, Beridi üzerine bir ordu gönderdi; ancak komutanı yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Beckem, bizzat kendisi komutayı ele alarak harekete geçti. Fakat Beckem yetişmeden Beridi, Nişan 941'de kesin olarak yenildi.Bir çok değerli hizmetler yapan ve askerî yeteneği yanında diğer meziyetleri de tarihçiler tarafından övgü ile anlatılan Beckem, bir sefer sırasında, aniden basılarak öldürüldü. Yerine Tozun Emirü'l-Ümera olarak atandı. Bu sıralarda Büveyhoğlu Ahmet, kardeşinden yardım alarak Ahvaz'ı işgal etti. 944 yılında Türk komutanı Emirü'l-Ümera Tozun, Musul'da Hamdanîlerle çarpışmakta olduğu sıralarda, Büveyhoğlu Ahmet Vasıt üzerine bir sefere girişti. Bunun üzerine Hamdanîlerle derhal barış imzalayan Tozun, Vasıt'a doğru yöneldi. 944 yılının Temmuz ayında karşılaşan iki ordunun çarpışması hakkında kaynaklar, değişik bilgiler vermekle beraber, Ahmet'in az sonra Ahvaz'a çekildiği anlaşılıyor. Büveyhoğlu Ahmet, 945 Mart'ının ortalarında Vasıt'ı işgal için ikinci defa teşebbüse geçti ise de, Tozun tarafından Nişan'da tekrar püskürtüldü. Ancak üçüncü defa Vasıt'a saldıran Ahmet, valinin kendi tarafına geçmesi sonucu, şehri çarpışmasız ele geçirdi. Daha sonra Bağdat üzerine yürüyen Ahmet, Ocak 945 tarihinde Sünnî İslâm dünyasının merkezi ve başşehrine girerek, iktidarı eline aldı. Halife Mustakfî tarafından Emirü'l-Ümera tayin edilen Ahmet'e ayrıca Mü'izzü'd-devle unvanı da verildi. Böylece Irak'ta, 1055'te Tuğrul Bey'in Bağdat'a girmesi ile sona erecek olan ve bir yüzyılı aşan Büveyhoğullarının hakimiyet dönemi başladı.Bunu kabullenmek istemeyen Türkler (ilk Bahçeköylüler) Ankara Haymanaya gelmiştir.Burdanda düzce ye göç etmişlerdir.
 
DÜZCE BAHÇEKÖY'ÜN TARİHİ
Türklerin Orta Asya’dan Irak topraklarına gelişleri Müslüman olmalarıyla başlar. Bizim büyüklerimiz ise Alparslan’ın Malazgirt zaferinden sonra topluluklar halinde Irak topraklarına yerleşmeye başlıyorlar. Bu yerleştirme devlet kontrolünde olup oraların Türkleştirilmesi için yapılıyor. Bizleri yani Kara Keçili Türklerini Sülaymaniye, Kerkürk ve Musul gibi yörelere yerleştiriyorlar. Burada en az 250 -300 yıl yaşıyorlar. Dilimiz Araplardan , Acemlerden yani çevrelerinden etkileniyorlar. En çokta dilimiz etkileniyor. Ordan Anadolu’ya göç ettiğimizde bu dilimiz yüzünden bize kürt denilmiştir. Bir rivayete göre aşiretlerin kavga etmesi sonucunda aşiret reisimiz ölüyor ve o topraklarda barınamayacaklarını anlayıp topluca Anadolu’ya göç ediyorlar. Göç sebeplerinden birisi de Irak yöneticileri ile ters düşmeleridir. Anadolu toprakların da Batı’ya doğru ilerlerken yolda kafileden ayrılanlar oluyor.Örneğin Kızıltepe- Diyarbakır içinde ve beldelerinde, Nevşehir Kırşehir de yerleşenler oluyor. Çoğunluk ise Haymanaya yerleşiyor. 50 ila 100 yıl arasında Haymana da kalıyorlar. 10 , 12 yıl üst üste süren kuraklık yüzünden tekrar yollara düşüyorlar. Bir kısmı Karabük , Kastamonu, Sinop, Samsun tarafına göç ediyorlar. Bir kısmı Güney’e yani Konya yörelerine göç ediyorlar. Bizimkiler ise Batı’ya yani Düzce tarafına göç ediyorlar. Burada durmayıp başka yerlere de göç edenler oluyor. Örneğin şu anda olduğu gibi Akyazı ‘da , Balıkesir ‘de, Denizli ‘de yaşayanlara rastlamak mümkündür. Düzce’ye 1550 -1600 yılları arasında geldikleri tahmin ediliyor. İlk olarak Mudurnu yaylasında 5 yıl konaklıyorlar. Düzce Ovası o zamanlar bataklık ve sazlık olduğu için yerleşim yeri yokmuş. Bu çevre Üskübü’de ki Bey tarafından idare ediliyormuş. Bizimkiler Düzce Ovası’nda iken Bey ava çıkıyor. Onlar Bey’i hürmetle karşılayıp ağırlıyorlar. Bey de onları sarayına davet ediyor. O davette Bey onlara; siz hayvancılıkla geçiminizi sağlıyorsunuz gelin bu göçebe hayatını bırakın kışın burada yazın da yaylalara çıkarşınız diyor. Onun sözüyle kalanlara; kışları kalmaları için Develibesni’ye yerleşmelerini , yazları içinde Kardüz Yaylası’nı tabusunu üzerlerine kesmek suretiyle onlara tahsis ediyor. Düzce’nin Develibesni yöresin de epey bir müddet yaşıyorlar. Orada şu anda da olan mezarlıkta atalarımız yatmaktadır. Bir müddet sonra Büyük Melen’in kenarın da Kürt köyünü yani şimdiki adı ile Sultaniye Köyü’nü kurup bir müddet orada yaşıyorlar.Bahçeköy’e ilk 1705 yılında üç kardeş gelip yerleşiyorlar. Bunlar Hacı Avdi , Mehmet ve Hüseyin kardeşlerdir. Daha sonraları başka yerlerdeki akrabaları yavaş yavaş Bahçeköy’üne yerleşiyorlar. Her yaz mevsiminde Kardüz Yaylası’na çıkıyorlar. Düğünlerini çoğunlukla Kardüz Yaylası’nda yapıyorlar. Ora da ufakta olsa bir mezarlığımız bulunmaktadır. Şunu da belirtmeden geçmeyelim ; O zamanlar Düzce de Pazarlar Cuma günleri kuruluyormuş. Onun için Düzce deki ilk cami şimdiki Merkez Büyük Cami 1635 yılında Cuma Camisi olarak inşa ediliyor. Bu güne kadar faaliyetini sürdürüyor. Şimdi gelelim bizimkilere: Yani köy kurucaları olan üç kardeşin soyuna; Hacı avdi’den: Sulolar, Cafer İnan’lar ve Menniler, Hacı Hüseyin ile Hacı Ali’lerin sülaleleri oluşuyor. Mehmet’tende; Oğlu sağır Hasan’dan Karo Sülaleleri oluyor. (Babaları sağır olduğu için bu lakap takılıyor) Hüseyin’den; Hüsolar, Tahirler ile hüseyine Tongollar oluyor. Bahçeköy’e yerleşmelerinin üzerinden 30 40 yıl geçtikten sonra ise Kekolar, Şakkolar ve Seyrolar gelip yerleşiyorlar. Tabi bunlar yine yukarda bahsedilen üç kardeşin akrabaları olduğundan gelip yerleşiyorlar. Şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bahçeköy, Paşakonağı, Tınas, Ballıca, Mamure, İçmeler ve Akyazı’da ki yerleşenlerle çok yakın akrabalıklarımız vardır ve halen devam etmektedir.
 
KÜLTÜR
Köyde orta oyunları, köy seyirlik oyunları, bayram kutlamaları, asker eğlencesi gibi sosyal aktiviteler yapılmaktadır.
 
FOLKLÖR VE DANSLARI
Kürt müziği, Fölkoru ve dansı: Kürt kültüründe müzik ve dans çok önemli bir yer teşkil etmekte, özellikle Kürtler arasında yaygın olan dinî inançların ibadet ve kutlama şekillerinde müzik ve dans temel bir rol oynamaktadır. Örneğin Kürt kökenli bir inanç olan Ehl-i Hakk'ın temel ibadeti olan cem sırasında müzik ve yüksek sesle söylenen dua ve ilahîler çok önemli bir yer tutark zikirleri sırasında da müzik ve dans temeldir. Kürt dinî müziğinde özellikle def ve tamburun enstrüman olarak önemli bir yer tutar. Kürt kültüründe dinî karakterde olmayan dans ve müzik de mevcut ve yaygındır. Bayramlar, düğünler gibi her türlü kutlama ve şenlikte Kürtler dans eder ve şarkı söylerler. Kürtlerin bu folklorik danslarının onları komşuları olan diğer etnik kökenlere sahip Müslüman topluluklardan ayırt edebilmekte önemli bir etken olduğu belirtilmiştir. Geleneksel Kürt danslarını birçoğu halk oyunu/halay tarzı olup, Balkanlar ve Orta Doğu'daki geleneksel halk oyunlarıyla benzerlik arz eder. Bunlardan bazıları dilan, sepe, geryandır. Kürt müziği de, genel olarak Kürt kültürü gibi, bölgedeki komşu etnik grupların müzik kültürüyle etkileşime girmiş olsa da, Arap ve İran müziğinden farklı karakterini korumuş, etkileşimler sonucu, temelde Dorian gamı olan, Kürt gamı gerek Arap gerekse İran müzik kültürüne girmiştir. Bölgedeki yaygın diğer müzik kültürlerinin etkisinden büyük ölçüde kendisini korumuş olan Kürt müziği, özellikle İran müziğine benzer gibi dursa da, İran müziğine oranla çok daha içgüdüsel olup, birçoğuna göre ne tam olarak halk müziği ne de tam olarak eğitilmiş müzik olarak sınıflandırılabilir. Bununla birlikte halk müziği (folk müzik) kapsamında ele alınması gerektiğini savunanlar da mevcuttur. Kürt müziğinin özellikle Batı müzik kültüründen farklı bir yönü de tamamen müziğe özel bir müzik terminolojisinden ziyade, müziğe dair olgu ve kavramların gündelik hayattaki isimlerle ifade edilmesi, müzik terminolojisinin bu tip bir adlandırmadan oluşmasıdır. Makam isimleri de bu yöndedir ve çok çeşitlidir; dini ve aşiret isimlerinden kadın isimlerine kadar birçok isim makam ismi olarak kullanılmıştır Geleneksel Kürt müziği icra edenler üçe ayrılırlar: çîrokbêj yani hikâyeciler, stranbêj yani şarkıcılar, ve dengbêj yani aşıklar (halk ozanları). Kürt hükûmdar meclislerinde çalınan resmî, özel bir müzik türü olmaması sebebiyle genellikle akşam ve gece meclislerinde (toplantı ve sohbetlerinde) çalınan müzikler klasik müzik olarak kabul edilirler; bu türe şevbihêrk denir. Birçok şarkı epik motiflere ve temele sahiptir, ince bir melankoliye Kürt şarkılarında, özellikle heyran olarak adlandırılan (sevgili) türkülerinde, sıklıkla rastlanır. Bunların dışında lawje olarak adlandırılan dinî müzik ve özellikle sonbaharda seslendirilen ve payizok olarak anılan şarkılar da vardır. Kürt müziği çok çeşitli enstrümanlar barındırır ki bunlardan birkaçı şunlardır: tambur, buzuk, ud, qernête, şimşal, dahol, def...[Bilinen en büyük Kürt müzisyen olarak genellikle Ziryab zikredilir. Bununla birlikte 9. yüzyılda İspanya'ya göç etmiş ve Endülüs müzik geleneğinin kurucusu olmuş olanZiryab'ın etnik kökeni tartışmalıdır; zira İranlı olduğunu iddia edenler de mevcuttur. Kürt müziğinin bugünkü kayda değer temsilcilerinden bazıları ise şunlardır: Şivan Perwer, Bijan Kamkar, Hasan Zirak, Mihemed Arif Cizîrî, Kürtler, dini bakımdan heterojen bir halk olup aralarında birçok farklı dine mensup gruplar vardır. Bununla birlikte Kürt kültüründeki baskın dinî yönelim Sünni İslamdır; nitekim bugün Kürtlerin çoğunluğu Sünni Müslümanlardır Özellikle, Türkiye ve İran sınırları içinde yaşayan Kürtler'in çoğunluğu Sünni mezhebine bağlı (Şafii ağırlıklı) olup bir kısmı ise Alevidir. Ayrıca Şii, Ehl-i Hak, Yezidi ve Yahudi Kürtleri de mevcuttur. Büyük sayılarda Zerdüşt veya Hristiyan Kürt gruplarına rastlanmaz; bununla birlikte Zerdüştlükten, Manihaizme veya Hristiyanlığa kadar birçok farklı dinî akım Kürt topluluklarının dinî anlayışını etkilemiştir ve çağdaş Kürtlerin dinî inanışlarında ve ibadetlerinde bu farklı dinlerin çeşitli imgelerine rastlamak mümkündür. İlk Kürtlerin dinî inançları üzerinde çok fazla bilgi bulunmamakta; diğer İranî halklarla birlikte, Hint-Aryan antik inançlarına inandığı düşünülmektedir.[  Bu ilk inancın belirgin bir elemanı da kozmogonisi, yani evrenin yaratılışına ilişkin anlayış, inanç ve anlatısıdır. Bu kozmogoniye göre, tanrı evreni embriyonik bir formda yaratmıştır. Embriyonik haldeki evreni doğuran ise ateş tanrısı Mithra (Hint kültüründe Mitra)dır ve bunu gerçekleştirmek için bir boğayı kurban etmiştir. Daha sonraları İranî inanç sistemlerinin evrilmesiyle, bu halklarla yanyana yaşayan ilk Kürtlerin de bu inanç sistemlerine yöneldiği düşünülmektedir. Özellikle Zerdüştlük Kürtlerin dinî inancını çok etkilemiştir; öyle ki bugünkü çoğu Kürt dinî akımlarında, örneğin Ehl-i Hakk ve Yezidilikte, Zerdüştlükteki çeşitli öğelere, liturjik (ibadetsel, ritüelle ilişkili) elemanlara rastlanmaktadır. Dinî anlayışın yazılı değil de sözlü bir kültüre dayanıyor olması ve çeşitli diğer etkenler sebebiyle bugün genel kanı Kürtlerin dinî anlayışının oldukça senkretik olduğuna yöneliktir; bu sebeple bilim adamları Zerdüştlüğün ilk Kürtlerin o dönemdeki inançlarına karışarak, senktretik bir şekilde Kürt kültürüne girdiğini düşünmektedir.  Bunun tek taraflıdan ziyade çift taraflı bir etkileşim oluşturduğu düşünülmektedir; Zerdüşlüğün Batı İranî dinî akımlardan etkilenmiş olduğu bilinmektedir. Klasik Zerdüştlükten farklı olarak, Batı İranlılar arasında türeyen Zurvanizmin de Kürt inancında çeşitli etkileri olmuş olabilir; örneğin bu dinde çok önemli ve temel bir anlam ve değere sahip olan dört rakamı Ehl-i Hakk ve Yezidilikte de benzeri bir şekilde ele alınır. Erken dönemde Kürtleri özellikle etkilemiş bir başka din de Museviliktir. Yahudi Kürtlerin anlatılarında, İsrail ve Yehuda'nın Asurlu krallarının döneminde Yahudilerin Filistin'den sürgün edildiği geçer. Bu dönem yaklaşık olarak MÖ 8. yüzyıla denk gelmektedir ki bilim adamları da genellikle bu tarihi onaylamaktadırlar. Nitekim Kürdistan'da yüzyıllarca Yahudi toplulukları yaşamış, büyük sayılarda Kürt Yahudi toplulukları bulunmuştur. Bununla birlikte, İsrail devleti kurulduktan sonra Kürt Yahudilerin çoğu bu yeni devlete göç etmişlerdir. İslamın Kürtlerin bulunduğu coğrafyayı fethetmesiyle birlikte Kürt topluluklar arasında İslam yayılmaya başlamıştır. Bununla birlikte, bu yayılmanın ne şekilde ne ölçüde olduğu yönünde bilgi kısıtlıdır.Çeşitli Kürt topluluklarına İslamın yayılmasının senkretik bir şekilde gerçekleştiği düşünülmüştür; Kürtlerin antik inançlarını hemen terk etmedikleri açıktır ki, örneğin, çeşitli kaynaklarda İslamın yayılışından yüzyıllar sonra, 13. yüzyılda dahi antik İranî dinleri devam ettiren Kürt kabilelerinin olduğundan bahsedilmektedir. Müslüman Kürtlerin çoğunluğu Sünnidirler ve amelde Şafiidirler. Özellikle amelî mezhepleri olan Şafiilik zaman içerisinde Sünni Kürt kimliği açısından önemli bir yer edinmiştir; sonradan bölgede oluşan Osmanlı Devleti'nin Hanefi mezhebini benimsemesiyle Hanefilik bölgede yayılmış özellikle Kürt olmayan Sünni Müslümanların çoğunluğu Hanefi olmuşlardır. Ayrıca Müslüman Kürtlerde tasavvuf oldukça yaygındır ve sufi kültürü ve inançları Kürtlerin dinî anlayışlarını büyük ölçüde etkilemiştir. Bugün Kürtler arasındaki en yaygın tarikatlar Kadirilik ve Nakşibendiliktir. Her ne kadar birçok tarikat Kürtler arasında ve Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Kürdistan bölgesinde aktif olmuşlarsa da, bugün özellikle bu iki tarikat öne çıkmakta, bu iki tarikat arasında da en yaygın ve güçlü olanı Nakşibendilik olmaktadır. Kadiriliğin Kürtlerin yaşadığı topraklara oldukça eski bir zamanda, Nakşibendilikten önce, geldiği ve uzun bir süre çok güçlü kaldığı bilinmektedir. Kadiri Kürtler çileciliğe çok büyük bir önem verdikleri gibi, bu Kadiri kolu özellikle de genelin dışına çıkan ateşte yürüme, cam yeme gibi çile eylemleriyle dikkat çekmiştir. Gerek Kadirilik olsun gerekse Nakşibendilik, bölgedeki diğer dinî akımlarla, örneğin ve özellikle Ehl-i Hakk ve Yezidilikle etkileşime girmiştir Nitekim Ehl-i Hakk da Yezidilik de sıkı tasavvufî köklere sahiptirler; örneğin Yezidiliğin kökeni bir sufi şeyhi olan Adi bin Misafir'e dayanır. Tasavvufun Kürt toplumundaki en önemli özelliklerinden birisi de birçok önemli Kürt Sufinin aynı zamanda önemli siyaşı liderler olması, ve sufi liderler ile tasavvufun bazı siyaşı düşünce ve akımlarda büyük rol oynamasıdır. Her ne kadar çoğunluğu Sünni de olsa Müslüman Kürtlerin içinde Şiiler de mevcuttur. Başta İran olmak üzere, Irak sınırı, Kerkük ve Erbil bölgelerinde İsnaaşeriyye kolundan Şii Kürt gruplar mevcuttur ki İsnaaşeriyye 16. yüzyıldan itibaren İran'daki resmî dinî yönelimdir. Birçok bilim adamına göre Şii Kürtler dahilinde ele alınabilecek diğer iki grup da Türkiye'deki Kürt Aleviler ve Ehl-i Hak grubudur; bununla birlikte bu dinî yönelimlerin ayrı bir din mi teşkil ettiği, İslam içinde birer Şii kolu olarak ele alınıp alınamayacağı tartışmalıdır. Bu topluluklarda temel çeşitli Şii unsurlar bulunmakla birlikte, antik, İslam-öncesi inançlardan da çeşitli imge ve öğeler bulunmaktadır.
KAYNAK:Kürtler-Vikipedi-Özgür ansk.Derleyen:İbrahim Tuzcu
 
DÜZCE’ DE BULUNAN KÜRT’LER
İçmeler, Haymana, kürtü, Bahçeköy, Haymana, kürtü, Sultaniye, Y.Taşköprü, Ballıca, Muncurlu, Mamure, Paşakonağı, Ballıca Haymana kürtü, Ağaköy Ağrı kürtü
KAYNAK: Der: İbrahim Tuzcu
 
TÜRKİYE’ DEKİ  KÜRT’LER
ANKARA= Haymana, Merkez, Polatlı, KONYA=Kulu, ÇORUM=Laçin, ADAPAZARI=Merkez, Akyaz ve köyleri, AMASYA=Suluova, Merzifon, ERZURUM=Merkez, Narman, Oltu, Tortum, KARABÜK=Merkez, Safranbolu, Cumayanı, SİNOP=Boyabat, KASTAMONU=Araç, TOKAT=Turhal, SAMSUN=Bafra, Havza, VAN=Erçiş, ŞANLIURFA=Siverek, BAYBURT, IĞDIR=Aralık, ADIYAMAN=Kahta, DİYARBAKIR=Merkez
KAYNAK : Der:İbrahim Tuzcu
 
TARIM
 
EKONOMİ VE SANAYİ
Nüfus hareketliliği ekonomi’nin bel kemiğidir, ekonomik ve kültürel ilişkiler nüfus hareketleri ile olur. Düzce’mizde çok çeşitli etnik gurupların olması Türkiye’de bir arada yaşama alışkanlığı örnek teşkil etmektedir, bu yüzdende ekonomiye canlılık getirmektedir
Örneğin;
·                    Bulgar göçmeni-(Tarım,iç ve dış turızm gidip gemek)
·                    Laz’lar-(Ağaç işçiliği,inşaat ustalığı,balıkçılık)
·                    Çerkes-(Tarım,meyvecilik,yemek)
·                    Hemşin-(Fırın,pastacılık)
·                    Roman-(Müzik,el sanatları,demircilik)
·                    Boşnak-(Mekanik aksamı)
·                    Arnavut-(Köfte,şira,ciğer)
·                    Tatar-(Börek,restoran)
·                    Türkmen-(Tarım,nakliyat)
·                    Kürt-(İnşaat ustalığı,ticaret)
DİE’nin 2001 verilerine göre Türkiye Gayrı Safi Yurtiçi Hâsılası içinde %0,2 paya sahip olan Düzce, iller arasında 63. sıradadır. Yine aynı yıl 1.383.874.517 TL’lik (1.142 ABD doları) kişi başına düşen GSYİH ile iller arasında 59. sırada yer almaktadır. GSYİH’nın dağılımı ise şöyledir: %28 tarım, %24,6 sanayi, %12,2 ticaret, %24,9 hizmetler, %4,7 inşaat, %5,6 diğer sektörler. Devlet hizmetlerinin GSYİH içindeki payı ise %11,5’dir.
Türkiye İş Kurumu Düzce İl Müdürlüğü kayıtlarına göre 2009 yılı Aralık ayı sonu itibariyle ilimizde 3.587’si kadın, 9.008’i erkek olmak üzere toplam 12.595 iş arayan bulunmaktadır. 2009 yılı Aralık ayı sonu itibariyle İş-Kur İl Müdürlüğü tarafından kamu sektörüne 34 kişi, özel sektöre 1.284 kişi olmak üzere toplam 1.318 kişi işe yerleştirilmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu 2008 verilerine göre İlimizde işsizlik oranı 10,2’dir. 5084 Sayılı “İstihdamın ve Yatırımların Teşviki Yasası” ndan dolayı son yıllarda ilimizde çok sayıda şirket açılmıştır. 2005 yılında 280, 2006 yılında 301, 2007 yılında 356, 2008 yılında 308 yeni şirket kurulmuştur. 2006 ve 2007 yıllarında yapılan karşılaştırmada civar illere (Yalova, Bolu, Karabük) göre en fazla şirket Düzce’de açılmıştır.
İlimizden Avrupa ülkeleri, Orta Doğu ülkeleri ve Türk Cumhuriyetlerine ihraç edilen başlıca ürünler; kauçuk fitil, konfeksiyon ürünleri, iç fındık ve fındık mamulleri, alüminyum ve çelik boru mamulleri, yaş ve kuru maya, kapı kilidi, dondurulmuş tavuk ayağı, spiral çelik boru, mobilya, lamine parke, çelik yay, yarı otomatik tabanca, av tüfeği, MDF lam, kravat, eşarp ve çoraptır.
 
SANAYİ VE TİCARET
Düzce Ticaret ve Sanayi Odası 1959 yılında kurulmuştur ve 14 meslek komitesinden oluşmaktadır. Üye sayısı 2.801’dir. Akçakoca Ticaret ve Sanayi Odası 1969 yılında kurulmuştur ve 5 meslek komitesinden oluşmaktadır. Üye sayısı 549’dur. İl genelinde 307 Anonim Şirket, 1.797 Limited Şirket, 9 Kollektif Şirket, 2 Adi Komandit Şirket, 188 Kooperatif ve 1.046 Hakiki Şahıs faaliyet göstermektedir. Özel ve Resmi olarak 30 adet banka şubesi Düzce'de hizmet vermektedir. Düzce’nin 5084 sayılı “Yatırım ve İstihdamın Teşviki” Hakkındaki Kanun kapsamına alınmasıyla sanayileşmenin yapısında bir değişim görülmüş, mevcut küçük çaplı sanayi kuruluşlarına 1. ve 2. Organize Sanayi Bölgelerinin de eklenmesiyle büyük çaplı fabrikalar kurulmaya ve faaliyet göstermeye başlamışlardır. 1996 yılında kurulan, 173 hektar büyüklüğünde ve 1.080.105,19 m2 yüzölçümlü Organize Sanayi Bölgesinde firmalara yönelik yer tahsisleri tamamlanmış olup, 57 sanayi parseli 57 firmaya tahsis edilmiştir. Halen 43 sanayi kuruluşu üretim faaliyetlerini sürdürmekte, 8 tesis inşaatı bitmiş durumda ve 6 tesis de inşaat safhasındadır. Üretimde olan 43 tesiste 4.612 kişi istihdam edilmekte, firmaların tamamı faaliyete geçtiğinde yaklaşık olarak 9.500 Tahsisi yapılan sanayi parsellerinin sektörel olarak dağılımına bakıldığında 10 adet tekstil, 2 adet tarım ve makine, 1 adet silah, 1 adet pompa, 2 adet plastik enjeksiyon, 4 adet otomotiv yan sanayi, 3 adet orman ürünleri, 4 adet mobilya, 10 adet metal, 5 adet makine, 1 adet kaynak elektrot, 2 adet kauçuk üretimi, 2 adet iplik yün, 1 adet ısıtma- soğutma, 1 adet hortum üretimi, 5 adet gıda, 1 adet deri konfeksiyon, 1 adet inşaat ve 1 adet endüstriyel madeni yağ sanayi yer almaktadır. Düzce Organize Sanayi Bölgesi 2004 yılı sonrasında en hızlı büyüyen OSB’dir. Organize Sanayi Bölgesinin altyapısı (Bölge iç yolları, yağmur suyu şebekesi, atık su şebekesi, telekomünikasyon şebekesi, doğalgaz şebekesi, enerji nakli hattı ve bölge içi AG-OG elektrik şebekesi) % 100 tamamlanmıştır. 5084 sayılı Yasanın etkisiyle gelen yoğun yatırım taleplerini karşılamak üzere Tepetarla Mevkii’nde, 81 hektar büyüklüğünde 478.476,00 m2 alan üzerine kurulan 2. Organize Sanayi Bölgesindeki 11 sanayi parseli 11 yatırımcıya tahsis edilmiştir. Firmalardan 3 tesis üretime geçmiş, 2 tesisin inşaatı bitmiş, 4 tesis inşaat halinde ve 2 tesise yeni tahsis yapılmıştır. Üretimde olan 3 tesiste 164 kişi istihdam edilmektedir. 11 firma üretime geçtiğinde yaklaşık 1.200 kişi istihdam edilecektir. II. Organize Bölgesinde Tahsisi yapılan parsellerin sektörel olarak dağılımına bakıldığında 1 adet alüminyum profil, 2 adet cam sanayi, 1 adet inşaat kalıp malzeme ve aksesuarları üretimi, 1 adet tekstil ve ev gereçleri, 1 adet boru bağlantı elemanları, 1 adet ısıtma-soğutma, 1 adet trafo yedek parçaları imalatı, 1 adet plastik levha, 1 adet klima havalandırma ekipmanları ve 1 adet otomotiv yan sanayi yer almaktadır. II. Organize Sanayi Bölgesinin alt yapısı (iç yolları, yağmur suyu şebekesi, atık su şebekesi) % 95 oranında tamamlanmıştır. Telekomünikasyon şebekesi, doğalgaz şebekesi, enerji nakil hattı ve bölge içi AG-OG elektrik şebekesi % 100 tamamlanmıştır. I.OSB ve II. OSB’lerden kaynaklanan atık sular Düzce Belediyesi Atık Su Arıtma Tesisine deşarj edilecektir. OSB içerisinde idari ve sosyo kültürel tesisler sanayi ve Ticaret Bakanlığının OSB’ler için gerekli gördüğü ihtiyaç programına cevap verecek nitelikte yapılaşmayı sağlamak amacıyla uygun büyüklükte düzenlenmiştir. Bu alanda cami, sağlık, idari ve ticari merkez, kreş ve eğitim, itfaiye tesisleri kurulması planlanmaktadır. Ayrıca 32 hektarlık bir alan yeşil alan ve spor tesisleri için ayrılmış bulunmaktadır. Düzce il merkezinde 120.000 m2 kapalı alana (toplam alanı 458.000 m2 ) yapılmakta olan “Küçük Sanayi Sitesi”nin % 85’i tamamlanmıştır. Alt yapı çalışmaları devam etmektedir. Tamamlanmış işyerlerinin kuraları çekilmiş ve hak sahipleri belirlenmiştir. Tümü tamamlandığında 800 işyerinde yaklaşık 5.000 ila 7.000 kişi arası istihdam sağlanmış olacaktır. Akçakoca İlçesi’nde kurulu bulunan Yeni Küçük Sanayi Sitesinin yapımı bitmiş olmakla birlikte bir kısım alt yapı inşaatları için kredi temini çalışmaları devam etmektedir. İlimizde en fazla imalat yapılan sektörler ağaç sanayi, iç fındık, makine imalatı, tekstil, gıda, metal, mobilya, plastik ve otomotiv sektörleridir. Bu imalat sanayi sektörleri başta olmak üzere, imalat sanayinde çalışanların sayısı yaklaşık olarak 20.000 kişidir. Düzce ekonomisinin dinamik bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Bu dinamikliğinde iki metropol kent arasında oluşu önemli rol oynar. Ayrıca ülkenin sanayi kuşağı diye ifade edebileceğimiz Marmara Bölgesi ile sınır oluşu da bunda etkendir. Metropollere mesafesi zaman açısından uzak denilemeyecek düzeyde olup 2-2,5 saatte Ankara ve İstanbul illerimize karayolu ulaşımı rahat ve güvenli şekilde otoban bağlantılı olarak yapılmaktadır. Akçakoca ilçesi ile deniz bağlantısı vardır. Ulaşım ağında Anadolu İllerimizin İstanbul bağlantısında bir geçiş noktasıdır. Merkez nüfus deprem öncesi 80.000 civarındayken deprem sonrasında 60.000'lere kadar düşmüştür. Ancak hızla göç alan bir il olarak Düzce'nin çok yakın zamanda nüfusunun artacağı kaçınılmaz görülmektedir. Deprem sonrasında büyük bir ilgi odağı diye de adlandırabileceğimiz kalıcı konutlar hak sahipliği noktasında ihtiyacı gidermiş, ilde ev sıkıntısına da büyük oranda cevap vermiştir. Sanayi sektöründe bölgedeki hammaddeden de kaynaklandığını söyleyebileceğimiz orman ürünleri sektörü başı çekmektedir. Bu alanda irili ufaklı 200'ün üzerinde çalışan firma vardır. En önemlileri olarak Şerifoğlu A.Ş., Divapan A.Ş., Kelebek Mobilya, Sancaklı Orman Ürünleri, Düzsan, Öney Ağaç Kaplama sayılabilir. Son yıllarda bunu takiple tekstil önemli bir istihdam alanı olarak görülmektedir. Büyük kentlerdeki üretim maliyetindeki istihdamın yüksek oluşu tekstil sektörünü yavaş yavaş küçük illere doğru itmekte Düzce'de bundan nasibini almaktadır. Yine hammadde kaynağı olarak sıkıntısı olmayan bir sektör fındık işlemeciliğidir. Kırılması, kavrulması, piyasaya sunulabilecek düzeyde paketlenmesi gibi çalışan işletmeler mevcuttur. Bir farklı sektörde yivsiz av tüfeği imalatı ve tabanca üretimidir. Ayrıca bunların tamiri, bakımı, gravürünün yapıldığı yan sektörleri de mevcuttur. Bu konuda Sarsılmaz Silah Sanayi ülke çapında hatta dünya çapında bir kalite ve üretime sahiptir.
Bunlarla birlikte ülkemizde az sayıda olan maya üretimini gerçekleştiren Pakmaya, bışıklet ve motosiklet iç ve dış lastiği yapan Anlaş, otomobil üretiminde kullanılan fitili üreten Standart Profil, basınçlı basınçsız elyaflı çimento boru üreten Süperlit, ülke çapında önemli bir düzeyde kilit üretimi yapan İTO Kilit (IR Emniyet) önemli bir yer kaplamaktadır. Akçakoca ilçesi ve Düzce Merkez'de çelik boru üretimi de gerçekleştirilmektedir.  Uzel Traktör Fabrikasının da 2000 yılında temeli atılmış olup inşaatı devam etmektedir. Üretime geçmesi ile birlikte bu alandaki yan sanayiinin de gelişme göstereceği beklenmektedir. Düzce İlinin metropol kentlere yakınlığı, liman ve hammadde kaynaklarına yakınlığı, ulaşım kolaylığı, deniz ve doğa turizmine sahip oluşu yatırım ve yatırımcılar için bir caziplik merkezi oluşturmaktadır. Ekonomisi  Sanayi, Endüstri, Tarım ve Hayvancılığa dayanır. Köylü, bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri Düzce pazarına götürür orada satar, kadınlar ev ekonomisine katkı sağlarlar. Artık günümüzde fındığın para etmemesi insanları başka işlere meşguliyetine zorluyor, büyükbaş hayvancılığı revaçta iken, eski manda, malak, vb gibi hayvanlar kalmamıştır, yalnız sağman inekler vardır, elde edilen sütler pazara götürülüp satılmaktadır. Tavuk kümesi hayvanclığı revaçtadır. Köylerde eskiden kesif ormancılığı yapılıyordu ama şu an kanunlar buna el vermiyor, Köyün erkekleri sanayi bölgelerine çalışmaya giderler, nakliyatçılıkla uğraşanlar vardır, artık köylü son zamanlarda endüstri kollarına yönlenmiştir, köydeki dokuma tezgahları da münkariz olmuştur, .Bazı köylerde dokuma tezgahlarıda vardı fakat tekstil sanayinin Düzce de fazla olması bu sektörüde ortadan kaldırmıştır. Ayrıca kesif ormancılığı vardı bunlarda aynı şekilde sevkıyatı yapılıyordu,Düzce de fındık bahçelerinin gelişmesi buraya ayrı bir önem kazandırmıştır, fakat şimdilerde bu fındıkçılık artık Düzce nın bazı kesimlerinde musade edilmemektedir Mısır ve Buğday daha önceleri Bolu ve Gerededen karşılanıyordu. Bazı kesimlerde tütün çok miktarda yapılmıştır, fakat bu ürunde şimdilerde az yapılmaktadır. Şeker pancarı bazı kesimlerde kalende yapılmaktadır.Eskiden değirmencilikte yapılırdı ama maalesef oda teknolojiye yenik düşmüştür. İlimizde tarımsal üretim içerisinde bitkisel üretim, özellikle fındık, pancar, tutun üretimi ağırlıklı yer tutmaktadır. Fındık üretimi dışında kasaplık tavuk üretimi, büyükbaş hayvan üretimi, balıkçılık, arıcılık,  mantar üretimi önemli tarımsal faaliyetler arasındadır. 1930 yıllarda ekonomi denize bağlı idi, bunun yanı sıra reçberlik, odunculuk, kerestecilik ön safhada yer alırdı, Akçakoca sahilinde yaşıyan şehirlinin tümü denizci idi, gemi tüccarı, gemici, tekne sahibi, balıkçı, yada yükleme ve boşaltma amelesi idiler, Akkaya, Aftunağzı, Beyhanlı, Döngelli, Çuhalı, Kızlarağası, Değirmenağzı, Taşman Deresi, Karaburun, Melenağzı iskeleleri vardı, buralardan ticaret sağlanırdı. Maden direkleri dışında, Bolu Adapazarı’nda, Düzce’de yetişen buğday, kavun, karpuz gibi toprak ürünleri manda ve öküz arabalarıyla deniz sahiline getirilir buradan da deniz yoluyla gelen gaz ve tekel maddeleri aynı arabalarla taşınırdı, sahilde bulunan depolarda bu mallar stoklanır dı zaman içerisinde tuz ve benzeri şeyler şehir ve kasabalara sevkiyatı yapılırdı, ayrıca deniz yoluyla da sandallarla başka şehirlere sevkiyatı yapılmakta idi.
 
TARIM VE HAYVANCILIK
Düzce ilinin 259.300 hektarlık yüzölçümünün %35.44’ü (91.415 ha) tarım arazisidir. Arazinin 122.034 hektarı orman alanıdır. 7.932 hektarlık mera ve çayır alanı bulunan Düzce arazi varlığının 37.919 hektarı tarım dışı arazidir. Sulanabilir tarım arazisi 52.153 hektar olup; 16.713 ha devlet sulaması, 6.797 ha halk sulaması olmak üzere toplam 23.510 hektar alan sulanmaktadır. İlimiz ve ilçelerinde faal olarak faaliyet gösteren 80 adet Tarımsal Kalkınma Kooperatifi ve 2 adet Su ürünleri Kooperatifi olmak üzere 82 adet Tarımsal Amaçlı Kooperatif ve 1 adet Ormancılık Kooperatifleri Birliği bulunmakta olup, ayrıca 5 adet Üretici Birliği ve 2 adet Islah Amaçlı Yetiştirici Birliği bulunmaktadır. Ormanlık saha dışında kalan bölümlerde özellikle fındık, pancar, mısır, buğday, çeltik ve Virginia tütünü ekimi yapılmaktadır. 36.000 hektarlık Düzce Ovası’nın %80’i fındık ve kavak üretimine ayrılmış olup geriye kalan alanda ise tarla ve sebze tarımı yapılmaktadır. Düzce ilinde geleneksel yöntemlerle hayvancılık yapılmakta olup modern işletmeler kurulmaya başlamıştır. Başlıca hayvancılık etkinliği sığır besiciliği ve tavukçuluktur. İl genelinde 38.466 adet büyükbaş, 6.150 adet küçükbaş, 253.000 adet yumurta tavuğu, 34.042.880 adet broiler cinsi tavuk bulunmakta, 20 adet alabalık çiftliğinde 143,8 ton/yıl alabalık üretilmektedir. En önemli hayvansal ürün beyaz ettir. Süt, deri ve yumurta da diğer önemli hayvansal ürünlerdir. İlimizde tüm köylerin mera tespit ve tahdit çalışmaları tamamlanmıştır. İl genelinde 10 merada ıslah ve amenajman projesi uygulamaları devam etmektedir. İlimizin toplam yüzölçümü olan 259.300 hektarlık olanın 88.419 hektarı tarım arazisi, 7.932 hektarı çayır mera ve 39.536 hektarı da tarıma elverişsiz arazidir. 88.419 hektarlık tarım arazisinin %45'i olan 53.668 hektarı fındık bahçesi olarak kullanılmaktadır. Fındık alanlarının daraltılması projesi gereğince alternatif proje çalışmaları devam etmektedir. Sulanabilir tarım alanı 88.419 hektar olup bunun 35.267 hektarı devlet sulaması, 5.216 hektarı halk sulaması olmak üzere toplam 40.584 hektar alan sulanmaktadır. Düzce ekonomisinde tarım sektörü, Düzce'nin gelir kaynağında önemli yer teşkil etmektedir. Ormanlık saha dışı kalan bölümlerde özellikle fındık, pancar, mısır, buğday, çeltik ve virjinya tütünü ekimi yapılmaktadır. 2000 yılında 57.464 ton fındık üretimi gerçekleştirilmiş olup çiftçiye yaklaşık 50 tonluk girdi sağlanmıştır. 38.963 hektarlık 1., 2., 3. sınıf tarım arazisine sahip olan Düzce ovası %78'i fındık ve kavak alanına sahip olup, geriye kalan %22'lik alanda tarla ve sebze tarımı yapılmaktadır. Tarımın geliştirilmesi için teşvik olarak 5 ton stajlık mısır tohumu 3 ton yonca tohumu ile 500 Kg. korunga tohumu, 13 ton çeltik tohumu, 16 Kg. helbisit, 4 adet slaj makinesi, 4 adet çalı kesme makinesi, Akçakoca ilçesinde 3.000 adet kivi fidanı dağıtılmıştır. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nca finanse edilen 120 m2'lik 50 adet sera çiftçilerimize anahtar teslimi şeklinde dağıtılmıştır. Düzce meyvecilik üretme istasyonu komşu illerin yanında Çankırı, Kastamonu, Karabük ve Bartın İllerinin meyve fidanı ihtiyacını karşılamaktadır. İlimizde 92 adet gıda üreten işletmenin 4'ü süt ve süt mamülleri işletmesinden 510 tondan sonra 2 adet un fabrikasından 750 ton, 69 adet fırın 1.545 ton ekmek, 1 çeltik atölyesi 173 ton pirinç, 6 adet fındık kırma fabrikasından 655 ton fındık içi, 1 adet ekmek fabrikasından 1.324 ton maya ve 1 adet tuz atölyesinden 414 ton yemeklik tuz üretilmektedir.
KAYNAK: Düzce Tic.ve San.Od.net, Burası Düzce net.Vikipedi net ,Yeşil Akçakoca 2010 İbrahim Tuzcu Derleyen; İbrahim Tuzcu
 
İL ARAZİSİNİN NİTELİKLERİNE GÖRE DAĞILIMI
Aşağıdaki tablo’ da görüldüğü gibi Düzce ili gerçek alanının çok küçük kısmı I.sınıf tarım arazisidir. Mutlak tarım alanı olarak tanımlanan I,II ve III. sınıf arazi toplamı da arazi varlığının sadece % 15’ine ulaşmaktadır. Bu veriler ışığında çok net olarak tarım topraklarının korunmasına ilişkin çalışmaların Düzce için son derece önem taşıdığını söylemek gerekmektedir.
 
Düzce İli Arazisi Kullanım Kabiliyetleri Sınıfı
 
Toplam
I. Sınıf
II. Sınıf
III. Sınıf
IV. Sınıf
V. Sınıf
VI. Sınıf
VII. Sınıf
VIII. Sınıf
Diğer
Alan (ha)
256.700
24.269
8.148
6.546
14.948
376
26.769
157.796
11.034
6.814
Oran(%)
99,98
9,36
3,14
2,52
6,77
0,14
10,32
60,85
4,25
2,63
Kaynak: Alan rakamları TÜBİTAK/MAM 2002’ den yararlanılarak Tarım Sektörünce (B. Aydın)  çıkarılmıştır.
 
Fındık Üretim Alanları Üretim Miktarları:
Ürün
Merkez   
Akçakoca
Cumayeri
Çilimli 
Gölyaka
Gümüşova 
Kaynaşlı 
Yığılca 
Toplam
Üretim Alanı (Ha)
12.900
21,886
5.400,0
3.525,0
4.229,0
3.476,0
2.280,0
9.000,0
62.696,0
Üretim Mik.(ton)
17,415
29765
7.711
4.890,0
4.947,0
4.000
2.280,00
9.358,0
80.367
 
Mera Çalışmaları:4342 Sayılı Mera Kanununu kapsamında İlimizde mera tespit ve tahdit çalışmaları tamamlanmış, ıslah çalışmaları devam etmektedir. İlimize ait projelerden 2009 yılında 5’i, 2010 yılında 4’ü Bakanlığımız tarafından onaylanarak, ülke genelinde iki yıl üst üste en fazla projesi onaylanan iki ilden biri olmuştur.
2010 yılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanlığı Kaynaklı Projeler:
Çilek Projesi: Balatlı, Tepeköy, Deredibi köylerinde her bir üreticiye 1 da olmak üzere 4 da alanda 4 adet üretici ile çilek projesi uygulanmaya başlanmıştır. Proje bedeli 17.200 TL’dir.
Sera Projesi: Dadalı, Tepeköy, Dereköy köylerinde her bir üreticiye 0.240 da olmak üzere 1.680 da alanda 7 adet üretici ile sera projesi uygulaması yapılmıştır. Proje bedeli: 53.550,00 TL.’dir.
Süt Sığırcılığı Projesi: Yığılca ilçemizde süt sığırcılığı projesi kapsamında 16 çiftçimize 32 adet büyükbaş süt sığırı dağıtımı gerçekleştirilmiştir.
Süt Sığırcılığı Projesi: Çilimli ilçemizde 24 aileye 72 adet gebe süt sığırı dağıtıldı. Proje tutarı 252.502 TL.
Arıcılığı Geliştirme Projesi: Çilimli ilçemizde 18 kişiye 15 dolu 15 boş olmak üzere 540 adet kovan dağıtıldı. Proje tutarı 104.645,16 TL.
Pekmez Üretimi Projesi: Çilimli ilçemizde 2008 yılında yapılan şeker kamışından pekmez üretimi projesi 2010 yılında ek makine alımıyla tamamlanmıştır. Proje tutarı 27.500 TL.
Üretici Örgütleri Dağılımı:
 
         Adet
Ortak Sayısı
Tarımsal Kalkınma
89
      11.119
Su Ürünleri
2
Kooperatifler Birliği
1
Tarım Kredi
16
      13.516
Fındık Tarım Satış
8
 
Ziraat Odaları
8
     58.701
Üretici Birlikleri
5
          278
Islah Amaçlı Yetiştirici Birlikleri
3
          699
Sulama Birliği
1
 
GENEL TOPLAM
133
     84.313
 
İlçelerde Üretici Örgütleri Dağılımları
 
Kooperatif
Sayısı
Üretici Birliği
Islah Amaçlı Yetiştirici Birliği
Toplam
Merkez İlçe
19
1
3
23
Akçakoca
9
2
0
11
Cumayeri
1
0
0
1
Çilimli
3
0
0
3
Gölyaka
7
1
0
8
Gümüşova
2
0
0
2
Kaynaşlı
9
0
0
9
Yığılca
34
1
0
35
Toplam
84
5
3
92
            7 adet Tarımsal Amaçlı Kooperatif, Tasfiye halindedir.
 
Kooperatif Projeleri
2010 Yılında Yeniaynalı, Yunusefendi, Köprübaşıömerefendi, Gölormanı , Altunçay ve Pırpır Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifleri olmak üzere toplam 6 adet Tarımsal Kalkınma Kooperatifi hayvancılık proje konusu almak için İl Müdürlüğümüze Müracaat etmiş, bunlardan Yeniaynalı ve Pırpır Köyü Tarımsal Kalkınma Koop.Proje konusu verilmiş ve 2011 yılı yatırım Programına teklif edilmiştir
 
Su Ürünleri Kontrolleri
Amatör Balıkçı
Belgesi
Ticari balıkçı belgesi  (adet)
Balık satış
Yeri sayısı
Balık satış yeri denetimi
Su Ürünleri Yetiştiricilik tesisleri
Yetiştirici Tesisleri Denetimi
117
83